167. Sayı: "Bilimin İntiharı: İntihal"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiBilimsel Bilgiden Mana Nedir?
İtikad

İnsanoğlunun ilk atası Âdem (as) yaratıldığında kendisine isimlerin hepsinin öğretildiği Bakara Suresinin 31. ayetinde bildirilmiştir. Buradan anlaşılacağı üzere, bilginin, insanlık için ilk ve sonrasında devam eden tek gerçek ve istikametli kaynağı Rabbimizdir. Bilgi akışının sağlanması da mukaddes kitaplar ve Peygamberler vasıtasıyla olmuştur. Devamında ise, bu iki kaynaktan beslenerek bilgiye açık hale gelen mütehassıslar yani alimler, veli zatlar ve asfiyaların gerek şahısları gerekse eserleri ile bu istikamet muhafaza edilmiştir. Meleklerin ilk hayretle “Nasıl olur?” diye tepki verdikleri, fakat sonrasında secde etmeleriyle Rablerine boyun eğdikleri tabloda şeytan Rabbinin emrine karşı durmuş ve kafirlerin ilki yani hakikati gizleyenlerin başı olmuştur. Dahası bu karşı duruşunu devam ettirmiş, ilk komplo ve insanın sürgününü hazırlamış, Âdem (as) ve ehli ile şeytan, dünyaya, “Birbirinize düşman olun!” kaydıyla belirli bir zamana kadar gönderilmişlerdir. Ve böylece insanlığın da önüne kıyamete kadar sürecek iki yol açılmıştır. Ya hakikati görüp, anlayıp, kabul edip hidayet üzere olacaklardır, ki bunun sonunda asıl vatanlarına dönüş yani cennet vardır; ya da hakikati inkâr edip cehenneme gideceklerdir. Evet, insanlığın gerçek hikayesi, başlangıcı ve süreçle birlikte sonun şekli böyledir. Yine bu bize Allah tarafından bildirilmiştir. Bizden beklenen de bu hakikate ram olmaktır. Değilse şeytanın ayak izlerini takip ederek cehenneme gitmek gibi bir durum söz konusudur. Bunu detaylı yazmak durumunda kaldım. Çünkü temeli anlamadan konuyu çözmek mümkün olmayacaktır. Günümüze geldiğimizde en çok canımızı sıkan hususlardan birisi, bilgi kirliliğidir. Yanlış bilgidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestirememektir. Dahası, bilgi ve bilim olarak önümüze konulan birtakım şeylerin, bizi asıl bilgiden uzaklaştırmasıdır. Bunun da bilimsellik adı altında yapılmasıdır. Kurulan bilimsel oligarşi eli ve diğer her şeyin inkârı ile bu fikirde kalma istibdadıdır. Bu bilgi denilen şey, maalesef bizi ilk insanın muhataplığında yaşadıklarından uzaklaştırmaktadır. Hidayete değil, inkara götürmektedir. Görmediğime inanmam diyen, her şeyi maddeden ibaret sayan, her şeyi sebeplerle açıklayıp arkadaki hakikati gizleyen anlayış, inkârcı bir anlayıştır. Şeytanın Âdem (as)’ın yaratılmasıyla Rabbine karşı takındığı tavırdır. Haddi zatında bakıldığında kâinat bir kitap ve yaratıcısını tanıtırken, pozitivist yaklaşım, inkâr kafası ve bunların ürünü olan bakış açısıyla şekillenen bilgi ve eğitim, insanı daha iyi yapmamaktadır. Âdemoğlu her varlıktan yola çıkarak Allah’a ulaşabilecekken, bu yolları tıkamakta ve Rabbine kul olacak insanlar yerine, şeytanın ayak izlerini takip edecek nesillere kapı aralamaktadır. Bilimi inkâr edemeyiz. Zira bilimsel bilgi, Allah’ın büyük kitabı kâinattan beslenmektedir. Fakat yorumunda problem vardır. Kâinata mana-yı harfiyle bakmadıkça da bu düzelmeyecektir. Bunun için de marifet diline ve eğitimine şiddetli ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Bunun bizi götüreceği en yakın istasyon da bu zamanda Risale-i Nur’dur. Mevzua daha yakından bakmak için, lütfen dergi sayfalarını okumaya devam ediniz. Özellikle kapak konusuna…

Metin UÇAR 01 Ekim 2020
Konu resmiTarihten Sayfalar
Kültür ve Medeniyet

Nusretiye Camii  24 Şubat 1823’teki büyük yangında yanan Top Arabacıları Kışlası ve Camii’nin yerinde yapılan Nusretiye Camii’nin inşasına Haziran 1823’te başlanmıştır. İnşaat, 8 Nisan 1826’da bitirilmiştir. Caminin adı kitâbede Câmi-i Nusret diye gösterilirse de burası halk arasında daha çok Tophane Camii olarak tanınır. Nusret (zafer) adı, Sultan II. Mahmud’un yeniçeri teşkilâtını kaldırması münasebetiyle verilmiştir. Nusretiye Camii’nin mimarı, son devirde pek çok devlet binası yapan Balyan ailesinden Krikor Amira Kalfa’dır. Nusretiye Camii, eski külliyelerden farklı olarak komşusu olduğu Tophâne-i Âmire ve Tophane Kışlası ile bir manzume teşkil ediyordu. Nusretiye Camii ilk yapıldığında etrafını pencereli yüksek bir avlu duvarının çevirdiği ve bu avluya büyük kapılardan geçildiği 1855’e doğru çekilen fotoğraflardan anlaşılır. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) caddenin düzenlenmesi sırasında bunlar şimdiki yerlerine kaldırılmış, avlu duvarı yıktırılarak yerine üzerinde dökme demir bir parmaklığın bulunduğu alçak bir duvar yapılmıştır. Bu duvar 1956’da kaldırılırken dökme demir parmaklıklar eserin orijinal parmaklıkları sanılarak buradan sökülmüş ve Sultan II. Mahmud Türbesi’nin yan duvarı üzerine takılmıştır. 5 Ekim 1522 Hayır Bey vefat etti 1464 senesinde Kerâc’a bağlı Samsam Köyünde dünyaya geldi. Yetişkin çağa ulaşınca babası tarafından kardeşleri Kesbay, Hızır Bey, Canbolat ve Kansu gibi Memlüklü Sultanı Kayıtbay’ın hizmetine verildi. Köle statüsünü haiz olmadan girdiği Memlük sarayında yetiştirildikten sonra sultanın Memlüklerinden biri oldu. 1497’de Sultan II. Bayezid’e değerli hediyelerle birlikte haberci olarak gönderildi. Mercidâbık Muharebesi’nde Memlük ordu­su­nun sol kanadını kumanda eden Hayır Bey, sağ kanadın kumandanı Sıbay’ın ölümü üze­­rine askerlerinin dağıldığını görünce savaş meydanından çekilerek sol kanadın çökme­sine yol açmıştır. Ancak Hayır Bey daha sonra Osmanlılardan kaçtığını iddia ederek tekrar Mısır’a döndü; ardından Osmanlıların Mısır’a doğru ilerlemesini engellemek için bir ordunun başında Gazze’ye gönderildiyse de yine başarısızlığa uğradı. Bunun üzerine Osmanlılara bağlılık göstererek Mısır’ın zaptına kadar onlara rehberlik etti. Yavuz Sultan Selim, tarafından Mısır Beylerbeyliğine getirildi. Beş yıl üç ay kadar beylerbeylik yaptıktan sonra 5 Ekim 1522’de vefat eden Hayır Bey, Kahire’de yaptırdığı caminin civarına defnedildi. 8 Ekim 1912 Balkan Savaşları başladı Savaşın çıkmasında Rusya’nın takip ettiği Panslavizm siyasetinin ve Balkanları paylaşma konusunda Rusya ile Avusturya arasında devam eden rekabetin büyük etkisi oldu. Berlin Antlaşması (1878) Rumeli topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı Devleti’nden kopardığı halde bu topraklar üzerindeki taksim mücadelesini durduramamış, aksine daha da şiddetlendirmiştir. 3 Ekim 1912’de Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükümetleri Bâbıâli’ye ortak bir nota vererek Türk hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Girit’e muhtariyet verilmesini istediler. Sürenin bitiminde isteklerini tekrarlayarak yeniden üç günlük süre tanıyan Balkan devletleri Batılı devletlere de ortak nota vererek istekleri kabul edilmediği takdirde silâhla kabul ettireceklerini bildirdiler. Nihayet 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmesiyle Balkan savaşlarının birinci safhası başlamış oldu. 18 Ekim 1672 Bucaş Antlaşması Sultan IV. Mehmed’in 1672 Lehistan ya da Kamaniçe seferi diye bilinen seferinden sonra Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında Ukraynaca Bučač, Lehçe Buczacz, Osmanlı kaynaklarında Bucas ve Bucaş denilen yerde imzalandığı için bu adla anılır. Lehistan’ın idaresindeki Kamaniçe Kalesi’nin 27 Ağustos 1672’de on günlük bir muhasaradan sonra ele geçirilmesi, antlaşmanın yapılmasının ilk adımını oluşturur. Osmanlılar bu başarının ardından Lehistan’ı kalıcı bir antlaşmaya zorlamaya başladı. 4 Eylül’de Leh kralına elçi gönderilerek Kamaniçe Kalesi’nin fethiyle birlikte burasının da içinde bulunduğu Podolya ülkesinin Osmanlı Devleti’ne ait olduğu kabul edilirse antlaşmanın yapılabileceği, aksi takdirde sefere devam edileceği bildirildi. Osmanlı güçleri 6 Eylül’de Leh kralının ikametgâhı olan İlbav şehrine yürüdü. Bunun üzerine 19 Eylül’de Leh kralının barış talep ettiğini bildiren bir mektup ordugâha ulaştı. 18 Ekim’de dört madde üzerinden barış yapıldı ve Bucaş Antlaşması’nın imzalanması kararlaştırıldı.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Ekim 2020
Konu resmiUzakta Eğitimden Uzaktan Eğitime
Eğitim

Eğitimin önemli bir bölümünde yeni halin kalıcı olması da kuvvetle muhtemeldir. Salgın sona erdiğinde, salgın döneminde zaruret nedeniyle elde edilen tecrübe ve alışkanlıkların, muhtemeldir ki önemli bir kısmı kalıcı olacaktır.  “Uzakta eğitimden uzaktan eğitime” geçilmesi gibi... İlim insanlık tarihinin bilinen hemen her döneminde kıymetli oldu. İlme sahip olan, ilim ile amel eden toplumlar da insanlık tarihinin her döneminde diğerlerine göre temayüz etmişler ve medeniyetin menbaı olmuşlardır. Bugün insanlığın sahip olduğu her şeyin yanı sıra; toprağın altından neredeyse iğne ile kuyu kazmak titizliği ile çıkarılan antik kaplardan, antik kentlere, toprağın üstünde zamanın aşındırıcılığına direnerek günümüze ulaşan piramitlerden Göktürk Kitabelerine, Ayasofya’dan Sultan Ahmet Camii’ne, Göbekli Tepe’den Ur Zigurata bugün bütün gerçekliği ile gözümüz önünde duran yapılar varlıklarını nihayetinde bilgiye borçludurlar. Bütün bu yapılar kendi ölçeklerinde bir medeniyetin de temsilcisidirler. Sahip olunan bilgi düzeyinin, o gün için de bugünden bakınca da bir göstergesidirler. Topraktan çıkan toprağın üstünde olanın dışında, belki daha önemlisi olan kitabi, kelami eserler de bilginin/ilmin ürünü olarak insanlığın terakkisini sağladı. Konfüçyüs’ün konuşmalarından Platon’un Devlet’ine, Farabi’nin Erdemli Şehrinden Timur’un Tüzükatı’na, Sezar’ın Galya Savaşları’ndan Göktürk kitabelerine kadar olan her şey yine bilgi ile kalem ile harf ile var oldu. Ve her şey insanlık tarihini oluşturdu. İlimin, bilginin önemi üzerine binlerce söz söylendi. Binlerce kitap yazıldı. Hayat şartlarının, iletişimin ve ulaşımın zor olduğu devirlerde dahi ilme/bilgiye yüksek bir fedakârlık ile talip olundu. Talip olunması emrolundu. Kâinatın Efendisi Hz. Peygamberin (asm) “İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır”, “İlim Çin’de de olsa alınız” Hadis-i Şerifleri, realizasyonu / gerçekleştirilmesi için yüksek bir gayret ve fedakârlık gerektirse dahi, olması mümkün bir ideal, bir rehber oldu. Bu rehberliğin, bu idealin muhal ve ütopya olmadığını gösteren önemli örnekler insanlık tarihinde yer buldu. Başlangıç Noktası: Otrar (Farab) Varış Noktası: Bağdat En iyi rota bulunuyor….. Yürüyüş rotası: 3162 km Yürüyüş süresi: 27 gün Bugün ulaşım için de iletişim için de her türlü imkana sahip olduğumuz şartlarda, Otrar’dan Bağdat’a akıllı telefon yardımı ile ulaşmak istediğimizde yukarıdaki verileri alıyoruz. Ve elimizde telefon ile bize çizilen en iyi rota güzergahından sapmadan, yolumuzu isteğimiz dışında uzatmadan, uzun yol­cu­lukta kaybolma ihtimali olma­dan, elimizdeki telefonun komutlarına uyarak ulaşmamız teknik ve teorik olarak mümkün görünüyor. Günümüzden kabaca 1100 se­ne önce, Ebu Nasr Muhammed diğer bir ifadeyle Farabi; il­me olan iştiyakı ile bugünün şartlarında en iyi rotası ile 3167 km., o günün şartlarında kim bilir kaç km’lik bu yolu kat ederek varış noktasına ulaşmıştır. O günün şartlarında bu yolculuğa çıkarken, yaşadığı beldeden ayrıldığında geri dönüşünün bir daha olamayabileceğini muhtemelen tahmin etmiştir. İhtimal ki yaşadığı yerlere bir daha geri dönüşü olmayacak böyle bir kararı alması da kolay olmamıştır. Hiç bilmediği Bağdat’ın ilim merkezi olduğundan nasıl haberdar olmuştur. Bağdat hakkında ne kadarlık bir bilgi acaba onu bu yola düşmesi için ikna etmiştir? Farabi’nin bu yolculuğu kaç gün sürmüştür? Ne kadarını yürüyerek gitmiştir? Ne kadarında bir binek kullanmıştır? Nerelerde kaç gün konaklamıştır? Rotasını na­­sıl bulmuştur? Kimlerle yol ar­­ka­­daşlığı yapmıştır? Yolda ne teh­­likelerle karşılaşmıştır? Yol boyunca ne yemiş, ne içmiştir? Masraf ve ihtiyaçlarını yol boyunca nasıl temin etmiştir? Hiç bilmediği Bağdat’a vardığında ne hissetmiştir? İlk kimlerle karşılaşmıştır? Bağdat’ta ilk gün ilk gece nasıl geçmiştir? Eğitimini edindiği kitapları matbuatın olmadığı bu devirde acaba nasıl temin edebilmiştir? Bütün bunlar, bizce bugün hayranlıkla sorgulanacak bir meçhulü oluşturmaktadır. Bugünden bakıldığında Farabi, sadece bir bilge değil aynı zamanda -bu serüveni tahayyül edildiğinde- bir tefekkür ve imrenme vesilesi olabilecek bir fedakârlık numune-i imtisalidir. Bu serüven “uzakta eğitimin” nadir örneklerinden belki de birisidir. Muhtemelen kendi içerisinde pek çok zorluğu barındıran bu serüven, Farabi için nasıl bir motivasyonun sonucu ya da başlangıcıdır. Farabi ilim için muhtemelen katlandığı birtakım zorlukları nasıl değerlendirmiştir…. Farabi’ye göre; “Mutluluk her insanın arzuladığı bir amaçtır”. “Bilgi ise mutluluğun asgari şartıdır.” Farabi’nin Bağdat’a vardıktan sonraki hayatı süresince insan ve mutluluk eksenli yazdığı sayfalar ve satırlar dolusu değerlendirmeler; bilginin, hikmetin insanın tekamülü için önemi ve mutlu ediciliği üzerinedir. Sonraki yüzyıllar boyunca Ana­dolu’da da medreseler yaygınlaşmıştır. Sivas’tan Konya’ya İstanbul’dan Kayseri’ye yeni ilim merkezleri teşekkül etmiştir. Bu medreselerin her birisi muhtemelen kendi çağında pek çok fedakârlık hikayeleri ile varlıklarını sürdürmüşlerdir. Farklı coğrafyalardan, adlarını sayılarını bilemediğimiz çok sayıda insan bu eğitim medreselerinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. “Uzakta eğitim” serüveni yüzyıllar boyunca eğitimin en temel değişmezlerinden birisi olageldi. Eğitim kurumları yaygınlaş­tıkça, eğitime ulaşılabilirlik art­tı. İnsanoğlu daha yakın me­safelere, köyünden kentine gi­derek eğitime ulaşabilir hale geldi. Ulaşım imkanlarının artması, eğitime ulaşılabilirliği de artırdı. Daha uzaktaki eğitim merkezlerine daha kısa sürede ulaşma imkânı söz konusu oldu. Başlangıç Noktası: Otrar (Farab) Varış Noktası: Bağdat En iyi rota bulunuyor… Yürüyüş rotası: 3217 km Otomobil ile süresi: 1 gün 16 saat Yeni ulaşım araçlarının, hızlı ulaşmaya katkısının devasa ol­duğunu söylemek mümkündür. Ulaşım araçları ve ulaşım siteminin katkısı, elbette sadece hız değildir. Güvenli ulaşmaktan ihtiyaçların teminine pek çok unsuru bir sistem içerisinde bir arada sunmaktadır. İnsanlık tarihinin belki de yüzyılı tamamlamamış dönemlik kısmında insanlar bu konfor imkânına sahip olabildiler. Bu bir dünyanın değişiminde eş zamanlı olarak değişen, değişken unsurlardan sadece birisiydi. Bilgiye ulaşmak, bilgiyi ulaştırmak topyekûn kolaylaşıyordu. Matbuatın artmasıyla birlikte, bir kitabın çok sayıda basılması, basılanların iletilmesi ve bilginin dünyanın farklı dillerine çevrilmesi, bilgiye ulaşılabilirliği de artırmıştır. Mahiyetlerinde barındırdıkları husus gereği, bir değer atfetmenin ötesinde haddizatında bir değere sahip olmasından mütevellit, kitap, okumak ve bilgi önemini muhafaza etmiştir. Ulaşım ve ulaşılabilir olmak değerini aşındırmamış, daha da artırmıştır. İnsanlık şimdi tekrar bir değişim sürecindedir. Devam eden Covid 19 salgınının, insanlık tarihinde kalıcı değişikliklere neden olacağı her kesim tarafından yapılan yaygın değerlendirmelerin başında gelmektedir. Değerlendirmelerin yanı sıra bu değişim gözle görülür olarak herkesin tanıklığında müşahede edilmektedir. Salgın bittiğinde dünyanın nasıl olacağına dair muhtemel öngörüler, senaryolar yine tüm insanlığın şahitliğiyle devam etmektedir. Sosyolojinin değiştiği aşikârdır. Değişimin en hızlı olduğu, en önce başladığı, yeni döneme hızla uyum sağlayan, sürdürülebilirliğinin olduğu test edilen alanlardan birisi de eğitim ve bilginin arz edilme şeklidir. Sahip olunan iletişim araçları ile yeni eğitim metotları uygulanmakta, denenmektedir. En yaygın şekilde eğitimin uzaktan ve online olması üzerine uygulamalar hızla yaygınlaşmıştır. Bilginin arzı hızla açık kaynaklar üzerinden sunuma dönüştürülmekte­dir. Bilgiye erişim üzerin­deki kimi sınırlar hızla kal­dırılmaktadır. İnsanların bü­­yük mesafeler kat etmelerine gerek kalmadan, bulundukları beldelerden ayrılmak zorunda bırakılmadan, hatta evlerinden çıkmadan, ihtiyaç duydukları, talip oldukları her türlü bilgi, gözlerinin önüne kadar ulaştırılmaktadır. Zorunlu olarak geçilen bu eği­tim modelinin, eğitimden bek­lenen maksadı karşılayıp kar­şı­lamayacağı, verimli olup ol­mayacağı, böyle bir eğitim uy­gulamasının eğitimin doğasına uyup uymayacağı yine her kesimin yaşadığı bir tereddüttür. Bilgi ve eğitimin sahip olduğu yüksek önemli konumun, arzu edilmeyen şekilde tahrip olup olmayacağı, tüm insanlığın temel endişelerinden birisidir. İnsanlığın büyük kısmının salgınla beraber eğitimi de tartışıyor olması, insan hayatı ile eş zamanlı olarak eğitimi de konuşuyor olması, insanlık için eğitim ve bilginin ne derece önemli olduğunun temel göstergelerindendir. Eğitim ve bilginin alışık olmayan şekilde arzıyla ortaya çıkan bu krizi aşmak ve içinde bulunulan hal ile uyumlu hale getirmek için insanlığın tüm kurumlarıyla azami gayret gösterdiği de görülmektedir. Eğitimin önemli bir bölümünde yeni halin kalıcı olması da kuvvetle muhtemeldir. Salgın sona erdiğinde, salgın döneminde zaruret nedeniyle elde edilen tecrübe ve alışkanlıkların, muhtemeldir ki önemli bir kısmı kalıcı olacaktır.  “Uzakta eğitimden uzaktan eğitime” geçilmesi gibi…

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Ekim 2020
Konu resmiTürkiye’de Uzaktan Eğitimi İlk Uygulayan Alim: Bediüzzaman Hazretleri
Eğitim

Türkiye’de eğitime önem veren alimlerin en önde gelenlerinden biri Bediüzzaman Hazretleridir.  Bediüzzaman Hazretleri, eğitimsizlikten kaynaklanan sıkıntıya ve çözümüne dikkat çekmek amacıyla, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ih­tilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak sila­hıyla cihad edeceğiz.” diyerek özellikle Doğu ve Güneydoğu’da ihmal edilen eğitime çare bulmak amacıyla 1907 yılı sonlarında payitahta gider.  Bitlis merkezli Van ve Diyar­ba­kır’da şubeleri olan “Ara­bî va­cip, Kür­dî ca­iz, Tür­kî lâ­zım” diyerek Türkçe resmi dil ol­mak üzere Arapça ve Kürtçe dil­leriyle bütün İslam alemine hizmet verecek ve ittihad-ı İslam’ın sağlanmasına vesile ola­­cak bir medrese/üniversite (Medresetü’z-Zehra) kurmak ister.  Çok arzu etmesine rağmen Sultan 2. Abdulhamid’e bu projesini anlatma fırsatı bulamaz. 1911 yılında Sultan Reşad’ın Balkan gezisine -Şark vilayetlerini temsilen- eşlik eder. Seyahat esnasında projeyi Sultan Reşad’a anlatma fırsatı bulur. Tahsisat ayrılır. Bediüzzaman Hazretleri Van Edremit’te Şark Darülfununun temelini atar. Ancak Balkan Harbinin baş­la­ması, ardından 1. Dünya Harbi­nin patlak vermesiyle Be­diüzzaman Hazretleri milis albay rütbesiyle talebeleriyle be­­ra­­ber savaşa katılır. Proje sekte­ye uğrar.  1. Meclis tarafından Ankara’ya davet edilen Bediüzzaman Haz­­retleri TBMM’de bir nutuk irad eder. Projeyi tekrar gün­­deme getirir. 163 mebusun destek vermesiyle 150 bin banknot tahsisat ayrılmasına karar verilir. Değişim/başkalaşım, Şeyh Said hadisesi derken üstadın sürgün hayatının başlamasıyla bu proje bir kez daha sekteye uğrar. Şarkta bir darulfünunun tesisi mümkün olmayınca, Bediüzzaman Hazretleri, bunun yerine (bire bir) bireyleri eğitmek suretiyle, her bir haneyi birer Medresetüzzehra şubesi yapma yoluna gider. Günümüzde popüler hale gelen “uzaktan eğitim” sistemini günün şartlarında hayata geçirir. Kendisine gönül verenler ve talebeleriyle irtibatı, yazdığı mektuplar ve risalelerle canlı tutmaya ve kuvve-i maneviyelerini takviye etmeye çalıştı. Bediüzzaman Hazretleri’nin 1926’da Barla’ya sürgünü ile başlattığı bu eğitim sistemi, talebelerine yönelik her türlü engellemeler, tehdit ve hapislere mahkûm edilmelerine rağmen toplumda her geçen gün hüsn-i kabul görmekteydi. Ahmed Hüsrev Efendinin Bediüzzaman Hazretleri ile tanışması bu hizmete yeni bir boyut kazandırdı. Ahmed Hüsrev Efendi, gül fabrikasının serkatibi sıfatıyla, saff-ı evveli teşkil eden diğer mübarekler heyetiyle nur postacıları eliyle Üstad Hazretlerinden gelen mektup ve risaleleri (eğitim materyallerini) tertip edip çoğaltıp yine nur postacıları vasıtasıyla memleketin her tarafına ulaştırıyorlardı. Isparta Sav köyü, tam bin kalemle nurların neşrindeki yerini almıştır (materyal üretim merkezi). Mektup ve risaleleri alan her bir talebe bunlardan istifade ediyor, ailesine ve çevresine de ulaştırıyordu. Bu uzaktan manevi eğitimin önemi, özellikle birebir eğitimin kıymeti, dönemin şartları düşünüldüğünde ne kadar ehemmiyetli bir sistem olduğu daha iyi anlaşılabilir. Bediüzzaman Hazretleri bu eği­tim sistemini yerleştirirken bir taraftan da uygulama kriter­lerini belirliyordu. “Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zat birleşsin ve bu heyet, bulundukları haneyi küçük bir medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, Yazı Mektubu’nda yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar.”  1 Bu sistemin vatan sathına yayılmasından günün yöneticilerinin endişe duymamalarını bu sistemin vatanın ve milletin emniyetine katkı sağladığını birçok mektup ve risalelerinde ifade etmişlerdir.  “… ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur’ân lemeatlarına ve dellalı bulunan Risale-i Nur’a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir.”2   Üstad Hazretlerinin vefatından sonra tevafuklu mushafı yazmaya muvaffak olan Ahmed Hüsrev Efendi, bu eğitim sistemini daha da genişletti. Her bir talebeye risaleleri asıl nüsha üzerinden kopya etme vazifesi verdi. Bununla her talebenin üstadına tebaiyet vazifesi ile birlikte eserin aslının korunması, Kur’an hurufatının muhafazası, kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılması ve istifade eden her bir Müslümanın imanının tahkiki mertebeye çıkarılmasını ve her bir kalemin üstadının kalemi namına hadis-i şerifte müjdelenen “Alimlerin akıttığı mürekkebin şehit sevabı kazandırması”3 amaçlardan birkaç tanesidir. Bediüzzaman Hazretleri, manevi hal ile hallenmek ve manevi halin talebeye aktarımı olarak niteleyebileceğimiz “insıbağı” mektuplar ve risaleler vasıtasıyla gerçekleşmiştir. “Risale-i Nur’a intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi unvanını alır. Ve o unvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazen daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymetdar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.”4  “… Sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza veren elifler gibi her bir talebenin manevi kuvvetinin hakikî sırr-ı ihlas ile kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiği, hakikî, samimî bir ittifakta her bir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir”5 gibi bir kuvveti kazandırdığını bu konuda emek sarf eden her kes şehadet eder. Üstad Hazretlerinin bu eğitim sisteminden tam istifade eden her bir kimse, “Ahirette kendisini kurtaracak bir eseri”6 daha bu dünyada iken hazırlayabilir inşallah. Cenab-ı Hak cümlemizi bu güzel latif manevi eğitimden feyz-yab eylesin. Ahirette kendisini kurtaracak bir eseri bu dünyada iken hazırlayanlardan eylesin.  Kaynaklar: 1- Lem’alar, 1752- Emirdağ Lahikası, 2173- Lem’alar, 1754- Kastamonu Lahikası, 955- Lem’alar, 1686- Mesnevi-i Nuriye, 144

Muhammed İbrahim TEPE 01 Ekim 2020
Konu resmiBilimin İntiharı: İntihal
Eğitim

“Her şeyin bu kadar doğal ve normal gözükmesi kadar büyük bir mucize yoktur.” Albert Einstein Bazı kelime ve kavramlar zikredildiğinde ya da karşımıza çıktığında ne hissedeceğimize çoğunlukla biz karar veremeyiz. Çünkü bir kelime ile karşı karşıya geldiğimizde o güne kadarki tüm anılar, çağrıştırıcılar ve refleksler o kelimenin manasına ilişkin bir duyguyu neredeyse ışık hızında varlığımıza dahil eder. Yüksek bir farkındalık ile yaşamayan hemen herkes için bu durum tamamen böyle işler. Önem verdiğimiz, sevdiğimiz, umursamadığımız, saygı duyduğumuz ve nefret ettiğimiz ya da düşmanlık duyduğumuz kelimeler vardır. Bunların listesini çıkaracak değiliz. Bunların içinde öyle bir kelime var ki, hayatımızda çok istisnaî ve dokunulmaz bir yere çoktan yerleşmiş bile: Bilim. Bu kelime öylesine ciddi bir PR ve algı çalışması ile edindi ki içimizdeki yerini, onu oradan çıkarmak ya da içine yerleştirilen anlamı daha âdil hale getirmek de elbette çok ciddi bir disiplin ve çalışma ile mümkün olabilir. Eleştirilemeyen, itiraz edilemeyen, tartışılamayan ve kendisine baş kaldırılamayan bir kelimedir bilim. Öyle ki toplumdaki yerinizden tutun, kariyeriniz, kişiliğiniz ve sizin algılanma biçiminiz bile bu kelimenin ifade ettiği anlamla kurduğunuz ilişkiye bağlı. Bilime saygınız var değil mi, bilimsel gerçekleri kabul ediyorsunuz değil mi, bilimsel gelişmeler baş döndürücü öyle değil mi, bilimsel çalışmaların öneminin farkındasınızdır umarım! Bilim öyle bir tahta kurulmuş ki, boyun eğip itaat etmeyenlerin, bilimsel makaleleri kabul etmeyenlerin, bilimsel keşif ve çalışmaları manipüle edenlerin modern dünyada yer etmeleri çok zordur. Bilimsellikten uzak bir yazının size hak ve hakikati göstermesinin, bilimle çatışan birinin size hak ve hakikat adına rehberlik yapmasının, bilime aykırı bir ortamda iyi insan yetişmesinin imkân ve ihtimali yoktur! Aman ha bilimle ters düşmeyin yoksa modern dünyanın tüm nimetlerinden mahrum bırakılır ve nihayetinde çağdaş yaşamdan aforoz edilirsiniz. Kerameti kendinden menkul bazı zevat gibi bilim de kerameti ve dokunulmazlığı kendinden menkul çağdaş ve post modern bir puttan farkı olmayan ve insanların hayatında acımasız yollarla şöhret ve etki sahibi olmuş şarlatandan başka bir şey değildir. Bu ifadeleri çok sert bulanlarınız olabilir ama hakikatte bundan daha şedit bir dil kullanılsa bile inanın yeridir. Bilimin maddeleşmiş bir yansıması olan “teknoloji” hayatımıza o kadar çok nimetin girmesine vesile olmuş ve hayatımıza öylesine vazgeçilmez bir konforu sunmuştur ki, bundan dolayı bilime itiraz etmeyi ve karşı gelmeyi nankörlük saymak çok kolay bir şeydir. Bindiğimiz araçları, evde kullandığımız elektronik makine­leri, hastanelerdeki ileri tekno­loji ürünü teşhis ve tedavi aletlerini, dünyayı neredeyse bir köy kadar küçülten iletişim cihazlarını bizlere sunan bilim, elde ettiği bu kariyer ve itibar sebebiyle en küçük bir itiraza bile tahammülü olmayan kurumsal bir akıl gibi davranmaktadır. (Kaldı ki, bilimsel bir çalışmanın vahşi bir sonucu olan atom bombası, laboratuvarlarda yapılan ve mikrobiyolojik canlıların genleri ile oynayarak canlıları bile silah olarak kullanmaya çalışan, insanı öldüren gazların yeni terkipleri üzerinde çalışarak bilimle silah üretmeye çalışanlar da bilim insanlarıdır. Amacı, kainattaki ilâhî tecelli­lerin fark edilmesi, Esma-yı Hüsna’nın keşfi ve insan yaşamının kalitesini artırmak olan bilimin yoldan çıkması ile maruz kaldığı başkalaşım, bu silahın insanın elinde patlaması ile neticelenecektir.) Bilimin, insan hayatında bir otorite ve doğada ise bir egemenlik kurma gayretinde olduğu aşikârdır. Bilim, kendisini o kadar lüzumlu bir şey olarak hissettirmeyi başarmıştır ki, din adına konuşanlar bile sözlerini bir takım bilimsel temalarla süslemezlerse entelektüel çevrelerde kabul göremeyecekleri endişesi yaşarlar. Kavramsal an­lamda bilim, bilim insanları ol­madan ihsas-ı rey yapabilecek durumda değildir. Yani, bizim bilim eleştirimiz tamamen bilimi manipüle ederek çok katı bir sübjektivizmi profesyonel bir şekilde objektiflik olarak sunan bir güruha yöneliktir. Bu güruh hem çoğunluğu hem de politik gücü elinde bulundurduğu için insanları bozan, akıllarını karıştıran ve ruhlarını kirleten bir tahribat yapmaktadırlar. En büyük saygınlıklarının tarafsızlıktan geldiği vurgusunu yapsalar da aslında acımasız bir tarafgirlik ile bilimi suistimal eden bu bilim aristokrasisi, düşünce ve hatta inanç dünyasına yön vermeye çalışmaktadırlar. “Cevaplayacağı soruları kendi seçen bilim, insan fıtratının haykırdığı sorulara sağır olmayı seçmektedir.” Özellikle, kâinatın yaratılışı ile ilgili mütalaası objektivizmin bataklığına saplanmış, hakikati köşe bucak saklamaya çalışan bu güruh, yaratılan her şeyi olan biten şeyler olarak değerlendirmekte, insanın dikkatini “şeylere” çekmekte ve fakat bu tecellilerin manevi/anlamsal yö­nüne karşı kastî bir körlük içinde yaklaşmaktadırlar. Birçok soruya cevap veren bu bilim güruhu, ne hikmetse, insan için en şiddetli sorulara muhatap olmamaktadır. İnsan, “Ben kimim, nereden geldim, bu gidiş nereye ve neden buradayım” gibi müthiş soruların cenderesinde can çekişirken onlar, “Bak atomlara, elektronların hareket ve hızlarına, bak güneşin içindeki dev hidrojen patlamalarına” demektedirler. Yaratılışı, maddi bir felsefeyle açıklamaya çalışırken bile (yani her şeyin, maddenin bir takım harekât ve faaliyetine bağlı bir şekilde vücut bulduğunu açıklamaya çalışırken) hiç de maddî olmayan ögelere bunu bağlayarak (rastlantı, olasılık, tabiat) tam bir çelişki girdabında boğulmakta olduklarını kimsenin görmediğini sanmaktadırlar. Kainattaki en değerli, en pahalı ve en akıl almaz tecellileri (hayat, can, ruh, akıl, irade) onlarla kabil-i kıyas olamayan bir takım element ve sebeplere yükleme perişanlığını ve rezaletini bile kabul ederken, pişkin bir tavır ile bilim insanı ciddiyetini koruyor gibi gözükmeleri de traji-komik bir tabloya sebep olmaktadır. Bilinmelidir ki bilim dediğimiz etkinlik, bizim kâinata bakış açımızın bir yansımasıdır. Kâinata bir mümin ve bir kul olarak bakan kişinin kâinatta göreceği her şey, Cenab-ı Hakk’ın vacib’ül vücud olduğuna, hem onun vahdet ve kibriyasına delil hükmündedir. Yoksa bilim denilen ve ne yazık ki belli bir güruh tarafından sevk edilen bu kurum, bizim kâinata bakışımızı belirleyecek değildir. Bilim kurumunun ve bu me­todolojik disiplinin etik ku­rallarından olan ve adına bil­gi hırsızlığı ya da kaynak be­lirtmeden başkasının bilgisini aşırmak dedikleri “intihal” eylemi, bugün bilim dünyasının en zahir suçudur. Neden mi? Çünkü onlar, kainattaki yaratılışları, tecellileri ve esrarengiz faaliyetleri açıklarken, o faaliyetler sırasında gözüken ilim, tanzim, takdir, emretme, tedbir, devam gibi birçok muhteşem niteliği boşlukta bırakarak o niteliklerin sahibine işaret eden tek bir bilgi, tek bir ifadeye yer vermemektedirler. Fiilden bahsedip faili gizleyen, şiirden satırlar okuyup şairi yok sayan yani kaynak göstermeyenden, olsa olsa hırsız olur. Bir kapı menteşesinin kendi kendine olacağına ihtimal vermeyen bu insanlar, denizin dibindeki bir midyenin kabuğunu açıp kapatırken kullandığı mafsalın tuhaf bir şekilde evrimsel bir gelişme olduğunu iddia edebilmektedirler. Bugün bilim adına yapılan bu hırsızlığı, yine bilim yapan ahlaklı ve vicdanlı insanlar sonlandıracaktır. Bizler, kâinatı yaratma iddiasına sahip tek varlık olan Allah’ın (cc), kainattaki zerreler adedince delili olan mevcudiyetinin şuurlu, cesur ve gayyur dellalları olmalıyız. Esselam meni’t-tebea’l-Hüdâ

Ahmet EFENDİ 01 Ekim 2020
Konu resmiİslam’ı Nasıl Anlatalım?
İnsan

 “Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, biz Müslümanların hâlihazırdaki bütün problemlerden kurtulmamızın yegâne yolu, İslam’a davettir. Asrımızda İslam’a davetin biricik yolu da bu asrın insanlarının anladığı dil olan bilim dilidir. Bu dili kullanarak onlara İslam’ı ulaştırabilirsek çok büyük başarılar elde edeceğimizde şüphe yoktur. Allah’a yemin olsun ki Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler, Ruslar ve Japonlar hakikati gündüzün aydınlığında mumla arıyorlar.” Zağlül en-Neccar, 1933 yılında Mısır’da doğmuş, Kahire Üniversitesi Fen Fakültesini birincilikle bitirmiştir. İngiltere’de Jeoloji alanında doktora yapmış, 39 yaşında yani 1972 yılında da profesör olmuştur. Mısır, Yemen, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, ABD ve İngiltere’de üniversitelerde yıllarca ders verdi.   Prof. Zağlül, daha çok İslâm âleminde yaptığı bilimsel tefsirlerle, diğer ifadeyle Kur’an’ın Bilimsel Mucizeleri üzerinde dur­masıyla meşhur olmuştur. O, Kur’ân’daki bilimsel mu­ci­ze­lerin güzel bir şekilde anlatıldığında dünyadaki pek çok insanın Müslüman olacağını savunuyordu. Bir söyleşide şöyle demişti: “Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, biz Müslümanların hâlihazırdaki bütün problemlerden kurtulmamızın yegâne yolu, İslam’a davettir. Asrımızda İslam’a davetin biricik yolu da bu asrın insanlarının anladığı dil olan bilim dilidir. Bu dili kullanarak onlara İslam’ı ulaştırabilirsek çok büyük başarılar elde edeceğimizde şüphe yoktur. Allah’a yemin olsun ki Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler, Ruslar ve Japonlar hakikati gündüzün aydınlığında mumla arıyorlar.” Prof. Dr. Zağlül en-Neccar, Kör­fez Savaşı yani Kuveyt krizi­nin yaşandığı yıllarda şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: O dönemde ben (Basra körfe­zi yakınında) Zahran’daki Me­­lik Fahd Petrol ve Maden Üni­­ver­sitesi’nde çalışıyordum. Amerikalı 500.000 asker, daha önce hiç kullanılmamış olan teç­hizatları ile birlikte körfeze gel­miş, havaalanına yerleşmişlerdi. Üniversitemiz, bölgenin en büyük üniversitesi idi. Havaalanı ile üniversite dikenli tellerle birbirinden ayrılmıştı. Onları görebiliyorduk. Vallahi gelen bu askerler diyorlardı ki; “Kiliselerin inşasını yasaklayan, misyonerlerin çalış­malarına engel olan ve açık kadınların sokaklarda gezmesine karşı çıkan bu ülkede bütün bunları zorla yaptıracağız”. Onların bu sözleri üzerine öğrenciler bana geldi ve “Biz bu insanlarla savaşacağız” dediler. Ben de onlara, “Neyle, nasıl savaşacaksınız?” diye sordum. “En azından şehirde rahatça gezmelerine engel olur, onları korkuturuz” dediler. Ben de “Onlar zırhlı araçlarla tanklarla geziyorlar, siz ise yaya geziyorsunuz, yapamazsınız” dedim. “Peki! Ne yapalım?” dediler. Ben de onlara, “Bunlarla iletişim halinde olan Suudlu subayları bulun” dedim. Zira bu askerlerden sorumlu olan, onların işlerini düzenleyen sorumlu bazı askeri yetkililer vardır. “Bu subaylar, buradaki Amerikalı yetkililere gitsinler ve bu bölgenin örf ve adetlerine medeniyet ve kültürüne dair bilgi almak isteyip istemediklerini sorsunlar. Doğrudan İslam’a dair bilgi almak istiyor musunuz?” diye sormasınlar ki, Amerikalılar çekinmesin, kaçırmasınlar. Zira İslam’a karşı önyargılılar, olumsuz malumatlara sahipler” dedim. Kültür ve medeniyete özellikle vurgu yaptım. Amerikalı yetkililer bu teklifimizi çok hoş karşıladılar. Zira gerçekten az değil, yarım milyon insan bu havaalanında kalıyordu. Onlar da bu tür şeylere ihtiyaç duyuyorlardı. Zaten orada yapacak bir işleri yoktu, faydalı bir meşguliyet olsun diye düşündüler. Ben de gerek üniversitemizde gerek oradaki bazı özel şirketlerde İngilizceyi çok iyi bilen İslam’ı iyi anlatabilecek hocaları topladım. Hep beraber Amerikalı askerlere yönelik bir eğitime başladık. 3 ay gibi bir sürede, oradaki Amerikalılardan 20 binden fazla erkek ve kadın Müslüman oldu. Subaylardan generallere, beyazından zencisine, erkeğinden kadınına 20 bin kişi! Her biri Müslüman oluyor ve şöyle diyorlardı: “Siz Müslümanlar tembel olmasaydınız, ana babalarımız küfür üzere ölüp gitmezlerdi. Tembellik ettiğiniz için gelip bu dini bize kendi ülkemizde anlatmadınız. Bizler siz Müslümanlara karşı savaşmak niyetiyle bu topraklara gelmiş olmasaydık, İslam’ı asla öğrenemeyecektik!” Allah’a yemin olsun ki Müslüman olan herkes bu sözleri söylüyordu. Sanki Allah onlara bunu söyletiyordu. Biz onlara İslam’ı ulaştıramadık. Düşünün 3 ayda 20 binden fazla kişi. Müslüman olan bu kişilerle Amerika’da onlara yakın olan İslami merkezlerle aralarında bağlantı kurmak için sonraki yıllarda defalarca Amerika’ya gittim. Çünkü Amerikan toplumunda sahipsiz kalmasınlar, yitip gitmesinler diyordum. Bu kişiler vasıtasıyla Amerika’da nice insan Müslüman oldu. Bir gün beni Washington’da batıdaki İslami merkezlerin en büyüklerinden olan Daru’l-Hicre Camii’nde cuma hutbesi vermem için davet ettiler. Minberde iken cemaat arasında bir deniz kuvvetleri Generali gördüm. Üniformasıyla camiye gelmiş, safta oturuyordu. Aklıma Kör­fez’de yaptığımız çalışmalar gel­di. Bu generalin de kuvvetle muh­temel orada İslam’ı kabul etmiş olanlardan biri olduğunu düşündüm. Namazdan sonra yanıma gelip bana selam verdi. Ona “Siz Körfez’de görev yaptınız mı?” diye sordum. O da “Hayır, oğlum Körfez’de görevliydi. Orada Müslüman oldu ve gelip bize de İslam’ı öğretti” dedi. Yani şunu kesinlikle söyleyebilirim ki biz Müslümanların halihazırdaki bütün problemlerimizden kurtulmanın yolu İslam’a davettir. Asrımızda İslam’a davetin biricik yolu da bu asrın insanlarının anladığı dil olan bilim dilidir. Bu nedenle bilimin dilini kullanarak onlara İslâm’ı ulaştırabilirsek, çok büyük başarılar elde edeceğimizde şüphe yoktur. * Bkz: Ahmet Akbaş, Prof. Dr. Zağlül en-Neccar ile Bilimsel Tefsir Üzerine, Nida Yayınları, s, 43-45.

İdris TÜZÜN 01 Ekim 2020
Konu resmiEdebiyatımızda Peygamber (sav) Sevgisi-4
Kültür ve Medeniyet

Önceki sayılarda, ilk dönemlerden bu yüzyıla kadar Peygamberimizin (sav) sevgisine dair naat örnekleri vermiştik. Bu sayımızda günümüz şairlerinden Arif Nihat Asya ile devam edeceğiz. Edebiyatımızda Peygamber Efen­dimizin (sav) sevgisini ele alan birbirinden güzel ve adeta şah­eser niteliğinde pek çok naat var. Bizim de birkaç sayıdır değin­diğimiz gibi bu naatların yazılış hikâyeleri ve o naatların kıymetli şairlerinin örnek hayat hikâyeleri vardır. Okullarda ders olarak okutulsa talebe­lerin gönlünde Peygamberimizin (sav) sevgisinin filizlenmesine, gençlerin imanî inkişafına ve irfan zenginliğine vesile olacağı muhakkaktır. Önceki sayılarda, ilk dönemlerden bu yüzyıla kadar Peygamberimizin (sav) sevgisine dair naat örnekleri vermiştik. Bu sayımızda günümüz şairlerinden Arif Nihat Asya ile devam edeceğiz. ARİF NİHAT ASYA (1904-1975) Edebiyatımızda, ay-yıldızlı ­bay­ra­ğımızın değerini ve bayrak sevgisini “Bayrak” şii­rinden daha veciz ifade eden bir şiir var mıdır acaba? Nasıl Namık Ke­mal, “Vatan ve Hürriyet Şairi”, Mehmet Âkif “İstiklal Marşı Şairi”, Abdülhak Hamid “Makber Şairi”, Âşık Veysel “Toprak”, Cahit Sıtkı “Otuz Beş Yaş Şairi” ise, Arif Nihat Asya da “Bayrak Şairi” dir. Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,Işık ışık, dalga dalga bayrağım!Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Mehter Arif Nihat’ın “Fetih Marşı”nı vurunca coşmamak, heyecanlanmamak mümkün değil. Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek!Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?Fatih’in İstanbul'u fethettiği yaştasın! “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” adlı şiirindeyse Mehmetçiğin önemini vurgular. Ona göre Türk askeri meçhul asker değildir. Şehitler tepesi boş değil,Biri var bekliyor.Ve bir göğüs, nefes almak için;Rüzgâr bekliyor.Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;Yattığı toprak belli,Tuttuğu bayrak belli,Kim demiş meçhul asker diye? Devletimizin ve milletimizin devamı ve ilelebet payidar kalabilmesi için “Dua” ile haykırır Arif Nihat Asya: Biz, kısık sesleriz... Minareleri,Sen, ezansız bırakma, Allah'ım!Ya çağır şurda bal yapanlarını,Ya kovansız bırakma, Allah'ım!Mahyasızdır minareler... Göğü deKehkeşansız bırakma Allah'ım!Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,Müslümansız bırakma, Allah'ım! Arif Nihat Asya, edebiyatımızın eşsiz naatlarından olan şiirinde Peygamber Efendimize (sav) ne kadar önem verdiğini gösterir. Bir bölümünü paylaşalım:   NAAT Seccaden kumlardı...Devirlerden, diyarlardanGelip; göklerde buluşanEzanların vardı.Mescit mümin, minber mümin...Taşardı kubbelerden tekbir,Dolardı kubbelere “âmin!”Ve mübarek geceler, dualarımız,Geri gelmeyen dualardı.Geceler ki pırıl pırıl,Kandillerin yanardı!Kapına gelenler ya Muhammed,- Uzaktan, yakından-Mümin döndüler kapından!Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;İki dünyada aziz ümmet,Muhammed ümmetiydi. Konsun yine pervazlaraGüvercinler;“Hu hu”lara karışsınÂminler...Mübarek akşamdır;Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! Ey Ebva’da yatan ölü,Bahçende açtı dünyanınEn güzel gülü;Hatıran uyusun, çöllerinIlık kumlarıyla örtülü!Dinleyene, halâ,Çöller ses verir:“Ya-leyl” susar,Uğultular gelir.Mersiye okur Uhud,Kaside söyler Bedir.Sen de bir hac günü,Başta Muhammed, yanında Ebubekir;Gidenlerin yüz bin olup dönüşünüDestan yap, ey şehir!Konsun-yine-pervazlaraGüvercinler;“Hu hu”lara karışsınÂminler.Mübarek akşamdır;Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! SEZAİ KARAKOÇ (1933) İslam medeniyetinin yeniden dirilişi için aydınların bir araya gelmesi gerektiğini savunur. Birlik idealinin önemine dikkat çeker. Durmadan birleşme, durmadan yakınlaşma, durmadan kaynaşma. Afrika’nın bir ucundan, Filipin Adalarına kadar kesintisiz uzayan bir diriliş… Sezai Karakoç ümmete şöyle seslenir: “Her türlü doktrin, her türlü baskı, her türlü savaşla kendi öz gerçeğine dönmekten alıkonan gök medeniyetinin çocukları! Ne zaman birbirimizi anlayacak, birbirimize yaklaşacak ve aynı ilhamın bahar sıcaklığındaki doğurucu soluğunu omzumuzda duyacağız?...” Şiiriyle, sanatıyla, dünya görüşü ve dava anlayışıyla kendi çağının üzerine çıkan Sezai Karakoç, inancı ve dava anlayışıyla tebarüz etmiş bir şairimizdir. Hâlâ şiir dünyasının yaşayan en büyük ve en mümtaz isimleri arasında yer alır. Ülkendeki kuşlardan ne haber vardırMezarlardan bile yükselen bir bahar vardırAşk celladından ne çıkar, mademki yar vardırYoktan da vardan da ötede bir Var vardırHep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardırO şarkıya özenip söylenecek mısralar vardırSakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardırNe yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardırGün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardırYanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardırYenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardırSırların sırrına ermek için sende anahtar vardırGöğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardırSenden ümit kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardırSevgiliEn sevgiliEy sevgili ALİ ULVİ KURUCU (1920-2002) Peygamber aşığı… 1920 yılında Konya’da doğan Ali Ulvi Kurucu, ilk ve orta öğrenimi ile hafızlığını Konya’da tamamladıktan sonra 1938 yılında ailesi ile birlikte Medine’ye hicret etti. Yüksek öğrenimini Kahire Ezher Üniversi­tesi’nde tamamlayan merhum, Medine’de uzun müddet Evkaf Dairesinde çalıştı. 3 Şubat 2002 tarihinde Medine-i Münevvere’de ruhunu sahibine teslim eden merhum Ali Ulvi Kurucu’nun mezarı Cennet-ül Baki’dedir… “Akif-i Sânî” olarak da adlandırılan -bugün Konya’da adına bir külliye tesis edilmiş bulunan- Hacıveyis-zade Mustafa Efendi, amcasıdır. Ali Ulvi Kurucu, Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe-i Hayatına “Önsöz” yazmıştır. Hatıratında şöyle der: “Bir de Risale-i Nurların hayretime mucip olan, ruhumu yakan, beni kendisine âşık eden bir tarafı vardı ki, Üstad bu eserleri hapiste, rika’ suretiyle yani dikte ettirerek yazdırıyordu… Ben ise kütüphanede bulunuyorum, önümde binlerce kitap var, eser yazamıyorum. O, hapiste bunları nasıl yazıyor? Bu eserleri yazan insan, İlâhî bir teyide mazhar oluyor ki, yanan bir gönülden çıktığı için, okuyan insanların da gönlünü yakıyor, imanlarını alevlendiriyor…” Ahlaklı, ibadetli gençleri gördüğünde çok sevinen Ali Ulvi Kurucu onlara, “Sizler benim kabul olunmuş dualarımsınız.” derdi. Gençliğimize çok dua ederdi. Şimdi bir iki şiirini paylaşalım: Sevdim seni mabuduma, canan diye sevdim.Bir ben değil, âlem sana hayran diye sevdim Evlad u ıyalden geçerek, ben Ravza’na geldimDidarına müştak olacak, Yezdan diye sevdim Mahşerde nebiler bile, senden medet isterGül yüzlü melekler sana, kurban diye sevdim. Kurbanın olam şâh-ı rusül, kovma kapındanAhlâkını methetmede, Kur’an diye sevdim. DERDİMENDİM Derdimendim yâ Resulüllah, devâ ol derdime,Destgir ol, yâ Habibullah, bu asî mücrime!..Sen şefâat kânı varken, yalvarayım ben kime?..Ben Resûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayranıyım Bûy-i vaslındır, muattar eyleyen sümbülleri,Nur cemâlinden eserdir, bağ-ı aşkın gülleri,Gül cemâlindir Habibim, mest eden bülbülleri, Ben Resul-i Kibriya’nın, bülbül-ü nâlânıyım.Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım Na’tlar sadece okunmakla kalmamış hüsn-i hatla yazılarak camilerin, evlerin ve konakların tezyininde de kullanılmıştır. Bu levhalardan birkaç örneği aşağıda sunuyoruz:

Mustafa YANKIN 01 Ekim 2020
Konu resmi“Değer”ini Ne Kadar Biliyoruz? Hilyeler
Kültür ve Medeniyet

Hilyelerin okunması (aynı mevlid-i nebeviler gibi) imanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebeviyi göstermeye ve tahrike en müheyyic ve müessir bir vasıtadır. Hilyeler… Bir tarafta evlerimizin güzide bir köşesinde bizlere gülümseyen, Peygamberimizin tavsifinin Kur’ân yazısıyla nakşedildiği hat sanatının güzide eserleri olan hilye-i şerif tabloları… Diğer tarafta bu tablolardaki tavsifin; şairin kelamından terennüm eden beyitlerle tafsilatlı olarak, şairce yapılmış olduğu küçük hilye-i saadet kitapları. Hilye-i şerif denildi onlara. Çün­kü ruhlarımız onunla (asm) müşerref olduğunda hakiki kıymetini anladı. Eşrefü’l-mah­lukat olduğunu onun şeref  li evsafıyla vasıflandığında hakka’l-yakin olarak idrak eyledi. Yeryüzünün yıldızlarında müşahede edilenler başta ol­mak üzere her parıltısında, ışığında bu teşrifatın madeninin işlediği görüldü. Sadece saadet asrı boyu değil, on dört asrın bağlı on dört halkasındaki kemâle erişenler sayısınca teşrifat… Hilye-i saadet denildi onlara. Çünkü onunla (asm) gönül haneleri ve mesken haneleri said oldu. Onun mübarek vasıflarının asılmış olduğu gönüller ve meskenler saadet tak’ına sahip oldular. Asr-ı saadeti saadetlendiren Efendimizin (asm) nuru böylelikle şahsî ve içtimaî hayatlarımızı tenvir etti. *** Onlar… Anlamladırıldığı üzere evet birer süstürler. Onun (asm) hüsn-ü sureti ve hüsn-ü siretine benzemeklikle bizleri süsleyen birer süs… Sadece sevgiliye (asm) hasret gözlerimizi ve gönüllerimizi değil, her latifemizi sünnet-i seniyyeye iştiyak etmeklik rengiyle tezyin eden birer süs… Okudukça ve seyrettikçe Efendimizin (asm) cemaliyle dünyalarımızı müzeyyen eden hayat süsü… Yine anlamlandırıldığı üzere birer cevherdir hilyeler… Beşeriyetin kâinat mahzeninden çıkardığı maddi cevherlerden daha büyük bir manevi değeri olan… Onu (asm) görmek arzusuyla yanıp kavrulanların sahrada buldukları vahaya olan sevincinden kıyaslanamayacak kadar değerli olan… Öyle bir cevher ki kıymetini idrak edeni Asr-ı Saadette olduğu gibi evet aynen onun gibi bir saadet zengini yapan bir cevher… *** Onların harcında hiç şüphesiz Habibullahın muhabbeti vardır. “Senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim.” ağlayışı ve hüzünlü seslenişine, Peygamber bir babanın kızının şahsı başta olmak üzere, kendini canlarından daha çok seven sahabe-i güzin ve ümmetine, “Vasıflarımı görmek beni görmek gibidir” müjdesi vardır. Babü’l-İlim (ra) başta olmak üzere mümtaz sahabelerin rivayetlerine yansıyan hayranlık vardır. İslam’ın asırlar boyu sancaktarlığını yapan Resule hasret bir milletin önce gönlünde sonra kaleminde neşvünema bulan iştiyak vardır. Onun (asm) adı her anıldığında, muhabbetle cûşa gelen yüreciğine, salavat eşliğinde sağ elini götürüp teskin etmeye çalışan bir milletin acılı ve sevinçli günlerinin merasimlerinde okunan mevlid-i şeriflerin küçük kardeşidir o. O saadet hilyelerinin ümmetin teveccühünü kazanarak Mevlid-i Nebevi gibi meclislerde okunmasının ardındaki sır, bu Habibullah muhabbetidir. *** Onlarda anlatılanlar elbette ki Allah resulünün suret ve siretidir.  Ruh ve vücut güzelliğidir. Sahabe tanımlamasıyla “maddeye bürünüp vücut bulmuş bir nur”un tavsifidir, hat ile beyit ile tasviridir. Kaynak olan sahabe-i güzindeki malumatın -sanatkâra ikram edilen zarafetle- meşk ve yazı yollu işlenmesidir. İşte Hakani merhumun gönlündeki peygamberi zarafetin söze ve kaleme yansıyışına birkaç misal: Ab-ı hayat (suyu) onun (asm) güneş gibi aydınlık yüzünden utanıp karanlıklar âlemini mesken etti. Onun teri (damlacıkları) yüzünde inci taneleri gibidir (parlamaktadır.)  (Böylelikle) o mücevheri (yüzünü) hoş gösterirdi. Kaderin rasathanesinde (onun) gözleri gibi Hüdâ vergisi gözler görülmemişti (o gelinceye kadar gözlenmemişti.) Ezel pergeli ona (kaşlarına) benzer (misal bir çizgi) çekse, ancak hilal eğrisi ona benzeyebilirdi. Ay gibi parlak alnı Fetih suresi (gibiyken), kaşı onun üzerine yazılmış besmele (gibidir.) Seri dönüşlü feleğin kutbu (dönerken değirmen taşı gibi çıkardığı sesle) ayak bastı ücreti olarak ona (asm) sürekli salavat verirdi. Aslında hatta da şair sözüne de kıymet kazandıran “Alemlere rahmet olarak gönderilen” Efendimiz (asm) değil miydi? “Beni Rabbim edeblendirdi” bu­yuran Efendimizin (asm) teş­rifiyle sanat ve edeb/iyatın ma­nası aşikâr olarak okunmamış mıdır? *** Hilye-i saadet müellifi kendisini mur’dan (karıncadan) kemter görmüş ve Allah’ın lütfundan gufranını ummuş. Mahşer günü adının kılıç gibi uzatılmamasını, ok gibi tezce geçilmesini istemiş. Onun vasıflarıyla onun övgüsünü yapmayı bir şefaat vesilesi bilmiş. Her hilye müellifi ve hattatı gibi. Biz de Hilye-i Şerifleri ve saadetleri telif ve neşredenlerin, hat üzerine meşk edenlerin gö­nüllerindeki Resulullah muhabbetinden hissedar olabilmek, Habibullahın suret ve si­re­tinin cemalinden nasiplenmek, okutana ve okuyana şefaat ve­si­lesi olmak niyetiyle tarif ve tak­dime cüret ettik. Afv ola. Dünyada onun (asm) sünnet-i seniyyesinin ittibaına muvaffak olmaya, Ukbada onun (asm) şefaatına mazhar olmaya, Hem dar-ı saadet olan cennette onun (asm) al ve ashabına komşu olmaya, vesile olur inşallah. Âmin.

İbrahim SARITAŞ 01 Ekim 2020
Konu resmiKeramet
İnsan

Siz hiçbir veli ile tanıştınız mı? Tanıştıysanız onun kerametlerini gördünüz mü? Ben birisiyle tanıştım. Fakat ya­şadıklarım hep aklıma geldi­ğinde “O adam veli miydi, yok­sa değil miydi?” der, durup düşünürüm. Ben anlatayım, siz karar verin. Bir gün şehirlerarası uzun bir yol­culuk yapıyordum. Arabada yal­nızdım ve uzun müddet yalnız kalmaktan sıkılmıştım. Bir ka­sabadan geçerken eli yüzü düzgün 40 yaşlarında sakallı bir adam el kaldırdı. Otostop ya­panları almama prensibimi boz­dum, adeta gayr-ı ihtiyari durdum ve adamı arabama aldım. Adam arabaya binip, hareket etmemizden sonra selam verdi ve arkasından “Teşekkür ederim Hüseyin abi, Allah razı olsun!” dedi. Şaşırdım. Adamı ilk defa görüyordum, fakat o bana ismimle hitap ediyordu. “Tanışıyor muyuz?” diye sordum. “Evet” dedi tebessüm ederek. “Ruhlar âleminden.” Oldum olası bu tür cevaplardan hoşlanmam. “Peki, dünyada daha önce görüşmüş müydük?” diye sordum. “Hayır! Daha önce görüşmedik.” “Peki, adımı nereden bildin?” Adam bana döndü tebessüm ede­rek, “Çünkü ben veliyim” dedi. Kanaatimce hiçbir veli ben veliyim demez. Bir adam veliyim diyorsa onda biraz problem var demektir. Adamın sözlerinden rahatsız oldum ve “Bu adamı almakla hata mı ettim?” diye düşünmeye başladım. Bir yandan da ismimi nereden bildi diye merak ettim. Daha önce bu adamla tanıştık mı diye zihnimden geçiriyorum. Hayır! Daha önce tanışmamıştık. “Benim bildiğime göre, bir veli ben veliyim demez” dedim. “Bak!” dedi adam. “Veliler 4 kı­sımdır. Bir kısmı var ki, onlar kendilerinin veli olduğunu bilir, halk da onların veli olduğunu bilir. Bir kısmı kendinin veli olduğunu bilmez, ama halk onun veli olduğunu bilir. Bir kısmı ise, kendinin veli olduğunu bilir, ama halk onun veli olduğunu bilmez, ki ben bu kısımdanım. Bazıları da vardır ki, kendinin veli olduğunu bilmediği gibi, halk da onun veli olduğunu bilmez. Aslında en iyisi budur.” Sonra bana döndü, “Siz ilahiyatçılar velileri inkâr edersiniz zaten. Bir kısmınız kabul etse de teorikte veli vardır, fakat pratikte yoktur dersiniz. Bir de velileri kıskanırsınız.” dedi. Şaşırdım. Bu adam benim ilahiyatçı olduğumu da bilmişti. Yeni tanıştığım bir adamın böyle konuşması beni meraklandırmıştı ama son sözleri canımı sıkmıştı. “Benim ilahiyatçı olduğumu nereden biliyorsun?” “Dedim ya. Ben veliyim.” “Peki, velileri niye kıskanalım ki?” dedim şaşkınlıkla. “Çünkü Allah velilere bazı ikramlarda bulunmuştur. Yani sizin dilinizde keramet. Siz kendinize bakıp böyle şeyleri göremeyince inkâr edersiniz. Öyle ya ikram olacaksa size olmalı değil mi ya. Siz kendinizi dini konuda çok yükseklerde görürsünüz. Hatta tek otorite olarak görürsünüz. Dinin tekelinizde olduğunu sanırsınız. Velileri hatta halkı küçümsersiniz. Fakat Kur’an veya sünnete yaklaşırken yaşamak için değil, kullanmak için yaklaşırsınız. Sizin için Kur’an ve sünnet akademik malzemedir. Daima, ‘Şu ayetten veya şu hadisten bir makale çıkar mı?” diye düşünürsünüz. Bütün derdiniz budur. Yaşamak umurunuzda değildir. Arkasından da “Bu ikramlar bize niçin olmuyor?’ dersiniz. Olmaz tabi niye olsun.” “Allah’ın sana ikramları var mı?” “Çoook” “Meselâ?” “Meselâ yola çıktım, hemen bir araba önümde durdu.” Güldüm, “Bu çok basit bir cevap oldu. Bu dediğin çoğu kimseye olur.” Bana döndü, “Sen nasıl bir şey istiyorsun?” “Ben ne bileyim? Keramet deyince biraz daha farklı şeyler olmalıydı.” Böyle deyince bir müddet sustu. Sonra, “Seni sevdim hoca” dedi. O sırada arkamızdaki beyaz ve son model taksi ani ve hatalı bir sollama yaparak önümüze geçti. Adam “Bak!” dedi. “Sen madem keramet istiyorsun. Ben de sana bir keramet göstereyim. Şu önümüzdeki arabanın plakasına dikkat et!” Gayr-ı ihtiyari önümdeki arabanın plakasına baktım. Tam o sırada bir kasabaya gelmiştik ve kırmızı ışıkta durmak zorunda kaldık. Adam bana “Tekerin patlasa ne kadar zamanda yedek lastik takabilirsin.” “Yarım saat kadar sürer herhalde. Niye sordun?” “Keramet istedin ya. Onun için.” Sonra emniyet kemerini çıkardı. Bir şey söylemeden kapıyı açtı ve indi. Sonra elini cebine attı. Ben para verecek zannettim. “Gerekmez, istemiyorum” dercesine el işareti yaptım. Adam deliler gibi gülümsedi. Cebinden bir bıçak çıkardı. Sonra eğildi ön tekere vurdu. Ben buz gibi oldum. Bu adam veli falan değil, tam bir psikopat olmalıydı. Bağırıp çağıracak oldum, fakat elindeki bıçaktan korktum. Bir şey diyemedim. Adam arkasına döndü ve hiçbir şey olmamış gibi yürüdü gitti. Dondum kaldım. Trafik lambası yeşil yanmıştı. Önümdeki araba gitti. Arkamdakiler de kornaya basmaya başladılar. Ben işaret lambalarını yakıp aşağıya indim. Arabalar yan taraftan geçip gittiler. Demek, “Tekeri ne kadar zamanda değiştirirsin?” diye so­rarken bunun için sormuştu. Yedek lastiği takıp koltuğa otur­duğumda gözüm saate ilişti. Gerçekten yarım saat olmuştu. Arabamı hareket ettirirken “Hayvan herif!” dedim içimden öfkeyle. “Bir de evliyayım diyor­du. Meğerse psikopatmış.” Gaza basarken bir daha otostop yapanları almayacağıma yemin ettim. Yarım saat kadar sonra ileride trafik polisi arabasını gördüm. Polis eliyle işaret etti. “Her halde radara yakalandım” diye düşündüm. Durduğumda polis yaklaştı. “Beyefendi ileride zincirleme ka­za var. Lütfen arabanızı yan ta­ra­fa park ediniz!” dedi. Ancak o zaman yolun ilerisindeki yı­ğıl­mayı fark ettim. Arabalar durmuş ve ortalık insan kaynıyordu. Ben, “Memur Bey! Kaza ne zaman oldu, bir bilginiz var mı?” dedim. Polis “Biz de yeni geldik. Olayı görenler yarım saat kadar önce dediler.” Kafam allak bullak oldu. Arabamı kenara çektim. Dışarı çıkıp arabaları, insanları geçtim. Kazanın olduğu yere vardım. Keskin bir virajda karşıdan gelen bir tırla dört araba burun buruna ve iç içe geçmiş vaziyetteydi. İşte o zaman fark ettim ve dondum kaldım. En önde hurdaya dönmüş beyaz taksi yarım saat önce benim önümde duran arabaydı. Muhtemelen tekerim patlamasa idi, ben de bu kaza yapanlardan biri olacaktım. Kendi kendime “Adam veliymiş” diye mırıldandım.

İdris TÜZÜN 01 Ekim 2020
Konu resmiOsmanlı Devleti’nde Bir Denetim Mekanizması: Tebdil-i Kıyafet
Kültür ve Medeniyet

Tebdil-i kıyafet, adı üstünde, giysiler veya dış görünüş değiştirilerek yapılırdı. Padişah’ın bir derviş gibi giyinmesi onun gizlenmesini sağlayacak en önemli kıyafet değişikliği sayılabilirdi. Bazı padişahlar tebdil için belli kıyafetler giyerlerdi.  Vatandaşların devlet idarecilerinden beklentisi her zaman adalettir. Ancak şu bir gerçektir ki; adaleti tam anlamıyla sağlamak kadar zor bir şey de yoktur. Çünkü bir idareci, vatandaşın durumunu her zaman tam anlamıyla anlayamayabilir. Halkın hali, sıkıntıları, istekleri üst kademede görev yapanlara tam anlamıyla ulaşmayabilir. Bu durumda, idrak edilen devrin özelliklerine göre kimi yöneticiler tarafından çeşitli tedbirler alındığı, farklı yöntemler belirlendiği, kayıtlarda görülmektedir. Bu yöntemler içinde, en şöhretlisinin tebdil-i kıyafet olduğunda şüphe yoktur. Tebdil gezmek olarak da ifade edilen bu denetleme tedbiriyle, kimi zaman hükümdarlar, kimi zamansa bir sadrazam, bir vali veya bir kadı, yaşadığı şehrin ahalisinin durumunu birebir görme imkânına kavuşuyordu. Halkın durumunu ve şikâyetlerini, daha alt derecedeki idarecilerin ve memurların vatandaşlara karşı tutumunu görebiliyorlardı. Tabi ki; tebdil gezmenin tek amacı denetim değildi. Zaman zaman gizli ya­pılması gereken bir toplantı ya da sessizce sade bir vatandaş gibi yapmak istenilen bir ziyaret için de tebdil-i kıyafet usûlü belirlenebiliyordu. İslam tarihinde Hz. Ömer’in (ra) sıradan bir vatandaş gibi gece vakti Medine sokaklarında dolaştığına dair kayıtlar mevcuttur. Hz. Ömer (ra), bu sayede halkın nabzını tutmak istiyor ve idareye karşı düşüncelerini öğrenmeye çalışıyordu. Kimi zaman zor durumda gördüğü kişilere yardım ediyor, kimi zaman da bir nevi asayiş denetimi gibi şehrin çevre güvenliğini kontrol ediyordu. Kayıtlarda devriye olarak belirtilen şehrin etrafında dolaştığı günlerden birinde Hz. Ömer (ra), bir çocuk ağlaması işitir. Annesine seslenerek çocuğu ile ilgilenerek ağlamasına sebep olan sorunu çözmesini ister. Fakat daha sonra aynı yerden tekrar geçerken yine o çocuğun ağlama sesini duymuştur. Bunun üzerine çocuğun annesine, zalim bir anne olduğunu söylemiştir. Kadın, kendisine seslenen kişinin Hz. Ömer (ra) olduğunu anlamadan şunları söyler: “Meselenin iç yüzünü bilmeden boşuna nefesini tüketme. Ömer, çocuklar sütten kesilinceye kadar devlet hazinesinden maaş almamalarını emretmiş. Bebeği sütten kesmeye çalışıyorum. Ağlayışının sebebi budur.” Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) daha önce verdiği bu hükmü kaldırarak, çocukların doğumlarından itibaren maaş bağlanmasına karar verir. Aynen bu hadisede olduğu gibi, o günlerin şartlarında tanınmadan şehirde dolaşan Hz. Ömer (ra), uygulamada gördüğü yanlışlıkları birebir denetleyerek düzeltme imkânına kavuşuyordu. Topraklar genişledikçe, ülkenin zenginliği ve maddî imkânları arttıkça sistemin bozulmaması için etkili denetim yöntemlerinin uygulanması bir gerekliliktir. Bu sebeple İslam devletleri içinde tebdil gezmenin en çok görüldüğü ilk devlet ise Abbasîlerdir. Meşhur Abbasî halifelerinden Harun Reşid’in, vezirlerinden Cafer bin Yahyâ el-Bermekî ile tebdil-i kıyafet çarşı-pazar dolaştıkları bilinmektedir. Abbasî idarecileri, gözlemlerini objektif yapabilmek için tanınmayacakları kıyafetlere bürünürlerdi. Kimi zaman derviş, kimi zaman dilenci kılığına girerlerdi. Osmanlı zamanında da tebdilen gezmenin önemi anlaşılmış ve sıkça uygulanmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in fetih öncesi halkın fethe manen hazır olup olmadığını anlamak için tebdilen çarşıya çıktığı hakkında anlatılan menkıbe meşhurdur. Tebdil-i kıyafet, adı üstünde, giysiler veya dış görünüş değiştirilerek yapılırdı. Padişah’ın bir derviş gibi giyinmesi onun gizlenmesini sağlayacak en önemli kıyafet değişikliği sayılabilirdi. Bazı padişahlar tebdil için belli kıyafetler giyerlerdi. Meselâ Kanunî Sultan Süleyman, veziriazamı İbrahim Paşa ile sipahi kılığına girerlerdi. Sultan II. Ahmed, Mevlevî Şeyhi kıyafetini giyerek tebdile çıkardı. Sultan III. Mustafa ise tebdil hasekisi kılığına girerdi. Tebdil hasekileri, padişahla birlikte tebdile çıkan görevlilerdi. Bugünkü anlamda bir nevi koruma da diyebiliriz onlara. Tebdil hasekileri, padişahı bir şekilde tanıyan ya da onunla konuşmayı uzatıp rahatsız edenlere müdahale ederlerdi. Ramazan’da Ekmek Sıkıntısı   Sultan III. Selim’in tebdilen gezerken Ramazan’da bir fırının önünde ekmek kuyruğu gördüğünü belirttiği hatt-ı hümayunu (DAB, HAT, 174/7558) En çok tebdil gezen Padişahlardan birisi Sultan III. Selim’di. Onun tarafından yazılan birçok hatt-ı hümayunda tebdilen gezerken karşılaştığı durumları anlatarak ilgili devlet görevlilerini uyardığını görmekteyiz. Tebdilen dışarı çıktığı bir günde, Divan Yolu’nda yürürken bir fırının önünde ekmek kuyruğuna rastlar. Kuyruktakilerden birisinin; “Yiyecek ekmek bulamıyoruz!” diye feryat ettiğini işitir. Bu vaziyet, Sultan III. Selim’i çok üzer. Ramazan ayında ibâdullah nasıl böyle bir sıkıntı çeker diye düşünür. Saraya döner dönmez yazdığı hatt-ı hümayun ile vezirlerinden birine talimat göndermiş ve fırınların daha fazla çalıştırılarak ekmek sıkıntısının yaşanmaması talimatını vermiştir (DAB, HAT, 174/7558). Bu hadisede de açıkça göründüğü üzere Osmanlı yönetim anlayışına göre, vatandaşın kuyrukta beklemesi bile uygun görülmemektedir. Padişahın eleştiri getiren vatandaşını haklı görüp sorunu çözmesi ve dikkat olunması için vezirini uyarması çok önemlidir. Türbe Ziyareti Sultan I. Abdülhamid’in tebdilen türbe ziyareti yapacağı hakkındaki hatt-ı hümayunu (DAB, HAT, 1451/74) Padişahlar, zaman zaman İs­tan­bul’un muhtelif semtlerinde bulunan tarihî ve dinî me­kânları, tebdil-i kıyafet ile zi­ya­ret ederlerdi. Böylece hem şatafatlı törenlere gerek kalmaz hem de gönüllerince sade birer vatandaş gibi ziyaretlerini gerçekleştirirlerdi. Bunun en güzel örneklerinden birisini Sultan I. Abdülhamid döneminde görmekteyiz. Sultan I. Abdülhamid, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Eyüp Sultan Hazretlerinin türbelerini tebdilen ziyaret edecekti. Bunun için müsait bir gün belirledi. Yazdığı elkab bölümü bulunmayan hitapsız bir hatt-ı hümayunda türbeleri ziyaret edeceğini ifade etmekteydi (DAB, HAT, 1451/74). Yanan Gemiye Müdahale   Sultan II. Mahmud’un tebdilen gittiği iskelede bir geminin yandığını gördüğünü söylediği hatt-ı hümayunu (DAB, HAT, 280/16598) Sultan II. Mahmud, 1815 senesine tarihlenen bir hatt-ı hümayunda (DAB, HAT, 280/16598) tebdîlen Aynalıkavak İskelesi’ne gittiğinden bahseder. Bu iskeleden Tersane-i Amire’nin Sultan III. Selim döneminde inşa edilen büyük havuzunun başına doğru gider. Büyük havuz, Osmanlı donanması için inşa edilen kalyon tipi gemilerin bakımı ve tamiri için yapılmıştı. Kalyonlar ise, özellikle 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı tersanelerinde inşa edilen yelkenli bir gemi türüdür. Sultan II. Mahmud ile birlikte gelen tebdil hasekilerinden birisi, havuzdaki kalyonlardan birinden duman çıktığını fark eder. Tebdil hasekisi, Sultan’ın emriyle kalyonun içine girince, geminin bir yerinin ufaktan yanmaya başladığını görür. Derhal memurlara haber verilir ve yangın söndürülür. Tehlike geçmiştir, ancak Sultan II. Mahmud, bu tedbirsizlik ve umursamazlığa çok sinirlenir. Osmanlı Devleti, 1770’lerden itibaren Akdeniz’deki üstünlüğünü kaybediyordu. Bu durumu tersine çevirmek için, her Padişah denizcilik açısından yeni bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Sultan II. Mahmud, hatt-ı hümayununda Sadrazam veya ilgili vezirini niye dikkat etmedikleri konusunda azarlamıştır. Tersane emini ve memurlarına gerekli ikazların ve tenbihlerin yapılması talimatını vermiştir. Yangını görmeseydi ve zamanında müdahale edilmeseydi, çok büyük hasarın oluşacağını belirtmiştir. Tophane’de Denetim   Sultan III. Selim’in tebdilen Tophane’yi denetlediğine dair hatt-ı hümayunu (DAB, HAT, 192/9336) Tophane, yüzyıllarca Osmanlı Devleti’nin savaş topu ve silah üretim merkezi olarak önemli bir vazife gördü. Bu açıdan buradaki işlerin düzenli ve hatasız yürümesi kritik bir önem arz ediyordu. Osmanlı ordusunun ihtiyaç duyduğu modern teçhizat, olması gereken zamanda ve olması gereken şekilde üretilmeliydi. Bu sebeplerle Osmanlı padişahlarının gözü hep Tophane’nin üzerindeydi. Orada işlerin aksayıp aksamadığını, kendilerine iletilen bilgilerle Tophane’nin gerçek durumunun birbiriyle örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmek istiyorlardı. Bunun için yapılması gereken en verimli denetim şekli ise yine tebdil-i kıyafettir. Sultan III. Selim, kendisine top imalatıyla alakalı olarak iletilen malumatın doğruluğunu kontrol etmek için tebdilen Tophane’ye gitti. Gittiğinde gördüğü manzara, ona anlatılandan farklıydı ve doğal olarak çok sinirlendi. Padişah, son cümlesi bir nevi tehdit cümlesi ile biten ve gayet sade dille yazdığı hatt-ı hümayununda Tophane’de gördüklerini şu cümlelerle anlatıyordu (DAB, HAT, 192/9336): “Kaymakam Paşa, Şimdi tebdîlen Arabacılar kârhanesine gittim. Toplara baktım. Siz bana on dokuz top deyu yazdınız. Onda on dört top var. O dahi ufaktır, beşer okkalık yoktur. Öyle küçük top neye yarar? Hem arabaları ve kayışları yapan bir iki adamdır. Siz bana Perşembe çıkartırız dediniz. Ben sual ettim, on beş güne olmaz dediler. Ne bir üzerinde adam var, ne bakar var. Bu nasıl şeydir? Böyle şeylerde tekâsül olur mu? Ben kendim gidip bakar iken ve arayıp gezer iken böyle ediyorsunuz. Zâhir ben bakmasam hiç aramazsınız. Niçin böyle şeylerin üzerine varmıyorsunuz? Onlarda uzatıcı bir şey yoktur. Elbet beş okka toplardan nerede var ise, bugün tedârik edip yarın elbet ve elbet çıkartasın. Bir daha böyle bir şeyde tekâsül edersiniz sonra kendin bilirsin.” Sultan III. Selim, üretilen topların olması gerekenden küçük olduğunu, gerekli miktarda üretim yapılmadığını, üretimde çok az kişinin çalıştığını söylemekteydi. Böyle önemli bir işte tembellik yapılmaması gerektiğini ifade ediyordu. Sadaret kaymakamına, Tophane’yi kontrol etmeleri ve denetlemeleri gerektiğini belirtiyordu. İstediği ölçülerdeki topların bir gün içinde hazırlanması emrini vermişti. Hatt-ı hümayunun sonu tehditle bitmekteydi. Sultan III. Selim bir daha böyle bir şeyde tembellik yapılırsa, bir manada ‘sonuçlarına katlanırsınız’ demekteydi. Ekmeğin Gramajıyla Oynayan Yeniçeriye Hapis Cezası   Sultan III. Mustafa döneminde tebdilen yapılan bir denetimde ekmeğin gramajıyla oynayan yeniçerinin cezalandırıldığına dair buyuruldu (DAB, C.BLD, 112/5563-1) Osmanlı’da bir ceza çeşidi olarak, kaleye hapsedilmiş kişilere kalebend denilmekteydi. Özellikle 17. Yüzyılın ikinci yarısından sonra yaygın olarak kullanılan bir ceza çeşidi olmuştur. 18. Yüzyılda ise çok sayıdaki suç için bu cezanın kullanıldığını görmekteyiz. Sultan III. Mustafa döneminde Sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa, tebdilen denetime çıkmıştı. Tavukpazarı semtinde fırıncılık yapan bir yeniçerinin ekmeğin gramajıyla oynadığını tespit etti. Tavukpazarı, Çemberlitaş ile Nuruosmaniye arasında bir sokak adı olarak hala mevcudiyetini korumaktadır. İbrahim isimli yeniçeri, bir ekmeği 35 dirhem yani yaklaşık 112 gram daha düşük çıkarıyordu. Osmanlı zamanında bu tür tartıda hile diye tasnif edebileceğimiz suçların affı yoktu. İbret-i alem olsun, kimse bir daha böyle şeylere cesaret edemesin diye suçlular şiddetli cezalandırılırlardı. Bu yeniçerinin de durumu Sultan III. Mustafa’ya arz edildi. Padişahın onayı alınarak yeniçeri, Çanakkale’deki Kilitbahir Kalesi’ne kalebend olarak sürgün edildi (DAB, C.BLD, 112/5563-1).

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Ekim 2020
Konu resmiNe Çok Şey Anlatırsın Sonbahar
İnsan

Yaz bitti ve şimdi sonbahar… Son ve bahar… Gönle neşve veren bahara son hiç yakışır mı? Sonlar hep ayrılığı fısıldar. Ayrılığın da gözü nemlidir nedense. Herkesin kaderi bir değil şu dünyada. Şair Nabi’nin de ifade buyurduğu gibi, “Bağ-ı dehrin hem hazanı hem baharı” vardır. Kimisi henüz on dokuzunda, hayatının baharında dünyaya veda eder ve başucuna “Ah mine’l-firak” diye başlayan çiçekli bir mezar taşı dikerler: Bu cihân bağına geldim bir mürüvvet görmedim Derdime derman aradım bir ilâcın bulmadım Âh ile zâr kılarak tâzeliğime doymadım Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım İnsanın kaderi ayrılıklarla yoğrulmuştur. “Kün” emrine muhatap olmakla âlem-i gaybdan âlem-i şehadete başlayan yolculuk da bir bakıma ayrılıştır. Doğum, rahm-i madere veda değil midir? Verdiğimiz soluklar, göz kapaklarımızın her kapanışı ve uyku ayrılıktan izler taşır. Bu ayrılmalar Âdem (as) babamızın vatan-ı aslisi olan Cennet’e vasıl olana kadar devam eder, gider. Hasılı insan dünyada gurbeti yaşamaktadır. Bu manada insanla sazlıktan koparılan kamışın kaderini bir tutar Hazret-i Mevlâna ve şöyle başlar Mesnevi’ye: “Dinle şu neyin nasıl şikâyet ettiğini Ayrılıkları nasıl dile getirdiğini…” Sonra devam eder… “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryad u figanımdan, erkek ve kadın herkes ağlamakta, inlemektedir.” Nebevidir bir bakıma ayrılık. Nübüvveti yüklenen nebiler ayrılıkların en acısını yaşamışlar, pek çokları memleketlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Tarihin sıfır noktası da o kutlu ayrılış yani hicrettir. Öyleyse her vedanın bir son değil, başlangıç olduğu söylenebilir. Yapılması gereken ise “el-firak, el-firak” diye ağlamaktan ziyade, ayrılık bizden ne talep eder, ona kulak vermektir. Üstad Bediüzzaman (ra) “Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var” derken, ayrılığın en keskinine kulak vermenin zaruretinden bahseder. Ona kulak vermek, bize iki dünya saadetinin kapısını aralar. Zira kabre gülerek gireni kimse ağlatamayacağı gibi, ağlayarak gireni de kimse güldüremez. Bu hakikatin manzum ifadesi şu mısralarda saklı olmalı: Fikret ey dil ki doğduğun vaktin Halk handân idi ve sen giryân Âna sa’y et ki öldüğün vaktin Halk giryân ola ve sen handân Her ne kadar güz bize hüznü hatırlatsa da bu durum onu muazzam bir mevsim olmaktan alıkoymaz. Rengârenk yapraklar bu muhteşem mevsimi süslerken, küçük yağmur taneleri ve hoş rüzgârlar okşar yanaklarımızı. Adeta Rahman olan Allah (cc) böylece şefkatini izhar eder şu aciz kullarına. Bununla birlikte sıcak ve hareketli geçen bir yaz mevsiminden yorulan tabiat artık dinlenmelidir. Dinlenmek için uykuya çekilen tabiat, elbette daha güçlü gelecektir. Üstad Hazretlerinin bakış açısıyla “idam” yerine “terhisat” olarak adlandırılabilecek bütün bu olanlar, insanoğlu için de bir “ikazat-ı sübhaniye”dir. Gençlere, yaz hükmünde olan gençliklerinin bir gün güze inkılap edeceğini; gelecek olan her şeyin aslında çok yakın olduğunu nasihat eder. Hayat dört mevsim gibidir. İlkbahar, taptaze kokuları ve canlılığı ile çocukluğu hatırlatır. Yemiş dolu ağaçlar bizlere tablacılık ederken, kavurucu sıcağın hüküm sürdüğü yaz mevsimi, gençlik kadar kuvvetlidir. Sonbahar, olgunluk demektir. Kemale ermenin adıdır. Kırklı yaşlardır, kim bilir. Kışın yağan beyaz rahmetin saçlara düşen aklardan farkı olduğunu kim söyleyebilir? Kar nasıl yeryüzündeki bütün hataları örtüyorsa ihtiyarlığın o nahif ve çileli yanı da hayatın kusurlarını örter. Her kıştan sonra gelen bahar ve kurumuş kemikleri andıran dalların çiçeğe durması, bir diriliş muştusudur. Sonbaharda toprak altına giren tohumlar, toprağın bağrında şefkatle muhafaza edildikten sonra, vakti zamanı geldiğinde çiçek açacaktır. Cahit Zarifoğlu’nun da dediği gibi, “Bir ölüm vefalıdır, bir de sonbahar”. O küçücük tohumun hayatını muhafaza eden “kudret”, seni de toprak altında unutmayacaktır elbet. “Ne yani, ben öldükten sonra yeniden di­riltilip kabrimden çıkarılacak mıyım?!    ”1 diyen ve nisyan içinde olan nankörlerin de şahit olacakları bir yeniden yaratılış... İşte o gün onlara verilecek en güzel cevap da şu olacaktır: “Siz dünyada ve kabirde Allah’ın kitabında belirlenen yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bugün, size haber verilen o diriliş günüdür. Fakat siz bunu bir türlü anlamaya yanaşmıyordunuz.”2 Yaz bitti... Ve şimdi sonbahar… Kaynaklar: 1- Meryem suresi 66. ayet2- Rum suresi 56. ayet

Tarık ÇELİK 01 Ekim 2020
Konu resmiAyasofya Medresesi
Kültür ve Medeniyet

24 Temmuz 2020 günü, unutulmayacak bir gün olarak tarih sayfalarına geçti. 86 yıldır ibadete kapalı olan İstanbul’un fethinin sembolü ve Fatih Sultan Mehmed’in vakfı Ayasofya Camii ibadete açıldı. Bu hadise, İslam dünyasının tamamında büyük bir sürur ve sevinçle karşılandı. Hatta bazı hakperest yabancılar bile cami olmasının, müze olmasından daha iyi olduğunu ve Ayasofya Camii’ni koruyarak bugüne taşıyanların Türkler olduğunu belirtmekteler. Hakikaten, İstanbul fethedildiğinde başta Ayasofya olmak üzere tüm şehir bakımsız ve harap bir haldeydi. Çünkü 4. Haçlı Seferi için İslam dünyasına yönelen Latin Katolikler ve Venedikliler, 1204 senesinde İstanbul’u kuşatmışlar ve yaklaşık 57 sene boyunca işgal altında tutmuşlardı. Şehir, işgalin bittiği 1261 senesinden fethe kadar -iki asır boyunca- terk edilmiş ve harap bir vaziyette kaldı. İstanbul’u tekrardan yıldızlaştıran Fatih Sultan Mehmed olmuştur. Latinler, İstanbul’u işgal ettik­lerinde direnişle karşılaşmışlar­dı. Ancak Doğu Roma İmparatoru V. Aleksios, Latinlere karşı başarılı olamayacağını anlayınca kaçmıştır. Onun kaçışının ertesi günü İstanbul düştü. İstanbul, tarihinde görülmemiş bir şekilde yağmalandı. Nerede bir altın görüldüyse, sanat eseri veya ibadethane eşyası denilmeden eritilip paraya çev­rilerek İtalya’ya gönderildi. Yağ­manın üç günlük müddeti boyunca kadınlara tecavüz edildi, erkekler ya öldürüldü ya da köleleştirildi. Sultan Ahmed meydanındaki örme sü­tunun çevresindeki pirinç lev­halar bile altın zannedilerek sökülüp kaçırıldı. Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra, Ayasofya’nın bakımsız ve harap halini görünce şu Farsça beyti okumuştur: İstanbul 29 Mayıs 1453’te fet­­­he­­dildiğinde, günlerden Salı’ydı. Cuma gününe daha üç gün vardı. Ayasofya’nın Cu­­ma Namazı kılınabilecek şe­kil­­de hazırlanması gerekliydi. Bu­nun için insan suretlerinin üzer­lerinin örtülmesi ile mihrab, minber ve minare eklenmesi lazımdı. Bu işler üç gün zarfında halledilecekti. Kısa zamanda eksiklikler tamamlandı ve bir cami için gereken asgarî özellikler Ayasofya’ya eklendi. 1 Haziran 1453 günü Cuma Namazının kılınmasıyla Ayasofya cami olarak ibadete açıldı. Osmanlı Devleti’nde bir gelenek haline gelen şehrin en büyük ibadethanesinin camiye dönüştürülmesi meselesi, fethi gerçekleştirenin hakkıdır. Sonuçta şehirdeki bütün kiliseler camiye dönüştürülmüyordu. Ancak İstanbul’u Müslümanlar fethetmişti ve İstanbul artık bir İslâm şehriydi. İstanbul’un siluetini de İslâm’ın mabedleri ve simgeleri belirlemeliydi. Ayasofya Medresesi Fatih Sultan Mehmed, Aya­sof­ya’yı camiye çevirdikten sonra, Ayasofya Camiinin kuzey tarafına bir medrese inşa ettirdi. Bu medrese, İstanbul’un ilk medresesi olmaktaydı. Meşhur Osmanlı alimlerinden Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in Uzun Hasan üzerine yaptığı sefere katılmış, dönüşünde de burada müderrislik yapmıştır. Onun bu medresede verdiği matematik dersleri çok rağbet görmüş ve devrin ünlü alimleri de onu dinlemiştir. İlk kuruluşunda Müderris Molla Hüsrev de burada ders vermiştir. Ancak Fatih Külliyesindeki medreselerin inşa edilmesi ile birlikte Ayasofya Medresesi, ikinci planda kaldı. Belli aralıklarla ciddî tamiratlar geçiren medrese, Sultan Abdülaziz döneminde 1869-1870 senelerinde Ayasofya Caminin etrafının düzenleme ve genişleme çalışmaları sırasında tamamen yıkılmıştır. Ancak birkaç sene içinde tekrar projelendirilerek İstanbul Şehremanetince yeniden inşası gündeme gelmiştir. Bu çerçevede, 1873 senesinde iki katlı olarak yeniden inşasına karar verilmiştir. Bu hususu 15 Eylül 1873 tarihli Osmanlı arşiv belgesinden de anlayabiliyoruz (DAB, A.MKT.MHM, 464/8-1). Ayrıca medresenin yol tarafına parmaklıklı koruma duvarları da yapılmıştır. Yeni Ayasofya Medresesi, 1924 senesine kadar Dârü’l-Hil’ati’l-Aliyye medresesi olarak eğitime devam etmiştir. 1934 senesinde ise görüntüyü bozduğu gerekçesiyle yıktırılmıştır. Ayasofya Camii artık, ibadete açıldı. Şimdi sırada Ayasofya Medresesi’nin ihya edilmesi var. Yüzyıllarca bir ilim merkezi olan bu medresenin de yeniden ayağa kaldırılması, bize bu kadar hayır eserini bırakan ecdadımıza bir vefa borcumuzdur.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Ekim 2020
Konu resmiRisale-i Nurlar Hakkında Ne Dediler
Risale-i Nur

Risale-i Nur’dan istifade eden yüzlerce alim içerisinden, “İmam Nursi’ye Göre Kur’anın İ’cazı ve Tefsir İlmi” hakkında bir eser kaleme alan Dr. Ahmed Halid Şükrü*’nün Üstadımız ve Risaleler hakkındaki görüşlerini sizlere arz ediyoruz. Risale-i Nur, hakkı arayanın onun vesilesiyle hidayete ulaştığı ve takva ehlinin nur üzerine nur kattığı bir eserdir. Dr. Ahmed Halid Şükrü “İmam Nursi’ye Göre Kur’an’ın İ’cazı ve Tefsir İlmi” adında bir eser kaleme almıştır. Bu eserinde ve farklı diğer makalelerinde Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında şunlardan bahsediyor: Kur’an ilimlerini araştıran meş­hur alimlerimizden Bediüz­za­­­man Hazretleri, hayatının bü­­­­yük bir kısmını, Kur’an ayet­­­­lerini tefekkür ve tedebbür ede­­­rek geçirmiştir. Kur’an’ın ma­­na­­larında ve elfazında bulu­nan mucizevi yönleri çeşitli tahriçlerle / çıkarımlarla ortaya koymuştur. Bu manalar gerçekten çok latif ve büyük irşatları ihtiva etmektedir. Sehl-i mümteni’ tarzıyla, derin ve ince ibareleriyle o muhteşem hazinesi olan kaleminden çok güzel manaları bu asrın insanına takdim etmiştir. İşte Risale-i Nur, hakkı arayanın onun ve­si­­le­siyle hidayete ulaştığı ve tak­va ehlinin nur üzerine nur kat­tığı bir eserdir. Allah müellifinden razı olsun ve bu nur ile onu mükafatlandırsın. Bediüzzaman Hazretleri en seç­kin i’caz alimlerindendir. Kur’ an’ın i’cazını beyanda ve izahda çok güzel çalışmaları vardır. Bu çalışmalarda fikirlerini ve düşüncelerini çok güzel bir uslüp ile düzenlemiştir. Üstad Bediüzzaman normal bir insan değildi, belki harikulade ve mümtaz bir zat idi. Kendisine verilen isimler ve lakaplar zatında ve şahsında tecessüm etmişti. Evet ona Said derlerdi, gerçekten o ismen ve manen bir Said’dir. Bedi’ derlerdi, gerçekten mücadelesi ve fedakarlığıyla zamanın eşsiziydi. Nur lakabı ona çok yakışıyordu. Ger­­çekten küfür ve zındıka fikrine karşı, Anadoluyu ve İslam ale­mini, yaydığı fikirlerinin ve Kur’an’dan mülhem hakikatlerin nuruyla aydınlattı. Üstad (r.aleyh) hayatı boyunca sürgünden hapse, savaştan zorunlu ikamete, mahkemelerden suikast girişimlerine intikal etti. Uzun süren hastalıklara giriftar oldu. Bütün bu zor şartlara rağmen sönmeyen ve bıkmadan aydınlatan bir hidayet meşalesi oldu. Durmadan ümit ve feyiz veren bir kaynak oldu. Risalelerin, okuyanlar ve talebeleri üzerinde çok güzel etkileri oluyordu ve halen oluyor. Gerçekten Risale-i Nur’lar kalpleri ve ruhları nurlandırıyor. Ve gerçekten Üstad Bediüzzaman fikr-i küfrîye karşı dava adamı rolünü ifa etmiştir. Hayatının son anına kadar zalimlere karşı zulmün akibetini ve dinsizliğin toplumda oluşturacağı manevi boşluk ve hastalıkları haykırmış ve din-i hakkı tereddüt etmeden bir kale gibi müdafaa etmiştir. Risale-i Nur ise Üstadımız Be­di­üz­­zaman’ın sadaka-i cariye­si­dir. Manevi hastalıklar ile mü­ca­­deleyi ve ıslah çalışmalarını bu eserler ile yapmıştır ve halen bu eserler bu rolü üstlenmektedir. Nur isminin bu risalelere isim olarak verilmesi çok yerindedir. Risalelerde ele alınan konular, birçok ayette Nur ismiyle tavsif edilen Kur’an’dan ilham ile yazılan mevzulardır. Üstad’ın ayetlerden manaları istinbat etme kabiliyeti çok yüksektir. Çok latif manalar ve güzel izahlar yaparak murad-ı ilahiyi bu asrın insanına anlatıyor. Şevk veren uslübuyla okuyanı manevi heyecana ve galeyana sevk ediyor. İmam, müceddid, ıslahçı Bediüzzaman Said Nursi, bu mübarek dine hizmet için çok çabalar sarf etmiş ve hayatını ortaya koymuştur. Tarihçe-i hayatını dikkatle okuyanlar, karanlıkların arttığı o dönemde böyle eşsiz bir zatın ne kadar ibret dolu mücadeleler verdiğini görürler. Aslından ve değerlerinden uzaklaştırılmak istenen alem-i İslam için kahramanca bir duruş sergiledi. Değerleri savundu ve haykırdı. Hususen mahkemelerde haykırdığı ihlaslı sözleri her duyan için büyük bir tesir uyandırırdı. Müdafaaları okuyan herkes o yüce tesiri kalbinde hissetmektedir. Aziz Üstadın vefatıyla hizmeti, davası vefat etmedi ve durmadı. Belki bütün cihana yayılarak genişledi. Sınırlar ve diller bu hakikatlerin yayılması için artık bir engel değildir. Risalelerinde farklı bir tarz kullanmıştır. Risalelerin Kur’an’ın manevi bir tefsiri olduğunu defalarca zikretmiştir. Tefekkür ile okuyan ayetlerin tefsirinin ve manalarının ne kadar latif bir şekilde işlendiğini anlayacaktır. Risale-i Nur’un hiçbir sayfası Kur’an ayetlerinin izah, şerh ve tefsirinden hâli değildir. Çoğu risalelerde açılışı ayet ile yapıp şerhinde ve izahında birçok ayetin manalarını zikretmiştir. Bazı risaleler bazı hususi ayetlerin temel konusu olmuştur, başından sonunda kadar o ayetle ilgili akla gelebilecek bütün manaları o risalede vermiştir. Bu latif ve güzel manaları idrak edebilmeyi Rabbimizden niyaz ediyoruz. Allah Üstad Bediüzzaman’dan ebe­den razı olsun.1 Kaynaklar: 1- Kalu an-Nursi (Nursi hakkında dediler), Altınbaşak Neşriyat, 2008, Kahire, s. 140- 143 * Ürdün Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Usulud-Din bölüm başkanlığı yapmıştır. Kur’an araştırmaları alanında birçok makale ve eseri vardır. 

Rıdvan ABUD 01 Ekim 2020
Konu resmiDin mi Milliyet mi Esas Olmalı?
Risale-i Nur

Bediüzzaman Hazretleri, hayatı boyunca tevhid akidesini ders vermiş ve müstakim hayat sürmüş bir İslam mütefekkiridir. “Din-i Muhammedî (sav) fikir ve hayata ne verdi?” sualine karşılık, “İslamiyet fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir” der. Hazret-i Üstadın bu istikametini -özellikle hamiyet-i milliye noktasında- örnekleyen iki hadise şöyle gerçekleşmiştir: Birincisi: Bediüzzaman Hazretleri 1911 yılında doğu illerini temsilen Sultan 5. Mehmet Reşad’ın Rumeli seyahatine katılır. Selanik - Üsküp arasındaki tren yolculuğunda iki öğretmenle arasında şöyle bir konuşma geçer: - İnsandaki din duygusu mu, yoksa millet duygusu mu daha kuvvetlidir ve toplum için hangisi daha lüzumludur? - Biz Müslümanlarda din ve milliyet ittihad etmiştir. Görünüşte bir ayrılık varsa da esasen din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı bakılırsa din gayreti hem avamı hem havassı kapsadığı halde, millet gayreti yüzde birine yani şahsi menfaatlerini milletine feda edene has kalır. Öyleyse toplum içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ise ona hadim olmalı! Özellikle biz Avrupalılar gibi değiliz, içimizde kalplere hâkim olan din duygusudur. Kader-i ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki, şarkı uyandırıp terakkiye sevk edecek yalnız hiss-i dinidir.1 İkincisi: Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1922 yılında An­ka­ra’ya gelmiş, doğuda düşündüğü medresetüzzehra projesi için ilk meclisteki milletvekillerinden destek istemişti. Bazı mebuslar dediler ki: - Sen sadece medrese usulüyle, sırf İslamiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi Avrupalılara benzemek lazım. - O vilâyât-ı şarkiye, Âlem-i İslam’ın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye lazım ve elzemdir. Çünkü ekser-i enbiyanın şarkta, ekser hükemânın garpta gelmesi gösteriyor ki, şarkın terakkiyatı din ile kâimdir. Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okutsanız da şarkta herhalde millet, vatan maslahatı namına, ulum-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakiki kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız. Hatta bu hususta size bir hakikati misal vereyim: Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersiyle her vakit derdi: “Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe talihsizliğinden, sırf maddi fünun-u cedide okumuş. Sonra ben dört sene sonra esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: “Ben râfizî bir kürdü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim.” Ben de: “Eyvah dedim. Ne kadar bozulmuşsun!” Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatli hamiyete çevirdim. İşte ey mebuslar! O talebenin evvelki hali, Türk milletine ne kadar lüzumu var! İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum.2 Sonuç olarak, Bediüzzaman Haz­­retleri, hayatı boyunca milli­­yetin dine hizmetkâr olduğu müspet milliyetçilik fikrini sa­­vun­­­muş, İslamiyet’e ve İslam âle­­mine zarar veren ırkçılık dü­şün­cesinden uzak durmuştur. Kaynaklar: 1- Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat-2, s.462.2- Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c.1, s.249.

Ali CİRİT 01 Ekim 2020
Konu resmiNurdan Maddeler
Risale-i Nur

ŞU 5 ÖZELLİĞİ TAŞIYAN SÖZE ‘SÖZ’ DENİR1 1- Hak olmalı. 2- Hak’tan gelmeli. 3- Hakkı söylemeli. 4- Hakikati göstermeli. 5- Nûrânî hikmeti neşretmeli.        O söz de Kur’an’dır! HER BİR NAMAZ VAKTİNİN 3 ÖZELLİĞİ2 1- Mühim birer inkılâp başıdır. 2- Gün, sene, insan ömrü ve dünyanın devir­leri ölçeğinde, ilâhî kudretin yarattığı mucizeleri hatırlatır. 3- Bu tasarruflar içinde, ilâhî rahmetin büyük ve küllî ihsanlarını hatırlatır. NAMAZIN MANASINI İFADE EDEN 3 KELİME3 1- Cenab-ı Hakk’ın celâline karşı, tesbih etmek (noksan sıfatlardan berî olduğunu ilân etmek) anlamına gelen “Sübhânallâh”. 2- Cenab-ı Hakk’ın cemaline karşı şükür anlamına gelen “Elhamdülillâh”. 3- Cenab-ı Hakk’ın kemaline karşı tazim etmek (hürmet etmek) anlamına gelen “Allâhü Ekber”. ÖĞLE NAMAZI VAKTİNİN 6 ÖZELLİĞİ4 1- Güneşin en zirveye çıktıktan sonra batmaya meylettiği vakittir. 2- Günlük işlerin olgunlaşma zamanıdır. 3- Dünya meşgalelerinin baskısıyla yorulan insanın geçici bir istirahat vaktidir. 4- Fani dünyanın bekasız ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç duyduğu bir vakittir. 5- İlâhî nimetlerin ortaya çıktığı bir zamandır. İKİNDİ NAMAZI VAKTİNİN 6 ÖZELLİĞİ5 1- Hüzünlü güz mevsimini andırır ve hatırlatır. 2- Hüzünlü ihtiyarlık vaktini andırır ve hatırlatır. 3- İnsanlık için elîm olan âhir­zamanı andırır ve hatırlatır. 4- Günlük işlerin sonuçlanma zamanıdır. 5- İnsanın o günün başından beri mazhar olduğu sıhhat, selâmet ve hayırlı hizmetler gibi ilâhî nimetlerin birikerek bir yekûn oluşturduğu zamandır. 6- İnsanın bu dünyada bir misafir memur olduğunu ve her şeyin geçici ve kararsız olduğunu ilân etme zamanıdır. AKŞAM NAMAZI VAKTİNİN 5 ÖZELLİĞİ6 1- Başlayan kış mevsimi ile, yazın ve güzün nazik ve nazenin güzel mahlukatının hüzünlü vedalarıyla batıp gitmelerinin zamanını andırır. 2- İnsanın vefatıyla, bütün sevdiklerinden elîm bir ayrılışla kabre girmek zamanını hatırlatır. 3- Kıyametin dehşetli sarsıntısı ile sekeratı başlayan dünyanın vefat etmesiyle, içindeki bütün sâkinlerinin başka âlemlere göçmesini andırır ve hatırlatır. 4- İmtihan diyarı olan şu dünya lâmbasının söndürülme zamanını andırır ve hatırlatır. 5- Ölümleriyle batıp giden sevdiklerini tapar derece sevenleri, şiddetle ikaz eden bir zamandır. YATSI NAMAZI VAKTİNİN 5 ÖZELLİĞİ7 1- Gündüzün ufukta kalan en son aydınlığı dahi kaybolup, gece karanlığının dünya âlemini tamamen kapladığı bir zamandır. 2- Yazın yeşil sayfasının kapatılıp, kışın beyaz ve soğuk sayfasının açılmasını hatırlatır. 3- Vefat edip kabre giren insanların, bir zaman sonra hatıralarının ve arkada bıraktıkları eserlerinin dahi unutulup, tamamen başka bir âleme geçmelerini andırır ve hatırlatır. 4- Dar, fani ve hakir olan dünyanın tamamen harap edilip ve o dehşetli sekeratıyla vefat etmesinden sonra; geniş, bâki ve azametli ahiret âleminin kurulmasını andırır ve hatırlatır. 5- Kâinatın sahibi ve idarecisi olan Cenab-ı Hakk’ın, gece ve gündüzü, kışı ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sayfalarını çevirme kolaylığında birbirine çeviren bir kudret-i mutlaka sahibi olduğunu, ibadete ve hakiki muhabbete yegane lâyık bir Zat-ı Zülcelâl olduğunu isbat eden bir vaziyettir. Kaynaklar: 1- Osmanlıca Sözler, s.172- Osmanlıca Sözler, s.243- Osmanlıca Sözler, s.244- Osmanlıca Sözler, s.265- Osmanlıca Sözler, s.276- Osmanlıca Sözler, s.277- Osmanlıca Sözler, s.27

Mustafa TOPÖZ 01 Ekim 2020
Konu resmiKendi Kendine Tenevvür Zamanı
Risale-i Nur

İslâm tarihine baktığımızda asr-ı saadetten günümüze kadar dini eğitimin insanlara, sistematik olarak mektep, cami, medrese, tekke vb. yapılar üzerinden verildiğini görürüz. Buralardaki eğitimde, her yapı kendine has usulleri tatbik etmektedir. Bu kurumlarda kâmil manada dini eğitimi tamamlamak 15-20 yılı bulabiliyor. Bu yazımızda son dönemde öne çıkan kendi kendine manevi eğitim çalışmalarına değinmek istiyoruz.  Malum olduğu üzere Coronavirüs salgını sebebiyle alınan birtakım tedbirler çerçevesinde evlerimize çekildiğimiz zamanlar oldu. Birçok faaliyeti toplu halde yapamadığımız bu zamanlarda kendimize ayıracak bol vaktimizin olduğu da şüphesizdir. İşte bu zamanları en verimli şekilde değerlendirmek isteyenlere, şimdi “Kendi kendine tenevvür zamanıdır.” diyoruz. Yani dini hakikatlerle meşgul olma, yeni bilgiler elde etme, kendini manevi sahada geliştirme, eksikleri tamamlama, unutulanları hatırlama suretiyle aklen, kalben, ruhen nurlanmanın vaktidir bu dönem. Bediüzzaman Hazretleri, kendi kendine eğitimin öncülerindendir. Kendisi, devrinin sıra dışı bir âlimi idi. Normalde hocalardan ders almak suretiyle 15 yılda elde edilen ilimlerin büyük bir kısmını, kendi kendine çalışmak suretiyle tahsil etmişti. Üstad, hakikate giden en kısa yolu keşfettiğini şu sözlerle açıklıyordu: “Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi (Kur’an’ın ve Hadis’in yüksek manalarına çıkmak için tahsil edilen alet ilimleri denilen Sarf, Nahiv, Mantık vs.) okumaksızın isâl edici (ulaştıran) bir yol buldum. Serîüsseyir (çok hızlı ve süratle akıp giden) olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki (yolu) ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.”1 Hz. Üstad şahsına has olan bu tarzı, kendi kendine eğitim modeli suretinde bizlere uyarlayarak Risale-i Nur hizmeti olarak takdim etmiştir. Hakikate ulaşmak için çok uzun yollardan gitmek gerekmiyor artık. Âlim olmak için çok uzun ve meşakkatli yolardan gitmek yerine kısa ve kolay bir yolu ortaya koyan sevgili Üstadımız: “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.”2 diyerek bu hususta son derece önemli bir başarı eşiğini gösteriyor. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nurlarla kendi kendine eğitim alanında bir çığır açmış ve bu model ile asra damgasını vurmuştur. Milyonlarca insanın imanının tehlikelerden kurtulmasına vesile olan bu durumu şu sözleriyle açıklıyor: “Evet, Risâletü’n-Nûr on beş senede medresede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikiyi, on beş haftada ve bazılara da on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ediyorlar.”3  Üstadın dediği gibi herkes bu metodla kendi kendine tenevvür edip âlim olabilir: “Mane­vi bir elektrik olan Resâilü’n-Nûr dahi ga­yet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile (tahsil zahmetine) ve derse çalış­maya ve başka üstâdlardan taallüm edilmeye (hocalardan ders alınmaya) ve mü­der­risinin ağzından iktibâs olmaya (müderrislerden ders alınarak elde edilmeye) muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi (dinin yüksek ilimlerini), meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir. Kendi kendine istifâde eder. Muhakkik (araştırmacı) bir âlim olur.”4  *** Ölçü: Günümüze geldiğimizde özellikle Coronavirüs pandemisine karşı alınan tedbirler neticesinde, insanlar normalde hiç olmadığı kadar boş zamana sahip oldu. Bu zamanı, Risale-i Nur eserleri üzerinde okuma, anlama, derinleşme, ihtisaslaşma noktasında değerlendirebiliriz. Ölçü: İlim sahibi olmak, bir ilimde derinleşmek, özellikle imanî meselelerde ciddi bir alt yapıya sahip olmak bu asırda Risale-i Nur eserleriyle çok kolay. Hem de kendi kendine eğitim modeliyle. Arapça sarf-nahiv gibi Kur’an’ın ve hadisin yüksek hakikatlerine çıkmak için tahsili zorunlu olan ilimlerle meşguliyete de gerek kalmadan. Risale-i Nur modeliyle bir hocanın önüne diz çöküp rahle-i tedriste dirsek çürütme zahmeti de ortadan kalkıyor. Çabuk sıkılan, zorluklarla mücadele ve üstesinden gelme gücü oldukça düşük olan bu zamanın insanları için imanî / İslami hakikatleri kısa ve kolay bir tarzda ders veren Risale-i Nur eserleriyle meşgul olmanın tam zamanı. Yani kendi kendine Risale-i Nurlarla tenevvür edip nurlanma vakti. Kaynaklar: 1- Mesnevî-i Nuriye, 203. Altınbaşak Neşriyat.2- Lemalar, 175. Altınbaşak Neşriyat.3- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 178. Altınbaşak Neşriyat.4- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 63. Altınbaşak Neşriyat.

Zafer ZENGİN 01 Ekim 2020
Konu resmiAlnına İyilik Yazgısı Yazılan Çeşmeler “Su hayattır”
Kültür ve Medeniyet

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “En fa­ziletli sadaka, su vermektir” tav­siyesine uyan müminler, İs­lâm’ın ilk dönemlerinden itibaren suyu, insanlara ve diğer canlılara ulaştırma hususunda büyük gayret göstermişlerdir. “Sahâbeden Sa’d b. Ubâde (r.a.) cömertliği ile marûf idi. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sav)’in övgüsüne de mazhar olmuştur. Kendisinin, “Allah’ım, bana cömertlik yapabileceğim mal ver” diye dua ettiği rivâyet olunur. Vâlidesi vefat edince Sa’d b. Ubâde (r.a) Peygamber Efendimiz (sav)’e gelerek annesi adına nasıl bir hayır yapabileceğini sordu. Efendimiz, ona: “Su sadakası iyidir, zîrâ sadaka vermek, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını yumuşatır; İnsanı azaptan kurtarır. Eceli gelmemiş olan hastanın şifâ bulmasına sebep olur.” buyurdular. Bunun üzerine Sa’d b. Ubâde, “Sikâye-i âl-i Sa’d” adı verilen kuyuyu açtırarak bütün Müslümanların istifadesine sunmuştur.” Su ve sadaka ile ilgili bu rivâ­yet­ler başta Sultanlar, Vâlide Sultanlar, Sadrazamlar gibi devletin ileri gelenleri olmak üzere imkân sahibi herkesi, suyu insanlara ulaştırma ve sunma konusunda ellerinden gelen her türlü gayreti göstermeye teşvik etmiştir. Böylece kıyamete kadar açık kalacak bir “Sadaka-i câriye” bırakmak için adeta hayırda yarış içine girmişlerdir. Osmanlı Devleti’ndeki su kültürünün izlerini, hüküm sürdüğü her yerde görmek mümkündür. Payitaht olan İstanbul, bu konudaki zengin mirası göz önüne sermektedir. Osmanlı su yapılarını; bentler, su yolları, maksemler, su terazileri, şadırvanlar, kuyular, çeşmeler ve sebiller oluşturmaktadır. Bu yapıların birçoğunda da kitabeler bulunmaktadır. وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْ حَيٍّ “Ve her canlı şeyi, sudan yaptık.” Enbiyâ Sûresi 30. Âyet Şüphesiz, önemli su yapılarından olan ve suyun kullanıma sunulduğu çeşme ve sebiller, gerek mimarî üslup gerekse yazı sanatı (hat sanatı) bakımından önemli yapılardır. Bugün, İstanbul’da bulunan binden fazla su yapısı, sadece yazı sanatı bakımından incelendiğinde bile önemli sonuçlar elde edilebilir. Devrinin özelliğini yansıtan mimarî üslûp yanında, âyetler, hadisler, zamanının önemli şâirlerinin elinden çıkmış manzum metinler, aynı titizlikle devrin hattatlarına yazdırıldığında, suyun güzelliğine uygun nadide eserler ortaya çıkmıştır. Su yapılarını hat sanatı kullanılarak bezemek her dönemde faydalanılan bir yöntem olmuştur. İlk dönem çeşmelerinden başlamak üzere son döneme kadar, özellikle çeşme ve sebil kitabelerinde, mensur ifadeler yanında manzum metinler, kısa dualar, su ile ilgili âyet ve hadis-i şerifler çokça kullanılmıştır. Kullanılan bu metinlerin bir kısmının edebî kıymeti yanında hat sanatı bakımında da önemi bulunmaktadır. وَ مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْ حَيٍّ “Ve her canlı şey, sudandır.” Enbiyâ Sûresi 30. Âyetten iktibas İstanbul’daki bazı su yapılarındaki âyetler ve bulundukları yerler şöyledir: Abdülmecid Efendi Köşkü Çeş­­mesi, Ayasofya Üçyüzlü Çeş­­mesi, Balâ Tekkesi Sebili, Bâ­­yezid Camii Çeşmesi, Erenköy İstasyon Çeşmesi, Eyüpsultan Mihrişah Vâlide Sultan Çeşmesi, Hacı Arif Ağa Çeşmesi, İhsaniye Çeşmesi, Kazlı Çeşme, Kısıklı Çeşmesi, Maçka Bezmiâlem Vâlide Sultan Meydan Çeşmesi, Nakşidil Vâlide Sultan Çeşmesi, Oğlanlar Tekkesi Sebili, Recâi Mehmed Efendi Sebili, Süleymaniye Ahmed Bey Çeşmesi, Şişli Camii Sebil Küpü, Taksim Çeşmesi, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yakacık Çeşmesi, Yavuz Sultan Selim Çeşmesi Akbıyık Çeşmesi, Bursa Emir Sultan Çeşmesi, Cağaloğlu Yokuşu Çeşmesi, Eyüp Sultan Camii Avlusu, Gelibolu Tabya Çeşmesi, Gülhane Parkı Çeşmesi, Hekimoğlu Ali Paşa Duvar Çeşmesi, Hekimoğlu Alipaşa Sebili, Hüseyin Ağa Camii Çeşmesi, Kılıçalipaşa Camii Sebili, Mihrişah Vâlide Sultan Sebili, Siyavuş Paşa Çeşmesi, Süleymaniye Ali Efendizâde Abdullah Ağa Çeşmesi, Süleymaniye Kaptan Paşa Mektebi Sokağı Köşe Çeşmesi وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَا بًا طَهُورًا  “Ve Rableri onlara tertemiz bir içecek (Cennet şarâbı) içirmiştir.” İnsan Sûresi 21. Âyet Ayasofya Üçyüzlü Çeşmesi, Balâ Tekkesi Sebili, Başçı Hacı Mahmut Efendi Çeşmesi, Bıçakçı Alâaddin Çeşmesi, Bıçakçı Çeşmesi, Emirgân Abdülhamid Han Meydan Çeşmesi, Eyüp Sultan Camii Avlusu, Gülhâne Salkım Söğüt Çeşmesi, Hacı İsa Camii Köşesinde Çeşme, Hacı Necib Bey Çeşmesi, Haseki Sultan Çeşmesi, Hekimoğlu Ali Paşa Sebili, İstinye İskele Çeşme­si, Kara Davud Paşa Çeşmesi, Matbah Emini Hasan Ağa Çeşmesi, Mercan Ağa Camii Duvar Çeşmesi, Mihrişah Vâlide Sultan Sebili, Oğlanlar Tekkesi Sebili, Recâi Mehmed Efendi Sebîli, Süleymaniye Meydan Çeşmesi, Yıldız Hamidiye Çeşmesi Ayasofya Üçyüzlü Çeşmesi, Bıçakçı Alâaddin Çeşmesi, Emirgân Abdülhamid Han Meydan Çeşmesi, Eyüp Sultan Camii Avlusu, Silivri Kale Çeşmesi عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا  “(Bu zencefîl) orada bir pınardır ki, Selsebîl diye isimlendirilir.” İnsan Sûresi 18. Âyet عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ  “(O Tes­nîm ise Cennette) bir pınardır ki, ondan (Al­lah’a) yakın kılınanlar içer!” Mutaffifîn Sûresi 28. Âyet وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلًا  “Orada katkısı zencefil olan (Cennet şarâbı dolu) bir kadehten de içirilirler” İnsan Sûresi 17. Âyet

Mustafa YILMAZ 01 Ekim 2020
Konu resmiVitamin, Mineral ve Besin Takviyelerini Almak İçin En Uygun Zaman Dilimleri
Sağlık

Vitamin, mineral ve besin desteklerini kullanmak isteyenle­rin pek çoğunun kafasını karıştıran şey, bunların günün hangi zaman dilimlerinde alınması gerektiği yani aç mı tok mu, birden fazla kullanıyorsa birlikte mi ayrı mı kullanılacağı meselesidir. Zamanlama, takviye kullanımında göz ardı edilse de takviyeyi doğru zamanda almak daha iyi daha etkili, sağlık için daha belirgin fayda sağlayarak, takviye için harcanan paranın çöpe atılmamasını sağlayacaktır. Genel bir kural olarak takviye­ler su ile alınmalı. (Dil altı olanlar, spreyler, damla hariç) asla kahve ve çay gibi sıcak içeceklerle alınmamalıdır. Bu içecekler kafein ve tanen içerdiğinden emilimi engelleyebilir. Vitaminleri Almak İçin En Uygun Zaman Dilimleri VİTAMİN A: Öğleden sonra yağlı yemekle (sağlıklı yağ içeren avakado, zeytinyağı, kuru­yemiş, yumurta vs.) birlikte alınmalı. K vitamini ile birlikte alınmamalı. A vitaminini yüksek dozlarda almaktan kaçının.   VİTAMİN D: Sabah kahvaltıyla yağ içeren bir besinle (sağlıklı yağ içeren avakado, zeytinyağı, kuruyemiş, yumurta vs.) ve K vitaminiyle birlikte alınabilir. VİTAMİN E: Sabah kahvaltıyla yağ içeren bir besinle (sağlıklı yağ içeren avakado, zeytinyağı, kuruyemiş, yumurta vs.) Vitamin C ile birlikte alınabilir, vitamin A ve K ile birlikte alınmamalı. VİTAMİN K: Sabah kahvaltıyla yağ içeren bir besinle (sağlıklı yağ içeren avakado, zeytinyağı, kuruyemiş, yumurta vs.) ve D vitaminiyle birlikte alınabilir. VİTAMİN B KOMPLEX: Sabah aç karına ya da kahvaltıdan 2 saat sonra alınabilir. VİTAMİN B9 (Folik Asit): Sabah aç karına ya da kahvaltıdan 2 saat sonra B grubu vitaminler ile birlikte alınabilir. VİTAMİN B12: Sabah aç karına ya da kahvaltıdan 2 saat sonra B grubu vitaminler ile birlikte alınabilir. C vitamini ile arasında 2 saat olmalıdır. VİTAMİN C: Sabah aç karına yarım doz, öğleden sonra aç karına yarım doz şeklinde dozu ikiye bölerek alınabilir. 5 saat öncesine kadar şeker alınmamalıdır. (Şeker emilimini engeller.) MULTIVİTAMİN: Sabah tok karına yarım doz, öğleden sonra aç karına yarım doz şeklinde dozu ikiye bölerek alınabilir. Mineralleri Almak İçin En Uygun Zaman Dilimleri BOR: Öğlen yemekle, kalsiyum ve magnezyum ile birlikte alınabilir. ÇİNKO: Akşam yemekten 30 dakika önce bakır birlikte alınabilir. Demir, kalsiyum ve D vitamini ile birlikte alınmamalı. DEMİR: Sabah aç karına Vitamin C ile birlikte alınabilir. Çinko, bakır, kalsiyum, süt, çay, kahve ile birlikte alınmamalı. İYOT: Öğlen yemekten 2 saat sonra alınabilir. KALSİYUM: Sabah yemekle yarım doz, akşam yemekle yarım doz vitamin D, k2 ve magnezyum ile birlikte alınabilir. Çinko ve demir yemekten önce alınmamalı. MAGNEZYUM: Malat formu kahvaltıdan 2 saat sonra akşam yemekten 2 saat sonra kalsiyum ve D vitamini ile birlikte alınabilir. Demirle birlikte alınmamalı. POTASYUM: Öğlen yemekle birlikte alınabilir. Kafein ve şeker ile birlikte alınmamalı. SELENYUM: Öğlen yemekle, Vitamin E ile birlikte alınabilir. Vitamin C ile birlikte alınmamalı. Besin Takviyelerini Almak İçin En Uygun Zaman Dilimleri ALFA-LİPOİK ASİT: Sabah aç karına alınabilir. BETAİNE HCL: Öğlen yemeğe başlangıçta, akşam yemeğe başlangıçta (protein içeren gıdalarla) pepsin ile birlikte alınabilir. NSAID ilaçları ile birlikte alınmamalı. GLUTATYON: Sabah kahvaltıdan yarım saat önce, akşam yemekten yarım saat önce Vitamin C birlikte alınabilir. 5-HTP: Yatmadan 1 saat önce mag­nezyum ile birlikte alınabilir. KOENZİM Q10: Sabah kahvaltıyla omega3 ile birlikte alınabilir. Kan inceltici ilaçlarla ile birlikte alınmamalı. KOLAJEN: Kahvaltıdan yarım saat, yatmadan 1 saat önce vitamin C ile birlikte alınabilir. KURKUMİN: Öğlen yemekten yarım saat önce ya da yemekten 2 saat sonra alınabilir. MELATONİN: Akşam yatmadan 1 saat önce magnezyum ile birlikte alınabilir. OMEGA 3: Sabah yağlı yemekle, öğlen yağlı, akşam yağlı yemekle birlikte alınabilir. Kan inceltici ilaçlarla birlikte alınmamalı. Bunlar önerilen zaman dilimleri olmakla birlikte, doktorunuz sizin durumunuza göre farklı bir kullanma talimatı öngördüy­se lütfen ona riayet ediniz. Tüm tak­viyelerin ilaç etkileşim­leri ola­bileceğinden takviye kullanma­dan önce doktorunuza bu konuda danışınız. Sağlıkla kalın… Kaynak: Uzm. Dr. Levent SEPİT

Edibe BEKİN 01 Ekim 2020