
Aile... İnsan hayatının ilk mektebi, sığınağı, dayanağı. Geçmişin kodlarını geleceğe taşıyan en kıymetli mirasımız. İşte bu idrakle 2025 yılı, aile yapısının korunması ve güçlendirilmesi için “Aile Yılı” olarak ilan edildi. Bu, sadece bir yıl değil, aynı zamanda bir çağrıdır; hayatın özüne dönmeye, sevgiyle bağlanmaya, köklerimizi güçlendirmeye bir davettir. Durum aile aleyhine daha da sıkıntılı hale gelmeden bu farkındalığın oluşması ise elzemdir.Ne var ki bazen dünya telaşı içinde en yakınımızdakileri, sevdiklerimizi ihmal ederiz. İş, kariyer, sosyal çevre derken ailemize yeterince vakit ayıramayız. Hizmet etmek, çalışmak ve topluma faydalı olmak elbette önemlidir; ancak bunları yaparken ailemizi ihmal etmek! İşte bu kabul edilebilir değildir. Çünkü aile, insanın hayatındaki en büyük dayanak noktasıdır. Herkes gittiğinde, kalandır.Günümüzde en çok sorulan sorulardan biri: İş mi önce gelir, aile mi? Moda tabirle kariyer peşinde koşmak var bir de… evliliği ve çocukları erteleyen gençler, zaman içinde cesaretini tamamen kaybetmekte, yalnızlıkla ve günahlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Gençlerin enerjisi millet ve memleket için ne kadar önemliyse, aile kurmaları da dünya-ahiret selametleri ve neslin devamı için şarttır.Uzakları yakın, zoru kolay eyleyen teknolojinin ve dijital dünyanın gelişmesi, ne hikmetse insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Sanal dünyada geçirilen saatler, yüz yüze iletişimi azalttığı bir yana, sosyalleşme arzusunu da kökünden söküp almaya doğru gidiyor. Boşanma oranlarının artması, tüketim kültürü, bireyselleşme ve aile içindeki sorumlulukların azalması gibi faktörler de aileyi tehdit eden unsurlar arasında boy gösteriyor. Belki de bu tehditlere karşı bilinçli olmak, aile bağlarını korumanın ilk adımıdır.Diğer taraftan, bir toplumun vicdanı, yaşlılarına verdiği değerle ölçülür. Eskiden büyükler, aile içinde hürmet gören, danışılan, nasihatlerine kıymet verilen ululardı. Bugün ise yalnızlaşan, bakımevlerine terk edilen, bir an önce ölse de kurtulsak denilen varlıklara dönüştüler. Halbuki onların duası, bilgeliği ve tecrübeleri, genç nesiller için büyük bir nimettir. İhtiyarların aile içindeki yerini tekrar güçlendirmek, varlığımıza bereket katacak en önemli adımdır.Evet, 2025 Aile Yılı, bize ailenin değerini hatırlatan önemli bir fırsattır. Aile, fert ve toplumun temel taşıdır. Onu güçlendirmek, insanlığa yapılan en büyük hizmettir. Kalabalık şehirlerin yalnızlaştırdığı insanları yani bizi, aile sıcaklığı ile tekrar bir araya getirmek; teknoloji ile uzaklaşan bizleri, sevgi ve merhametle birbirine yakınlaştırmak kendi ellerimizdedir. Unutmayalım ki, Efendimiz (sav)’in beyanıyla “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.”Bu sayımızda, bu konuların etraflıca ele alındığı bir dosya sizleri bekliyor olacak. Mart 2025 aynı zamanda Ramazan-ı Şerifin manevi ve kudsi iklimini idrak ettiğimiz bir ay. Ve miladi takvimle bu ayın 20’si Bediüzzaman Hazretlerinin vefatının sene-i devriyesi…Birbirinden önemli mevzuları ele almaya ve dergi sayfalarının tanıdığı imkân nispetinde sizlerle paylaşmaya gayret ettik. Bu gayret bir fiili dua olsun ve Rabbim hakkımızda hayırlı olacak şekilde güzelliklerini nasib eylesin.Ramazan-ı Şerifinizi tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dua ve temenni ederim.

Lüleburgaz Şehid Sokullu Mehmed Paşa KülliyesiŞehid Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa tarafından 1560’lı yıllarda Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesinde bir külliye yaptırılmıştır. Bu külliyede, caminin yanı sıra medrese, sıbyan mektebi, elli dokuz dükkânla dua kubbesinden meydana gelen arasta, kervansaray, imâret ve tabhâne yer almaktaydı. Külliye, Hassa Mimarları Ocağı çalışanları ve bu ocağın başındaki Mimar Sinan tarafından tasarlanarak inşa edilmiştir. Ayrıca külliyeyle birlikte Sokullu Mehmed Paşa, çifte hamam, evler, çeşme ve köprü de yaptırmıştır. Aslında bir anlamda yol güzergâhında olan Lüleburgaz’da ciddî bir imar faaliyeti gerçekleştirmiştir. Külliyenin güneyinde bulunan hazîresi yakın tarihte ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca güneş saati de kaybolmuştur. Caminin avlusu ile son cemaat yerinin kesiştiği iki köşede imamlar için birer oda yer alır. Külliyenin medresesi, avlunun güney hariç üç yönüne yerleştirilen ana dershane odası, talebe ve müderris odaları ile helâlardan oluşur. İyi durumdaki medrese, günümüzde çeşitli amaçlar için kullanılmaktadır. Caminin güneyine inşa edilen sıbyan mektebi tek mekânlı olup üzeri kubbeyle örtülmüştür. Fevkanî yapının bodrum katı, aslında külliyenin su dağıtım şebekesi görevini görüyordu. Dönemin belediye başkanı tarafından 1935’te yıktırılan kervansaraydan sadece giriş kapısı, yanındaki görevli odası ile ahırlara ait bazı baca ve nişler zamanımıza ulaşabilmiştir. Tamamıyla ortadan kalkan imaret, tabhâne ve iç avlunun yerinde günümüzde otopark ve yol vardır. Lüleburgaz deresi üzerinde Sokullu’nun yaptırdığı dört gözlü köprü, genel olarak iyi durumda olup, günümüzde de işlevini devam ettirmektedir. Harap haldeki çeşme, arastadaki dükkânlardan birine bitişik inşa edilmiştir. Vakfiyede adı geçen ve bazı çalışanlar için yaptırıldığı anlaşılan evlerden herhangi bir iz kalmamış, şehir ve külliye için kaynaklardan su getiren şebeke belediyenin alt yapı çalışmaları sırasında tahrip olmuştur.18 Mart 1907Tarihçi Ahmed Lütfî Efendi vefat ettiVakanüvis ve şair Ahmed Lütfî Efendi, 1817’de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Asıl tahsilini Amcazâde Hüseyin Paşa Medresesinde yaptı. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Meclis-i Maarif azası iken 1866’da vakanüvisliğe getirilmiştir. Bir süre sonra kendisine İstanbul kadılığı pâyesi, ardından Anadolu kazaskerliği pâyesi verildi. 15 Ocak 1888’de Rumeli kazaskeri oldu. Normal hizmet süresini tamamladıktan sonra Şûrâ-yı Devlet azalığı ile birlikte vakanüvislik hizmetini de devam ettirdi. 18 Mart 1907’de vefat etti. Yaklaşık 43 sene vakanüvislik yaparak, bu görevde en uzun süre kalan tarihçi olarak kayıtlara geçmiştir. Mevlevî tarikatına mensup olup, kabri Aksaray’da Sofular Camii hazîresindedir.26 Mart 1844Bâb-ı Âlî’nin açılışı yapıldıBâb-ı Âlî, yüce kapı anlamına gelmektedir. Bâb-ı Âlî, ilk olarak 17. yüzyıl içinde Sadâret makamı olarak teşekkül etmiştir. Bâb-ı Âlî, tarih boyunca birçok defa yangın felâketine uğramıştır. Bazı yangınlar kendi içinden, bazı yangınlar ise çevresindeki mahallelerden çıkmış ve sonucunda yapının harap olmasına sebep olmuştur. Fakat her seferinde çok kısa süre içinde yeniden yaptırılmıştır. Son olarak 16 Kasım 1808’de yanan Bâb-ı Âlî’nin arsasına yeni bir binanın yapımına 15 Şubat 1810’da başlanmış ve kısa sürede bitirilmiştir. Bundan sonra iki defa daha yanan Sadâret Konağı’nın kâgir olarak yapılmasına karar verilir. Batı Avrupa üslûbunda inşa edilen yeni Bâb-ı Âlî‘nin bina ve müştemilâtı 26 Mart 1844’te bitirilerek açılışı yapılmıştır. Sonuncu yangın 6 Şubat 1911’de orta kısımda çıkmış ve Şûrâ-yı Devlet ile Dâhiliye Nezâreti daireleri yanmıştır. Günümüzde bu orta kısım, İstanbul Valiliği hizmet binası olarak kullanılmak üzere tekrar inşa edilmektedir. 29 Mart 1758Üsküdar Ayazma Camii’nin inşaatına başlandıAyazma Camii, Sultan 3. Mustafa tarafından 1758-1761 yılları arasında, annesi Mihrişah Emine Sultan ile ağabeyi Şehzade Süleyman adına yaptırılmıştır. Ta‘lik hatla yazılan tarih manzumesi Sadrazam Râgıb Mehmed Paşa’nın, yazı ise Şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi’nindir. Bina emini, Beykoz’daki meşhur çeşmeyi yaptıran İshak Ağa’dır. Caminin yerinde evvelce Ayazma Sarayı ve bahçesinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Mihrap, minber ve kürsü mermer ve çeşitli renkli taşların ustalıkla birleştirilmesi suretiyle çok zengin ve gösterişli biçimde yapılmıştır. Ayazma Camii’nin müştemilâtından olan sıbyan mektebi ile hamam ve muvakkithâne yıkılmıştır. Önceleri cami yakınında inşa edilen vakıf dükkânlardan ise sadece bazı izler kalmıştır. Caminin duvarlarında çok sayıda kuş evi bulunmaktadır.

“Muhakkak ki, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ... Allah onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)Ramazan ayı, insan ruhunu ve toplumu aydınlatan bir kandildir. Baharın gelişiyle tabiatın uyanışı gibi, Ramazan da ruhları diriltir, kalpleri yumuşatır ve gönülleri rahmet yağmurlarıyla yıkar. Kişi ve toplum olarak Ramazan ayına ve ondaki oruca her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü bu mübarek ay, yalnızca açlık ve susuzlukla sınırlı olmayan, insanı ruhen ve bedenen temizleyen, şefkat ve merhamet duygularını güçlendiren ilahi bir rahmettir. Nitekim Yüce Allah, “Ey iman edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; ta ki (günahlardan) sakınasınız.” (Bakara, 183) buyurarak orucun insanı takva ile donatan bir ibadet olduğunu beyan etmiştir.Oruç: Nefsin Terbiyesi ve Sabır EğitimiRamazan, fert olarak bizlere nefsi terbiye etmeyi, sabırla olgunlaşmayı, sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir. Tıpkı kışın ardından gelen bahar gibi, insan da bu ayda günahlardan ve gafletten arınarak yeniden canlanır. Açlıkla sınanan nefis, dünyanın faniliğini ve nimetlerin gerçek sahibini hatırlar. Bu sayede kişi, bencillikten sıyrılıp tevazu ve kanaatkârlık erdemlerine yaklaşır. Gündelik hayatın karmaşasında kaybolan ruhumuz, oruç vesilesiyle sükûnete kavuşur, gönlümüz ilahi rahmetle dolar. Peygamber Efendimiz (sav), “Oruç bir kalkandır; öyleyse kimse kötü söz söylemesin ve cahillik etmesin. Eğer biri ona sataşır veya kavga etmek isterse, ‘Ben oruçluyum’ desin.” (Buhari, Savm 9) buyurarak, orucun yalnızca bedeni değil, ahlaki bir terbiye aracı olduğunu vurgulamaktadır.Kur’an’ın Nuruyla Aydınlanma ZamanıRamazan ayı, aynı zamanda Kur’an ayıdır. “Ramazan ayı, insanlara doğru yolu gösteren, hak ile batılı birbirinden ayıran açık delilleri içeren Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 2/185) ayeti, bu mübarek zaman diliminin Kur’an ile olan derin bağına işaret etmektedir. Bu sebeple Ramazan ayında Kur’an okumak, mukabelelere katılmak, Kur’an’ın nuruyla aydınlanmak ve onu hayatımıza rehber edinmek bizler için büyük bir kazançtır. Ramazan gecelerinde camilerde cemaatle kılınan teravih namazları, gönülleri birlik ve beraberlik içinde Allah’a yönelten hususi ve ehemmiyetli ibadetlerdendir.Dayanışma ve Kardeşlik İklimiRamazan ayı, aynı zamanda kardeşlik, paylaşma ve dayanışma mevsimidir. Zenginlerin fakirlerin hâlinden anladığı, merhamet duygularının coştuğu, sosyal adaletin hissedildiği bir dönemdir. Ramazan, şahsi hırsları törpüleyerek toplum içinde sevgi ve saygıyı güçlendirir. Tıpkı baharda toprak yeşerirken tüm canlılar can bulur, umut tazelenirse, Ramazan da gönülleri tazeler ve ruhları ilahi feyizle besler. Sofraların bereketi sadece ekmek ve suyla değil, dostluğun ve paylaşımın ruhuyla da artar. Fakirler gözetilir, düşkünlere el uzatılır, yetimlerin başı okşanır. Böylece, Ramazan toplumu bir araya getirerek, huzurun ve dayanışmanın en güzel örneklerini takdim eder. Peygamberimiz (sav), “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlunun sevabı kadar sevap kazanır ve bu, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltmez.” (Tirmizî, Savm 82) buyurarak, paylaşmanın önemini vurgulamaktadır.Manevi Bahar ve Kalbin TemizliğiOruç, nefsimizin isteklerini dizginlemeyi, irademizi güçlendirmeyi, insanî ve ahlakî değerlere sımsıkı sarılmayı öğretir. Bu eğitim, kişinin iç huzuruna erişmesini sağlarken, toplumda da barış ve kardeşlik tohumlarını eker. “Gerçek şu ki, sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer, 39/10) ayeti, sabrın ne büyük bir kazanç olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.Günümüz dünyasında, bireycilik ve bencillik gibi haller toplumları ayrıştırırken, Ramazan ayı bizlere birlik olmanın, paylaşmanın ve affetmenin ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatır. Tıpkı baharın gelmesiyle kurak toprakların yeniden hayat bulduğu gibi, Ramazan da kalpleri sevgiyle yeşertir, gönülleri kardeşlik iklimine taşır. İnsanlık olarak, özellikle günümüzde, oruç ibadetinin kazandırdığı empatiye, sabra ve şükre fazlasıyla ihtiyacımız var. Toplumdaki huzurun, sosyal yardımlaşmanın, ahlakî yükselişin ve insanî değerlerin en güzel örneklerinin sergilendiği Ramazan, bu yönleriyle insanlık için büyük bir nimettir ve fırsattır.Sonsuz Bereket ve İlahi MükâfatRamazan ayı, bir ayla sınırlı kalmayıp tüm seneye yayılan manevi bir disiplindir. Baharın gelmesiyle çiçeklerin açtığı, tabiatın canlandığı gibi, Ramazan’da da kalpler arınır, ruh manevi bir bahara kavuşur. Güzele ve iyiye meftun insan için, Ramazan’ın bizlere kazandırdığı ahlâkî değerler, yalnızca bu ayda değil, hayatımızın her anında bizlere yol göstermelidir. Eğer Ramazan’ın ruhunu idrak edebilir, onun güzelliklerini hayatımıza katabilirsek, daha huzurlu bireyler ve daha sağlam bir toplum inşa edebiliriz. İşte bu yüzden, hem fert hem de toplum olarak Ramazan ayının ve oruç ibadetinin sunduğu güzelliklere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Unutmayalım ki, “Muhakkak ki, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ... Allah onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

2025 yılı “Aile Yılı” ilan edildi. Bu ilan, toplum nezdinde bir farkındalık uyandırması için ve farkındalık oluşturacak şekilde Cumhurbaşkanının katılımı ve hitaplarının da olduğu bir tören ile kamuoyuna duyuruldu. Törendeki konuşmalarda değinilen hususlar, amaçlar, vurgular hiç şüphesiz konuya vakıf olunduğunu, eksik ve fazlanın neler olduğunun devlet nezdinde bilindiğini de gösteriyor. Teknolojinin getirdiği küreselleşme, küreselleşmenin yaygınlaştırdığı etkileşim ve iletişim döngüsünün oluşturduğu girdap insana dair pek çok olguyu ve unsuru da yutarak yok ediyor. Bu sürecin bir nihayetle mukayyet olmadığı, zamanın akışıyla eş zamanlı olarak bu girdabın toplumu ve insanı öğüttüğü göz önünde bir vakadır. Bu teknolojik üretim ve küreselleşme çağının öznesi olan, bunu inşa eden insan, bu üretim içerisinde aile ve sosyal konularda ise yine kendisini tükettiği bir nesneye dönüştürmüştür. “Kendi kendisini yemek” tabirinin anlamını karşılayan hadise bu olsa gerek. Küresel ölçekli bu sorun karşısında insanlık olarak geldiğimiz noktada, olması ve durulması gerekilen noktadan o kadar uzaklaşılmış olduğunu fark ediyoruz. Tekamülü değil, yeniden ihyayı konuşuyoruz. Aksiyon alabilmekten öte reaksiyon pozisyonundayız. Artık politikaların tanımlanmasında ve kamuoyu önündeki konuşmalarda “önlemek, korumak, tedbir almak, izin vermemek, daha aktif olmak, yeniden yapmak” vb. gibi kelimelerinin daha yoğun kullanıldığını görüyoruz. Nitekim Aile Bakanının aile yılı ilanı program konuşmasındaki “Kadını, erkeği, çocuğu, genci, yaşlısıyla ailelerimizi bir sevgi ve güven limanı olarak inşa etmek hayati bir önem taşımaktadır. “Ailenin hak ettiği değeri yeniden idrak etmemize imkân sağlayacak bir dönem olacak” sözleri bu manada önemlidir. Mevzuatlar Ne Kadar YeterliAile Bakanlığının web sayfasında “mevzuat” sekmesine girildiğinde, ilk karşılaşılan, ilk sırada karşılayan ve dikkat çeken kanun: “6284 Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun.” Kanun çıkalı 12 sene olmuş. Bu kanunun çıktığı tarihe kadar yaşanan pek çok hadise, toplumun uzun yıllar içinde aşama aşama geldiği nokta, kadına şiddetin toplum içerisinde artarak geldiği nokta, bu konu hakkında bir kanun çıkarılmasının gerekli halde gelmiş olduğunu gösteriyor. “Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı (2012-2015) hazırlanmış ve yayınlanmış, bir yol haritası da öngörülmüş. Ancak kanundan ve eylem planından sonraki 12 yıllık süreçte de kadına şiddette hiç azalma olmadığı tam aksine artışın devam ettiği her gün kamuoyuna ve medyaya yansıyan şiddet haberlerinden anlaşılıyor. Keza yine çocukların korunması ile ilgili mevzuat düzenlemeleri söz konusu. Bu bağlamdaki koruyucu ve önleyici mevzuatlar elbette ki sorunlardan bağımsız olarak, olası ihtimaller göz önüne alınarak zaten olması gerekiyor. Ve olmuş. Ancak bütün bu mevzuatların şiddetin artık ziyadeleştiği bir dönemde ortaya çıkmasının şiddeti önlemediği de anlaşılıyor. TV Programları: Sebep mi? Sonuç mu?TV’lerde akşama kadar muhtelif kanallarda yayınlanan gündüz kuşağı olarak tabir edilen programlarda aile içi ilişkilerden tevellüd etmiş çarpık sorunların toplumda önemli bir izleyici kitlesine sahip olduğu, dikkatle takip edildiği çıkarımını yapmak mümkün. Zira bu programların yıllardır devam ediyor olmaları, yayıncıların yayından kaldırmamakta ısrar etmeleri izleyici kitlesinin kalabalıklığı hakkında önemli bir fikir veriyor. Bu programların toplumu ifsad ettiği noktasında önemli itirazlar söz konusu. Programlardaki mevzular, programlara ilgi göz önüne alındığında “toplumu bu programlar mı dönüştürüyor yoksa toplum dönüşmüş bu programlar bu dönüşümün sonucu mu” bunun ayrımının yapılamaz hale gelmiş olması toplum açısından durumun vahametini de ortaya koymaktadır. Sorun Çok Derin ve Kronik: Ne YapılmalıToplumun, toplumun yapı taşı ailenin, ailenin yapı taşı bireyin iç içe geçtiği bu sorunun çözümünün kolay olmadığı aşikârdır. Bugün başlandığında dahi neticesinin yıllar sonra alınacağı acı bir sorun ile karşı karşıyayız. Meselenin tek bir boyutu olmadığı, Aile Bakanlığını da ziyadesiyle aştığını kabul etmemiz gerekiyor. Meselenin çözümünde en büyük rolü oynayacak mekanizma Milli Eğitim sistemidir. Milli Eğitimin üstlendiği eğitim sürecinin farklı safhalarında pedagojik gereklilikler de gözetilerek aile ile ilgili sistemli eğitim programı planlanması zaruridir. Bu gelecek nesillere yapılabilecek en büyük yatırımdır. Aile yılı programı açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı “Aile, bizim en kadim, en köklü müesseselerimizden biridir.” ifadesini kullanmıştır. Bu kadimliğin ne olduğu, köklerinin nereye ulaştığı, bu köklerin tarihi süreçte nereden beslendiği hususları genç nesillere sadece anlatılmamalı, anlatmanın ve bilgi edinmenin ötesinde idrak edilecek, içselleştirilecek şekilde eğitilmelidir.Bugün yaşanan hadiseler, bugün konuşulan konular, bugün vurgulanan hususlar, bugünkü Milli Eğitim Sisteminin bunu karşılamadığını göstermektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı “Vatanına, milletine, bayrağına, mukaddesatına bağlı; tarihini, köklerini ve kim olduğunu bilen, bilgisi ve vizyonuyla çağı iyi okuyabilen bir gençlik hepimizin arzusudur, hedefidir, muradıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi zararlı akımlardan, zehirli düşüncelerden, aile ve toplum yapımızı tehdit eden sapkın ideolojilerden korumak da hepimizin ortak sorumluluğudur” sözleriyle bu hakikate ve ihtiyaca dikkat çekmiştir.Aile Bakanlığı’ndan RTÜK’e, TBMM’den Millî Eğitim Bakanlığı’na, medya patronlarından STK’lara kadar toplumun hemen her kesiminin bu konuda ortak sorumluluğu bulunmaktadır. Bu alandaki sorunu ancak eş zamanlı, eş güdümlü olarak elbirliğiyle çözmek mümkündür. Hatta bu konuda Çevre ve Şehircilik Bakanlığının, TOKİ’nin ve Belediyelerin dahi sorumluluğu bulunmaktadır. Zira yapılan sosyal konutların sosyal hayatın ve aile hayatının önünü tıkadığını fark etmek gerekiyor. Sosyal konut kapsamında 75-80 m2’lik inşa edilen evlerde arzu edilen aileyi inşa etmek mümkün değildir. Hatta en son sosyal konut projesi kampanyasında evlerin 1+1’e kadar indiği kamuoyun da yer almıştır. Ailenin yeniden inşası için bu detaylar dahi göz önünde bulundurulmalı, sosyal konutları mekânda genişlik üzerine inşa etmek gerekmektedir. Bugün sosyal konut, algı ve tanım olarak dar, küçük konutla eş anlamlı hale gelmiştir. Bu mahiyet ve fiziki sınırlılıklar ferdin zihin dünyasında başlayan ve tutumlarına yansıyan, topluma ve aileye hatta ferdin kendisine bir yabancılaşma ve yalnızlaşma sürecini üretmektedir.

Evlilik bir sünnettir. Evlilikte asıl olan ise -hadis-i şerifinbeyanıyla- neslin devamıdır. Evlilik müessesesi, sevgi, saygı ve merhamet üzerine kurulmalıdır. Karşılıklı anlayış, hoşgörü ve fedakârlık sağlıklı bir evliliğin olmazsa olmazlarıdır. Esasen evliliğin olumlu yönleri, olumsuz sayılabilecek yönlerinden çok daha fazladır.Evliliğin Olumlu Yönleri:1. Evlilik neslin devamı için gereklidir. “Ma‘ lûmdur ki; kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hiçbir hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş,تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّٖي اُبَاهٖي بِكُمُ الْاُمَمَ -ev kemâ kāl- yani, İzdivâc ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihâr edeceğim.”12. Çocuk sahibi olmak her anne baba için fıtrî bir arzudur. Kız olsun, erkek olsun fark etmeksizin evlat, aile saadetinin önemli bir bileşenidir.3. Evlilik eşlere sosyal bir statü kazandırır. Evli bireyler artık toplum içerisinde sorumluluk sahibi birer karı-koca olmuşlardır. Bu durum toplum hayatının düzenine katkı sağlamaktadır.4. Evlilik eşler arasında karşılıklı paylaşım ve birbirine destek olma imkânı sunar. “İnsanın en fazla ihtiyacını tatmîn eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcûd bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübâdele etsinler. Ve lezâizde birbirine ortak ve gamlı ve kederli şeylerde de yekdiğerine muâvin ve yardımcı olsunlar.”25. İslamiyet ailenin geçimini erkeğin omuzuna yüklemiştir. Bununla birlikte meşru dairede kadının aile ekonomisine destek olması mümkündür. 6. Evlilikle birlikte iki farklı fert birbirlerine en yakın insanlar haline gelmekte, eş olarak, karı-koca olarak birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmaktadırlar.7. Evlilik vesilesiyle akraba çevresi genişlemekte, daha geniş bir sosyal çevre oluşmaktadır. Böylece çok daha geniş çaplı sosyal ilişkiler kurmak kolaylaşmaktadır.8. Ahir zaman fitneleri içerisinde haramlardan, günahlardan korunmak için aile yuvası bir sığınak hükmündedir. Bu anlamda evlilik, dünya ve ahiret mutluluğunun anahtarlarından biridir. “İnsanın, hususen Müslüman’ın tahassungâhı ve bir nevi’ cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır.”39. Dünya imtihan meydanı olduğu için eşler arasındaki farklılıklar, anlaşmazlıklar ve yaşanan zorluklar hayat tecrübesi kazanmak ve kemale ermek için bir fırsat olarak görülmelidir.Evliliğin Olumsuz Sayılabilecek Yönleri:1. Evlilik (nikâh), bir akittir. Eşler arasında bir taahhüttür. Bu sebeple ciddi sorumluklar getirmektedir. Bu durum kimi insanlar tarafından şahsî özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılanabilir.2. Her ilişkide olduğu gibi evlilikte de bir takım anlaşmazlıkların, çatışmaların olması kaçınılmazdır. Bu sebeple evlilikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler hayal kırıklığına yol açabilir.3. Evlilik hayatı arzu edildiği gibi devam etmezse öncelikle yaşanan sıkıntılar sabır ve tevekkülle aile içerisinde çözüme kavuşturulmalı. İhtiyaç halinde akrabalardan veya ehil kimselerden destek alınmalı. Yine de çözüm bulunamazsa boşanmak en son çare olmalıdır. Özetle, evlilik sadece fıtrî bir ihtiyaç değil aynı zamanda sosyal bir sorumluluk ve sağlıklı bir toplumun temel taşlarından biridir. Eşlerin huzur ve saadeti, çocuk yetiştirme, neslin devamı ve toplumun geleceği açısından evliliğin önemi büyüktür. Öte yandan evlilik hayatında beklentilerin tümüyle gerçekleşmeme ihtimalini, yaşanması muhtemel sıkıntılar ve zorluklar gibi riskleri de göz ardı etmemek gerekir.1- Lem’alar, s. 208.2- İşârâtü’l-İ’câz, s. 197.3- Hanımlar Rehberi, s. 6.

Mevzumuz, kadının tarihteki ve içtimai hayattaki yeri ve ailedir. Birkaç açıdan temas etmeye çalışalım. İslam Toplumlarında “Kadın” Öncelikle; zamanın akışı içerisinde kavramlar ve bakış açıları oldukça değişebilmektedir. Hem, asırlara sâri kültürümüzde kadının yeri bambaşkadır. Önce “ana” olma hasebiyle cennet ayaklarının altına serildi ve ana-babaya isyan, yani onları incitmek, en büyük günahlar arasında sayıldı. En çok iyilik yapılması gerekenler olarak üç defa “ana” söylendikten sonra sıra babaya ancak dördüncüde geldi. Kadın, daha sonra “hatun kişi” olarak kişiler arasındaki yerini aldı. Önceleri insan yerine konulmazken, şahitliği de kabul edildi; miras hakkı da verildi. O zamana kadar böyle bir şey görülmüş değildi. Diğerleri kız çocuk sahibi olmaktan âr ederken bu dinin Peygamberi (sav), kızlarını omuzlarına alıp Mekke sokaklarında gezdirdi. “Yolculuktan döndüğünüzde, ilk önce kız çocuklarınızla alâkadar olun; çünkü şimdiye kadar hep hor görüldü ve arkaya itildiler.” buyurdu. Kızı Fatıma (ra)’yı, bulunduğu odaya veya mescide girdiğinde ayağa kalkarak karşıladı ve “Babasının annesi” diye hitap ederdi o nazlı kızına. İlk hanımı Hatice validemiz, kendisi için çok kıymetliydi ve vefat ettikten sonra da onu hep andı, hatıralarını yaşattı, akrabalarına samimi sahip çıktı ve hürmet etti. Tek Dişli Canavarın “Kadın” Anlayışı Şimdilerde ise 19. asrın sonlarına kadar “Kadın, insanla hayvan arasında bir varlık.” diyenler; kendi karısının boynuna ip takarak pazara götürenler; çok konuşuyor diye demirden ağızlık takanlar, tam bin dört yüz sene evvelinden yukarıda mezkûr güzellikleri kadına bahşeden İslam medeniyetini beğenmez oldu. Onlara göre kadın dediğin, pek şık(!) ve zarif giyinir, salınarak dolanır, şarkı söyler gibi konuşur ve bu davranışlarıyla kendini göstermeyi de hiçbir erkekten sakınmaz. Âdeta bu, onlar açısından ahlaki(!) bir kaide olmuştur. Yine onların nazarında makyajsız kadın, topluma saygısı olmayan pejmürde bir varlıktır. Rastgele yerlerde ve ortamlarda yaşayıp da makyajını yapan kadın bile daha çok saygıyı hak eder. “Kadın arkaya itilmemelidir, erkek ne yapıyorsa o da aynısını yapmalıdır; hatta mümkünse aynı ortamda bulunmalıdır.” der. Hatta spor, sanat ve diğer sosyal faaliyetlerde -affedersiniz- kadını asgari miktarda giydirmek ister, nedense? Ne gariptir ki erkek, hep daha örtülüdür bu garip medeniyette (!). Ayrıca, daima savunduğu kadın-erkek eşitliğini hep kadının lehine (!) bozar. Hitap ettiği, değer verdiği kesim de neredeyse sadece “genç” kuşak olduğu için herkes kendini genç yerine koyar mecburen; genç gibi giyinir, genç gibi davranır; yaşlı olduğunu neredeyse hiç kimse kabul etmek istemez. Hatta neredeyse onlarda yaşlılara ait bir giyim tarzı kalmamıştır ve çocuklar bile kestirmeden büyükleri gibi davranmaya başlar bazı konularda. “Vefa” tamamen ölmüştür; sadece İstanbul’da bir semt adıdır. Hiç duymadıkları ve yaşlanmış insanlarını kendilerine “yük” gibi görerek değer vermezler. Hatta İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur. Yalnız yaşayan insanların sayısı o kadar fazladır ki -10 milyonun üzerinde- buna mecbur kalmışlardır. Yine, Batı medeniyeti tesirinde olan başka bir ülkeden, Japonya’dan bir haber: “Ülkede yalnızlık salgını o kadar kötü ki; yaşlı kadınlar hapishanede arkadaş edinmek ve sağlık hizmeti almak için suç işliyor.” (Anıl Özgürman, Fortune Dergisi, 21 Ocak 2025, Salı). “Kadın her yaşta güzeldir” deyip fıtratında kendini beğendirmek olan kadının aklını çelerek, çocuk sayılacak yaşlardan başlayıp mezara kadar kadınlara kozmetik malzemesi satmaya devam ederler. Aynı zamanda, her insanın asıl gayesi “nefsini tatmin” ve “her arzusunu yerine getirmek” imiş gibi hep şehevi duyguları önde tutarlar. İzzetini koruma maksatlı örtünen kadın ise geri kalmış, baskı altında yaşayan, işi sadece kocasına ve çocuklarına hizmet etmek olan, kendi hayatını hiç yaşayamamış, sosyalleşemeyen bir zavallı varlıktır. Hülasa-i Kelam Sanki biz diyoruz ki: “Kadın beceriksiz olduğu, kafası basmadığı, kabiliyetsiz olduğu için evinde otursun.” Hayır kardeşim, öyle değil. Erkeğin yaptığı birçok işi daha da iyi yapabilir. Fakat, yeni neslin devamı sağlam bir aile yapısına, aile de karakterli bir kadına, bir annenin varlığına bağlıdır. Sonra, iş hayatıyla çokça meşgul edilen anneler, çocuklarına gerekli vakti, eğitimi, şefkati ayıramayacak hâle gelmesinler. Zaten annenin işinden elde ettiği kazanç da neredeyse kreş, bakıcı, yol, kılık-kıyafet masrafına ancak yetmektedir. Kim olursa olsun, validesi haricinde kimse çocuğa gerekli şefkati gösteremez. Hatta -bu konuda- on baba, bir validenin yerini tutamaz diyebiliriz. Kılık kıyafet ve diğer sayılan hususlar sadece kadın özelinde midir? Elbette, hayır. Haydi, şu ayet ve hadise de göz atalım. Bakınız, bu mevzuda Kur’an ne diyor: “(Resulüm) mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarını da korusunlar... Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarını da muhafaza etsinler. Görünmesi zaruri olan kısımlar müstesna olmak üzere ziynetlerini açığa vurmasınlar...” (Nur Suresi, 24/30-31)Hadis-i Şerif'te ise: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, mahremi olmayan yabancı bir kadınla bir arada bulunmasın; zira üçüncüleri şeytandır.” (Buhârî, Nikâh 111)

Aile, insanlığın en köklü sığınağı, toplumun temel taşı ve kişinin huzur limanı olmuştur. Yüzyıllardır varlığını sürdüren aile müessesesi, modern çağın fırtınaları karşısında sarsılmaktadır. Dijitalleşme, bireycilik, sanayileşme ve küresel değer kaymaları, aile yapısında derin izler bırakmış, ananevi bağları çözmeye başlamıştır. Tarihin akışı içinde, özellikle son yüzyılda yaşanan büyük değişimler aile kurumunun dönüşümünü hızlandırmıştır.1. ve 2. Dünya Savaşları, milyonlarca insanın hayatını değiştirmiş, toplumların demografik yapısını köklü biçimde etkilemiştir. Erkeklerin cepheye gitmesiyle kadınlar fabrikalarda, hastanelerde ve çeşitli sektörlerde aktif roller üstlenmiş, toplumun ekonomik yapısında ve çalışma alanlarında daha görünür hâle gelmiştir. Ancak bu değişim, aile içi dengelerde de önemli değişimlere sebep olmuştur. Kadınların erkeklere bakan iş gücüne katılımıyla birlikte, ananevi roller sorgulanmaya başlanmış, annelik ve ev içi sorumluluklarla profesyonel/çalışma hayat/ı arasındaki denge yeni bir tartışma alanı oluşturmuştur.1960’lardan itibaren yükselen feminist hareketler de kadının toplumdaki yerini erkeklerin alanına kaydırmış, daha da ötesi bir nevi erkek roller yüklemiştir.Oysa İslam, kadın ve erkeği birbirini tamamlayan, uyum içinde çalışan iki varlık olarak tanımlamıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar sizin için bir örtüdür, siz de onlar için bir örtüsünüz” (Bakara, 187) buyurularak, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayıcı olduğu vurgulanmıştır.İslam, aileyi toplumun temel taşı olarak görür ve aile kurumunu sağlam bir şekilde korumayı amaçlar. Aile, fertlerin huzur ve güven içinde yaşadığı, sevgi, saygı ve merhametin hâkim olduğu bir yapıdır. İslam’a göre aile, evlilik ile kurulur ve bu birliktelik, karşılıklı hak ve mesuliyetlerle şekillenir. Erkek, ailenin geçimini sağlama ve koruyuculuk vazifesini üstlenirken, kadın da öncelikle ailenin huzur kaynağı ve nesillerin yetiştiricisi olarak önemli bir mevkide yer alır. Modern dünyanın tasarladığı düzlemde bu rollerin değişime uğraması kaçınılmaz olsa da İslam, her halükârda dengeyi korumayı tavsiye eder. Kadınlar, İslam’ın çizdiği ölçüler çerçevesinde eğitim, çalışma ve sosyal hayata katılım haklarına sahiptir. Ancak aile içindeki bağları ve fıtri olan annelik vazifesini ihmal etmemeleri şiddetle tavsiye edilir. Aynı şekilde erkekler de sadece ekonomik sorumluluklarla değil, aile içindeki sevgi, şefkat ve destek gibi manevi yönlerle de ilgilenmelidir. Kur’an-ı Kerim’de “Mümin erkekler ve mümin kadınlar ise birbirlerinin dost (ve yardımcı)larıdırlar.” (Tevbe, 71) buyrularak, kadın ve erkeğin birbirine destek olması gerektiği ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır. Ben de aileme karşı en iyi olanınızım.” (Tirmizî, Menâkıb, 63)İslam’da aile, kadın ve erkeğin birlikte inşa ettiği bir yapıdır ve bu yapının temelinde karşılıklı saygı, sevgi ve anlayış yatar. Bu yüzden, kadının toplum içindeki yerini tanımlarken aile hayatının zarar görmemesi için dikkatli olunmalı, manevi ve ahlaki değerler korunmalıdır.İslam’da kadın hem aile içinde hem de toplum hayatında mümtaz bir konuma sahiptir. Efendimiz (sav), “Cennet annelerin ayakları altındadır” diyerek anneliğin kutsallığını vurgulamış, aynı zamanda ticaretle uğraşan, ilim öğrenen ve topluma katkı sağlayan kadınları teşvik etmiştir. Ancak modern hareketler, kadının değerini onun fıtri özellikleriyle değil, erkeklerle rekabet ettiği ölçüde belirlemekte, bu da aile yapısını ve toplumdaki dengeleri bozabilmektedir. Bu sebeple, İslam’ın tavsiye ettiği dengeli kadın-erkek rolleri aileyi sağlam tutmanın en öncelikli yollarından biridir.1970’lerden itibaren yükselen boşanma oranları, şahısların aile yapısına olan bağlılığını zayıflatmış; ayrıca bu dönemde doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşması, çocuk sahibi olma kararlarını erteleyen insanların sayısını artırmış ve aile kurma süreci de ötelenmiştir.1990’larla birlikte internetin ve sosyal medyanın hayatımıza girmesi, aile fertleri arasındaki bağları dijital çerçeveye hapsetmiş, iletişimi ya kesmiş ya da çok sathi seviyeye inmesine sebep olmuştur. 21. yüzyıla gelindiğinde, birey merkezli hayat tarzı, dini ve kültürel değerlerin giderek unutulmasına sebep olmuş, aile kurumuna yönelik tehditleri artırmıştır.Bu değişimlerle birlikte, küresel ölçekte yürütülen sosyal mühendislik projeleri, cinsiyet rolleri ve aile yapısı üzerinde daha büyük bir tesir icra etmektedir. Dini ve kültürel bağların çözülmesi, insanlığın ortak mirası olan aile yapısını tehdit etmekte, fertleri yalnızlaştıran ve toplumu köksüzleştiren bir düzene doğru sürüklemektedir. Toplumun temel direği olan ailenin zayıflaması, yalnızca şahısların hayatlarını değil, milletlerin ve kültürlerin geleceğini de tehdit etmektedir.Aileyi Tehdit Eden Beş CephePsikiyatrist ve yazar Dr. Mustafa Merter’in tespitlerine göre, aile ve toplum beş temel cepheden saldırı altındadır. Bu saldırılar, toplumdaki dayanışmayı ve aile içi iletişimi zayıflatarak fertleri yalnızlaştırmakta ve toplumun bütünlüğünü tehdit etmektedir.1. Baba Otoritesinin Zayıflatılması: Geçmişte baba, ailenin direği, koruyucusu ve yönlendiricisi olarak görülürdü. Ancak modern anlayış, baba otoritesini baskıcı bir unsur gibi göstererek zayıflatmıştır. Bu durum, aile içinde dengeyi bozarak çocukların rehberlikten mahrum büyümesine sebep olmaktadır.2. Bireycilik ve “Ben Nesli”: Günümüz dünyasında bireycilik yüceltilmekte, haz ve şahsi tatmin öncelik hâline getirilmektedir. “Çocuklar kendi doğrularını bulsun” anlayışı ile eğitimde rehberlik zayıflatılmakta, aile içi dayanışma ve fedakârlık gerilemektedir. Bu bireyselleşme dalgası, toplumun ortak değerlerinin aşınmasına yol açmaktadır.3. Kadınların Fıtri Rollerinden Uzaklaştırılması: Kadınların sosyal hayatta aktif rol alması desteklenirken, annelik ve fedakârlık gibi fıtri yönleri göz ardı edilmekte, kadınlar iş hayatına yönlendirilirken aile kurma süreçleri ötelenmektedir. Bu durum, evlilik yaşının yükselmesine, doğum oranlarının azalmasına ve nesiller arasındaki bağın zayıflamasına sebep olmaktadır.4. Cinsel Kimliklerin Belirsizleştirilmesi: Son yıllarda cinsiyet rollerinin bulanıklaştırılması, nesillerin sağlıklı bir kimlik inşasını zorlaştırmaktadır. Küresel medya ve akademik çevreler aracılığıyla teşvik edilen bu akımlar, fıtri cinsiyet rollerinin silikleştirilmesine ve aile kurumunun zayıflatılmasına sebep olmaktadır.5. Kadın ve Erkek Rollerinin Dönüştürülmesi: Kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıkların ortadan kaldırılması, bireyler arasındaki çekimi ve uyumu zayıflatmaktadır. Evlilikler, bu değişimle birlikte önemini yitirmekte, aile kurumu gün geçtikçe toplumdaki eski gücünü kaybetmektedir.Aileyi ve Toplumu Korumanın YollarıAile yapısının bozulmasını engellemek ve toplumu korumak için atılması gereken bazı adımlar vardır:- Eğitimde Aile Değerlerinin Korunması: Eğitim sisteminde aile bilinci ve ahlaki değerlerin vurgulanması sağlanmalıdır. İslam, ebeveynlerin çocuklarına güzel ahlâkı ve doğruluğu öğretmesini emreder. Hz. Muhammed (sav), “Sizin en hayırlınız, ailesine en iyi davrananınızdır” buyurarak aile içinde merhamet ve saygının önemini vurgulamıştır.- Medya ve Dijital İçeriklerin Denetimi: Aile yapısını tehdit eden içeriklerin yayılmasını önlemek için medya okuryazarlığı artırılmalı, bilinçli dijital tüketim teşvik edilmelidir. İslam, kişinin zihnini ve kalbini zararlı etkilerden koruması gerektiğini vurgular.- Aile İçi İletişimin Güçlendirilmesi: Aile bireyleri arasındaki iletişim kuvvetlendirilerek ortak zamanlar geçirilmelidir. Ebeveynler çocuklarıyla kaliteli vakit geçirmeli, onları manevi değerlerle beslemelidir. İslam, sevgi, şefkat ve hoşgörüyü aile içi ilişkilerin temel unsurları olarak belirlemiştir.- Kadın ve Erkek Rollerinin Dengeli Şekilde Korunması: Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar sizin için (günahlardan koruyan) bir elbise, siz de onlar için bir elbise (gibi)siniz.” (Bakara, 187) buyrularak, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan unsurlar olduğu vurgulanmaktadır. Kadın ve erkeğin fıtratlarına uygun şekilde aile içinde sorumluluklarını yerine getirmeleri, sağlıklı bir toplumun temelidir.Aile, Toplumun KalbidirAile, toplumun kalbidir. Sağlam bir aile yapısı, güçlü bir toplumu inşa eder. Günümüzde aile yapısına yönelik küresel dönüşümler yaşanırken, bireylerin ve devletlerin bu süreci doğru yönetmesi gerekmektedir. Toplumun köklerini sarsan bu değişimlere karşı, geleneksel ve manevi değerlerin korunması büyük önem arz etmektedir.İslam’ın ortaya koyduğu ahlaki ve sosyal ilkeler, aileyi ayakta tutan en güçlü dayanaklardandır. Gelecek nesillere sağlıklı bir toplum bırakmak için aile bağlarını güçlendirmek, sevgi ve saygıyı aile içinde yeşertmek zorundayız. Ancak bu şekilde, insanlığın sığınacağı en güvenli liman olan aileyi, dolayısıyla milleti ve devleti koruyabiliriz.

“İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde (lezzetlerde)birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.” Bediüzzaman Said Nursî (KS)İnsan tek başına yaşamaya çok da uygun bir fıtrata sahip değildir. Çok zorunlu durum ve şartlar hariç tutulmak üzere bu hakikat neredeyse hiç değişmez. İnsan, ünsiyet içine girebileceği, yakınlık duygusu, aidiyet duygusu ve paylaşma arzusu gibi durumları sebebiyle küçük de olsa bir grup içinde olmaya daha yatkın ve uygundur. Normal şartlar içinde bir aile ortamında başlayan hayatı, ilerleyen aşamalarda da farklı ilişki örgüleri içinde bir şekilde devam etmektedir. Bu nedenle insanın kendi gerçekliğini ihdas etmesinden tutun, kendisini ifade etmesi ve bir grup içinde bulunması gibi dönemlerde belirleyici husus, insanın aile ortamında kazandığı kurallar ve davranış modelleridir. Şöyle söyleyebiliriz; kişinin aile ortamında gördüğü ilgi/ilgisizlik, sevgi/sevgisizlik gibi durumlar aslında onun kimliğini inşa eden tuğlalar hükmündedir. İşte tam da bu durum sebebiyle aile, güçlü insanlar, dengeli insanlar veya doğru terminoloji ile ifade etmek gerekirse salih insanlar yetiştirmek açısından hayati önem taşımaktadır. Bir milleti oluşturan fertlerle kurulan ilk anlamlı grup ailedir. Aile, bir çiftin hayatlarını birleştirerek başlattığı ve daha sonra bu birlikteliğe katılan yeni fertlerle ikmal edilen, biyolojik ve ruhi bağlara sahip, inanç, kültür ve moral değerlerdeki ortaklık gibi unsurlarla güçlenen insanî bir gruptur. Bu yapı aslında bir hücredir. Hücredeki organeller gibi ailenin içinde bireyler vardır. Hücre sağlığı tüm organellerin optimum denge ve uyumu ile sağlanır. Aile için de bundan farklı bir şey söylenemez. Ailenin de sağlığı aile fertleri arasındaki ahenk, denge ve anlayış ile sağlanır.Ne yazık ki, bir fotoğraf karesinde aile görüntüsü verdikleri halde, fertleri aralarında uçurum, uyumsuzluk ve mesafeler olan nice aileler vardır. Burada fark edilmesini arzu ettiğimiz şey, aileyi dinamik bir pozitif değeri ifade eder hale nasıl getirebileceğimizin bilinmesidir. Yani kendisini tamamlayamamış şahısların, kendi farkındalıklarını elde edememiş fertlerin ve en önemlisi yaşama amacını henüz oluşturamamış/keşfedememiş kişilerin bütün bu yetersizliklerine rağmen aile kuracak bir cesaret(!) göstermeleridir. Daha kendini bulamamış bireylerin kendilerine eş bulmaya çalışmaları bu trajedinin başlangıcını oluşturmaktadır.İnsanın biyolojik gelişimine paralel olarak değişen hormonal salınımı doğru okuyamayan kişiler geçici heveslerle gerçek hislerin ayrımına varamamaktadır. Geçici heveslerin belli bir süre sonra hükmünü kaybetmesi sebebiyle, birlikteliklerin maruz kaldığı zorluklarda yaşanan derin duygusal erozyonlar, kurulduğu zannedilen aileyi yerle bir etmektedir. Bu süreçte doğru eğitim, doğru rehber ve doğru maksatlarla hareket etmek fazlasıyla önemlidir. Aile kurma işinin çok önemli kültürel, ahlaki ve manevi prensiplerden beslenmesi gerektiğini bilmeliyiz. Yaşanan olumsuz örneklerin çok doğru okunması ve alınması gereken ders ve ibretlerin alınması da ayrıca önem arz etmektedir. Şahısları etkisi altına alan toplumsal rüzgârların, sosyal medya akımlarının ve yakın çevredeki örneklerin yaşattığı bozulmaların bertaraf edilmesi için belki de devlet ve sivil toplum örgütlerinin ciddi uygulamalarda bulunması ve konunun ihtiva ettiği tüm riski göze almaları gerekmektedir. Mesela devlet, yuva kurmaya çalışan gençlere faizsiz ve uzun vadeli maddi desteklerde bulunduğu gibi, karı-koca eğitimleri, anne-baba eğitimleri gibi STK projelerine olanca gücüyle sahip çıkıp destek olmalıdır.Maddiyatın insan hayatında bu kadar belirleyici olduğu nadir bir zamanda yaşamaktayız. “Para var huzur var” düşüncesinin inanan insanların bile zihin dünyasına girdiğine şahit olmak gerçekten çok acı verici. Maddi rahatlığı kimseye çok görmüyorum ancak huzur ve saadet gibi, kökü manevi çekirdeklerde saklı olan bu pahalı duyguları ev eşyalarında, takı ve ziynetlerde veya prestijli soyadlarında arayanların akıbeti çoğunlukla hüsran olmaktadır.Aile, eğer doğru bir değer ve inancın meyvesi olarak ortaya çıkmazsa, o değer ve inancı üretecek bir kapasitesi olamayacaktır. Bunun neticesinde kaybolan, savrulan ve boşlukla kavrulan bireyler, bu enkazın altında kalacaklardır. İşte bu sebepten ötürü, bir milleti yok etmek isteyen fitne ve şer odakları işe ailenin içine nifak tohumları atarak başlamaktadır. Mevcut şeytani sistemin her ferde kolayca erişebilmesi, insanı öngöremeyeceği zararlı etkilere maruz bırakmaktadır. Her kişiye, her yapıya ve her düşünceye onlarca alternatif sunan bu yapı, bireyin kafasını ve ruh dünyasını allak bullak etmektedir. Neticesinde ise, elindeki ile mutlu olabilme hakkı gasp edilmektedir. İnsanlar bu sinsi düşmanı hakkıyla fark edemedikleri için yaşadıkları bozulma ve değişimi yönetememektedirler.Bu tehlikenin boyutlarının vahameti gerçekten anlatabilecek türden değildir. Kişiliğimizi, inanç ve değerlerimizi kısaca hayatımızı çalan bu tehlike, yakmaktan, yıkmaktan ve imha etmekten zevk alan, ağzından iğrenç salyalar akarak zehrini her yere saçan bir şeytandan farksızdır. Hedef, insan özelinde ailedir.Hulasa, telafisi imkânsız yanlış bir hayat ve müflis bir ölümün dehşetinden sakınmak isteyenler, aile kalesinin duvarlarını kuvvetlendirmeli ve burçlarını yükseltmelidir. Aile mensuplarının birbirinin kıymetini bilmesi ve en derindeki duyguları ifade etmesi için en yanlış yer bir mezarın başucudur. Ölümün ak kanatları günlerimizi bölmeden, birlikte yaşayabilmenin lütfedildiği her ânı hakkıyla yaşamanın yollarını bulalım. Hem dünya hem ahiret doğru ve müstakim bir aile ile kazanılır. Rabbimiz bizlere ve neslimize iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ihsan eylesin. Ailesinin kıymetini ailesi ile beraberken bilebilmeyi nasip eylesin. Âmin.Es’selam Alâ Men’ittebea’l Hüdâ

Gökdelenlerin yükselmesiyle insan ruhu küçülüyor, yollar uzadıkça kalpler arasındaki mesafe büyüyor. Peki, bu şehirler kimler için inşa ediliyor? Aileleri bir araya getirmek için mi, yoksa onları sessiz ve yalnız kulelere hapsetmek için mi?Bir zamanlar evlerin kapıları ardına kadar açıktı, bahçeleri çiçeklerle doluydu, büyük avlularında çocuk sesleri yankılanırdı. Evler, sokaktaki diğer yapılarla ve tabiatla uyum içinde, geniş pencereleriyle güneşi, rüzgârı ve komşuluk ilişkilerini içeri buyur ederdi. Ahşap kapılar süslemeli tokmaklarla çalınır, içeriden gelen mis gibi yemek kokusu, sokaktan geçenleri davet ederdi. Bahçelerde dut ağaçları, asmalar gölge yapar, altında büyükler geçmişten hikâyeler anlatırdı. Komşular, ekmeklerini bölüşür, aynı avluda bir araya gelir, dostluklarını pekiştirirdi.Sokaktan geçen bir komşu, pencere önünde oturan bir yaşlıya selam verdi mi, içeri buyur edilirdi. Bir tas çorba, bir bardak çay, bir dost sohbeti için düşünmeye gerek yoktu; olurdu. Sokak aralarında çiçek kokuları yükselir, çocuklar cami avlusunda oyunlar oynar, akşamları aileler bir araya gelirdi. Kapı önlerinde minderler serilir, büyükler geçmişin hikâyelerini anlatırken gençler sessizce ama merakla dinlerdi. Bayram sabahları, kapılar ardına kadar açılır, herkes birbirini ziyaret ederdi. Mahalle, bir ailenin uzayan gölgesi gibiydi; herkes birbirinin yarasını sarar, sevincini paylaşırdı.Ama şimdi... şehirlerimiz, o eski sıcaklığını kaybetti.Gökdelenler yükseldikçe, insanın göğe uzanma çabası arttıkça, ailelerin sesi yankısını yitirdi. Her şey daha büyük, daha gösterişli, ama bir o kadar da yalnız. Şehrin karmaşasında aile olmak, bir çiçeğin rüzgâra direnişi gibi. Her şey her an savrulmaya ve kopmaya hazır. Sokaklarda oyun oynayan çocukların yerini, apartman boşluklarında yankılanan sessizlik aldı. Soğuk beton duvarları, insanları birbirine yabancılaştırdı.Trafik, günün büyük bir kısmını yutan bir canavara dönüşmüş durumda. Sabahın erken saatlerinde uyanan bir baba, çocuklarının kahvaltısını göremeden yollara düşüyor. Anne, market poşetleriyle eve dönerken kalabalığın içinde kayboluyor. Çocuklar ise dört duvar arasında, ekranların soğuk ışığında büyüyor ve kayboluyor. Oyun parkları, apartmanların gri gölgeleri altında buğulanmış; çocukların özgürce koşabilecekleri sokaklar yerini sıkışık otoparklara, kaldırımlar arabalara bırakmış. O eski cıvıltılar yok artık, yerini yalnızca motor gürültüleri ve kornalar almış...Yeşil alanlar daraldıkça, nefes almak bile lüks hâline geliyor. Beton toprağı yuttuğundan beri, insanın çevreyle bağları kopuyor. Sorarım size: Bir aile, dört duvar arasında ne kadar var olabilir? Balkondaki birkaç çiçek şehirde doğaya dair son hatıra gibi. Oysa çocuklar ağaçlara tırmanmalı, ayakları toprağa basmalı, rüzgâr saçlarını dağıtmalı. Fakat şimdi, o da imkânı olanlar için, ancak bir hafta sonu kaçamağı ya da pencereden uzaktan bakılan bir manzaradan ibaret.Şehirde en çok kaybolan şey belki de mahremiyet. Bitişik dairelerin ince duvarlarından yankılanan hayatlar, birbirine karışıyor. Müteahhitlerin para kazanma hırsıyla kaliteden verdikleri taviz, apartmanları ruhsuz beton yığınlarına dönüştürdü. Yalıtımı yetersiz duvarlar her sesi dışarı sızdırırken, güvensiz yapılar insanların mahremiyetini ve emniyetini tehdit eder hale geldi. Eskiden evler birer sığınakken, şimdi sadece dört duvardan ibaret birer kutuya dönüştü. Evlerin içi ile dışı bir. Aile olmak, bir sırrı paylaşmak gibiyken, şimdi o sır, şehir gürültüsüne karışıyor. Evlerin, tabiatla ve birbirleriyle uyumlu inşa edilmediği bu şehirlerde, ruhlar gün geçtikçe birbirine yabancılaşıyor.Huzur mu?..O, belki de en büyük kayıp. Şehirde yaşamak, sürekli bir acele içinde olmak demek. Koşuşturma bitmiyor, muhabbetler erteleniyor, sohbetler kısa kesiliyor. Aile yemekleri, iş toplantıları arasında sıkışıyor. Anne babalar, çocuklarına zaman ayıramıyor; çocuklar da anne babalarına... Akşamları herkes kendi ekranı arkasına sığınırken, eski sıcak sohbetler artık yalnızca bir nostalji hatırası gibi. Şehirlerimiz, aile için bir yuva olmaktan çıkıp, bir imtihana dönüştü. Göz alıcı binaların gölgesinde, paylaşım, dayanışma, sevgi ve saygı gibi temel insani değerler eriyor. Komşuluk ilişkileri zayıflıyor, bireycilik yükseliyor, topluma dair duyarlılık azalıyor. Eskiden hayatı anlamlı kılan küçük incelikler yerini soğuk ekranlara, aceleye getirilmiş buluşmalara ve sathi ilişkilere bırakıyor. Bayramlarda dahi insanlar birbirlerini ziyaret etmek yerine, sadece telefon mesajlarıyla iktifa ediyor.Belki de sormamız gereken asıl soru şu: Aile olmak, sadece aynı evde yaşamak mı, yoksa birbirine gerçekten dokunabilmek mi? Eğer ikinciyse, şehirlerde bunu başarabilmek gitgide zorlaşıyor.Ve belki de en acısı şu: İnsan, bazen en kalabalık yerlerde en çok yalnız kalıyor.Gökdelenlerin yükselmesiyle insan ruhu küçülüyor, yollar uzadıkça kalpler arasındaki mesafe büyüyor. Peki, bu şehirler kimler için inşa ediliyor? Aileleri bir araya getirmek için mi, yoksa onları sessiz ve yalnız kulelere hapsetmek için mi?

Sabah oldu, ama ben uyanmak istemiyorum. Penceremden dışarı baktım, yine aynı manzara: gri duvarlar, dev gibi binalar. Ne bir ağaç görüyorum ne de oyun oynayacak bir alan. Oysa bir zamanlar şehrin burasında top koşturduğum bir meydan vardı. Saklambaç oynardık, yere tebeşirle seksek çizerdik. O günler rüya mıydı yoksa ben mi yanılıyorum?Artık sokağımızda yürümek bile zor. Kaldırımlar kayboldu, yollar daraldı. Annem elimi sımsıkı tutuyor, çünkü her an bir beton kamyonu yanımızdan geçebilir. Yolun kenarındaki inşaatın gürültüsü kulaklarımı dolduruyor, toz havada asılı kalıyor. Her adımda biraz daha sıkışıyor, biraz daha nefessiz kalıyorum. Bir zamanlar özgürce koştuğum kaldırımlar, şimdi yalnızca araçların park alanına dönüşmüş. Annem gözlerini yoldan ayırmadan yürümemi söylüyor, çünkü artık sokaklar çocuklar için tehlikeli birer labirentten farksız.Evler büyüyor, yollar küçülüyor, insanlar kayboluyor. Ben de bu gri duvarların arasına hapsoldum; sadece bedenimle değil, hayallerim de... Bir zamanlar göz alabildiğine uzanan ufuklarım vardı; şimdi ise sadece karşı binanın soğuk beton duvarı…“Kentsel dönüşüm” diyorlar. Ama benim için dönüşen tek şey çocukluğum. Bir zamanlar oyun seslerim yankılanırdı sokaklarda, şimdi ise makinelerin gürültüsü her yere hâkim. Eskiden sokak lambalarının altında oynarken yıldızları görebilirdim, şimdi gökyüzü bile binaların arkasına saklanmış. Dönüşüm deniyor ama dönüştürülen, hatıralarım, gülücüklerim ve oyun arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar. Dönüşen sadece binalar değil, yıkılıp büyütülen binalara mukabil içimde büyüyen koca bir boşluk.Betonun soğukluğuyla sarılmış bu şehirde, çocukluğum artık bir hatıradan ibaret. Şimdi pencere kenarında bir kuş gibi oturuyorum. Arkadaşlarımla buluşup da koşuşturduğum sokaklar artık buğulu. O buğulu görüntünün ardında görünen ise sokakta çığlıklar atarak kahkahalarla oynadığımız şen şakrak hallerimiz. Şimdi sesimizi duyan bile yok. Oyunlarımızın yerini bıraktığı boşluğu doldurabilecek hiçbir şey bulamıyorum. Oyun bahçeleri yerini otopark alanlarına veya alışveriş mekanlarına, salıncaklar beton bloklara bıraktı.Eskiden gökyüzü maviydi. Bulunduğum her yerden, yıldızların dizildiği sonsuzluğa hayranlıkla bakardım. Ama şimdi dev apartmanlar onu benden esirgiyor. Penceremden baktığımda, aradan sızan küçücük bir gök parçasını yakalarsam mutlu oluyorum. Belki de gökyüzü de bizden vazgeçti. Bir bulutun gölgesi bile düşmez oldu sokaklara. Eskiden bulutları seyreder, şekillerini hayal gücümle birleştirirdim. Şimdi ise hayallerim bile gri duvarların ardında kayboluyor. Gökyüzü nerede? Ona ulaşmak için kanatlarım mı olmalı? Olsa bile bunca binanın arasında uçmak mümkün mü? Belki de artık sadece rüzgârın sürüklediği yapraklar ona kavuşabiliyordur...Şehir de nefes alamıyor, ben de. Bir zamanlar, şehrin sokaklarında koşarak yükselirdi hayallerim; kaldırımlar geniş, gökyüzü yakın, rüzgâr özgürdü. Şimdi ise apartmanlar yükselirken ben daha da küçülüyorum, sıkışıyorum, daralıyorum. Betonun ağırlığı sadece toprağın değil, ruhumun da üzerine çöküyor. Her yeni katla birlikte içimdeki umut biraz daha azalıyor; gri duvarlar arasında sıkışıp kalan düşlerim solgun birer hatıraya dönüşüyor.Oyun alanlarından mahrum büyüyen çocuklar, bir zamanlar sokaklarda yankılanan kahkahalarına bedel, sessiz ekran ışıklarında kaybolmuş gözüküyor. Hayatı sadece camın ardından izleyen gözler, düşmeyi, kalkmayı, koşmayı, rüzgarla yarışmayı öğrenemiyor. Toprağa basmadan, ağaç gölgesinde soluklanmadan, denizin kokusunu ciğerlerime çekmeden, rüzgârı yüzümde hissetmeden nasıl büyüyebilirim ki?Bana oyun alanı bırakmadınız, bari hayallerimi de betonlar arasına hapsetmeyin! Ben bir çocuğum ve hayatı hissetmek istiyorum. Bir ağaç dikmek, bir salıncakta sallanmak, koşmak istiyorum.İnsan, doğadan koparıldıkça küçülüyor, ruhsuz binalarla hançerlenmiş şehrin içinde kayboluyor… Söyleyin, peki bu büyüyen binaların içinde kaybolan bizler ne olacağız?

“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.”(Hadis-i Şerif)Çocukluğumdan bu yana sorardım. Halen de bıkmadan, usanmadan ilk günkü azimle sormaktayım: “Nasıl davransam yerinde olur? Ne söylesem güzel olur?” Ve benzeri suallerle herhangi bir meselede güzeli ve faydalıyı aramaklığım hiç bitmedi. Ta ki Akılların Mualliminin (sav), “Sizin en hayırlınız …” diye başlayan ve oldukça geniş bir alandaki mevzuları kapsayan mübarek kelamlarıyla, derinlemesine bir irtibat ve alaka sağlayıncaya kadar.Evet, en dar daireden en geniş daireye kadar birçok sahada hayra yönelten bu kılavuz kelamlar, Sünnet-i Seniyye’ye ittiba niyetiyle rehber edildiğinde; bu ittibaın dünya ve ahiret saadetine hatırı sayılır derecede tesirinin olduğu görülecektir.İşte bu nadide kelamlardan birisi de yukarıda yer alan ve aile bahçesine nüfuz eden hadis-i Nebevidir.Lakin…Aile hayatımıza rehber olacak bu rehber-kelamın tesirinin halk olması için olmazsa olmazlarımız vardır. Bunlardan en mühimi çocukluktan bu yana sayıp durduğumuz ve bundan da büyük lezzet aldığımız iman rükünlerinden hususiyetle birisine olan imanımızın inkişaf etmesidir. Bu da Resulullah Efendimizi (sav) mucizeleriyle tanıma neticesinde elde edilecektir. Onun risaletini, onun nübüvvetini tasdik etmek şeklinde elde edilen kuvvetli iman ile onun sözlerine iştiyakla, çölde suya kavuşmuşçasına kulak verilecek, bu sözler ne pahasına olursa olsun hayata geçirilecektir.Böyle kuvvetli imana sahip olan ashabın, hayat düsturu olan hadislere verdiği ehemmiyet ve özelde hane-i saadeti örnek alarak kurdukları ve bu hadisle ihya ettikleri aile hayatları ortadadır. Okunması ve tefekkür edilmesi şevke vesiledir.O zaman görülecektir ki onun (sav) iştiyakıyla dolu gönüller, onun iltifatına nail olmak için Kur’ân ve Sünnet emanetinden derledikleri çapalarla öyle güller derler ki… Mayasında rıza-yı İlahi, suyunda ve havasında hane-i saadetten kokular ve tatlar… Şair doğru söylemiş:“Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesinBir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâra su”Tamam doğru söylemiş de eklemeden geçemeyiz. Geçmeyelim. Bir dakika duralım ve tefekkür edelim. O Gül’e (sav) benzer bir gül açılmaz. Sadakte… Lakin, gül bahçesi olan aile hayatımızda o gül gibi koksun, ondan nişaneler taşısın, onun gibi yaşasın diye yetiştirmiyor muyuz, gül fidanlarımızı? O vakit “tohumlar saçtığımız çağda” daha çocuklukta tomurcuklarımıza gül (öz)suyunu emaneti taşıma şuuruyla vermemiz gerekir. Aile bahçemizde yetiştirdiğimiz, Kur’ân ve Sünnet terbiyesi almış, daha küçük yaşlarda Peygamber sevgisiyle dolup taşmış Enes’lerimizle; bakarız dünya gül kokusuyla kaplanmış, gülün rengiyle boyanmış.“… en hayırlı olanınızdır.”Bu sondaki ifadenin bir fihrist olduğunu asla ve asla unutmayalım!Öyle bir fihrist ki…İçerisinde Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın Hazret-i Hatice (ra) başta olmak üzere ezvac-ı tahirata karşı bütün fiiliyatı ve mükâlemesini taşıyor. Himayesinde bulunan Hazret-i Ali’den başlayarak, Enes’e, Hasan ve Hüseyin’e ve ümmetin çocuklarına karşı merhametini ve şefkatini taşıyor. Mübarek kızlarına karşı babalığın mesuliyetli vasfını taşıyor.Zikredilen ashab şuurunun tecelli ettiği ferd ferd her bir sahabenin hanesinde sünnet-i şerife ayinedarlığını gösteriyor. Tabiinin, tebe-i tabiinin ve peşi sıra gelen salihlerin gülden haliçeler gibi dokudukları aile hayatlarına Sünnetin kaynaklığını gösteriyor. Ve bu ahirzamana…Aile paratoneri lazım. Bu paratonerlere her zamandan daha çok muhtaç olunan şöyle bir ahirzamanda nebevi irşadı aile hayatlarında yaşayan ve hisseden gönüllerden ve dillerden ses geliyor:Cahiliye karanlıklarını nuruyla aydınlatan Kur’ân ve Sünnet, ailelerin temeline alınmadan aileler vartalardan kurtulamaz. Şikâyetler tükenmez. Teknoloji başta olmak üzere verilen onca nimete karşı “küfran-ı nimet etmeklik”ler son bulmaz. Hidayet Rehberi olan Efendimiz Mutlak Rehber kabul edilmeden, aile hayatında örnek alınmadan serzenişler bitmez.Tüm tükenmişliklerin, olumsuzlukların kaynağında ise iki büyük emanetle aramıza giren iman zayıflığı var.Önümüzde fırsat var:Nur tezgâhında dokunmuş iman dersleriyle, sadece aile hayatımızı değil dünyamızı nura gark etmeye ne dersiniz?Asr-ı saadetin nurdan paratonerlerini muhtaç olduğumuz şu zamana getirerek ailelerimizi küfrün ve türevlerinin başını çektiği muzır şeylerden muhafaza etmeye ne dersiniz?“Rabbimiz!Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (sâlih) kimseler ihsân eyle ve bizi takvâ sâhiblerine imam (her hususda kendisine tâbi’ olunan rehber) kıl!” Âmin! Binlerle Âmin!

Hiçbir düşünce yapısı, hiçbir ideal ve hiçbir ideoloji kültürel hegemonyayı sağlayamadan yeni nesillere ve geniş kitlelere yeterince tesir edemez. Peki, kültürel hegemonya nedir dersek, aslında “kültürel iktidar” cevabını verdiğimizde konu daha iyi anlaşılacaktır. Bir yerde yönetimin ve gücün belli bir iktidarın elinde olması kültürün de onun elinde olacağı anlamına gelmiyor. Amerika, Vietnam’da yenildi ve Amerikan askerleri kaçarak gittiler. Ama geride hamburger, kola ve kot pantolonu bıraktılar. Amerikalılar, askerî olarak yenildiler ama kültürel iktidarı ele geçirdiler. Osmanlı Devleti, altı yüzyıla yakın yönettiği Balkanlar’dan çekildi ama orada birçok milletin Müslüman olmasına vesile oldu. Boşnaklar millet olarak Müslüman oldularsa, Müslüman Arnavutlar, Müslüman Karadağlılar, Müslüman Kosovalılar varsa, buna Osmanlıların oralarda kurduğu kültürel hegemonya vesile oldu. Aynı husus, Müslüman Arapların Güneydoğu Asya’ya İslâm’ı yaymalarında da gerçekleşti. O memleketleri fethetmediler ama kültürlerini, medeniyetlerini oralara götürdüler. Güneydoğu Asya halklarıyla ticaret yaptılar, İslâmiyet’in güzelliklerini gösterdiler. Böylece onların Müslüman olmalarına vesile oldular. Osmanlı Devleti’nin dünyaya hükmettiği asırlarda, Avrupa’da Müslüman Türkler gibi giyinmek bir modaydı. Müslüman ülkelerin güçlü oldukları dönemde Avrupalılar için Doğu, zenginlik ve saadetin merkeziydi. Gücü Batı’ya kaydıran aslında askerî başarılardan ziyade kültürel hegemonya olmuştur. Amerika, II. Dünya Savaşı’ndan beridir, ciddî bir askerî başarı elde edemedi. Afganistan’da yönetimi Afganlılara bırakıp gitmek zorunda kaldı. Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Askerî başarı elde edemeyince, “Bu bizim savaşımız değil” diyerek terk etmeye başladılar. Gazze’de sivillerin üzerine yağdırdıkları bombaları askerî başarı olarak görüyorlar. Ülkelere, sosyal medyaları, film-dizi izleme platformları, sinema filmleri, dizileri, yiyecekleri, içecekleri, kıyafetleri, modaları, popüler romanları, şarkıları ve kısacası nefs-i emmareye hitap eden kültürleriyle giriyorlar. Kültürel iktidarın da kendilerinde olduğunu zanneden yerel yöneticiler, genç nesillerinin birer Amerikalı gibi yaşamasına mâni olamıyorlar. Onların ahlakını, onların yaşayış tarzını, onların olaylara bakış açısını kabul ediyoruz. Sadece adımız Müslüman ama görüntümüz Amerikalı. Yüz yıl öncesinden bir dedemiz bugüne gelse, şehirlerimizin sokaklarını gezse, camiler olmasa Avrupa şehirlerinin kötü birer taklidinde dolaştığını zanneder. Kendi medeniyetimize ait hiçbir özelliği barındırmayan ve bize de uymayan Batı tarzı yerleşim, Batı tarzı yaşam bizde iğreti duruyor. Ama Batı’nın kültürel hegemonyasından kurtulamadığımız için, kendi medeniyetimize de dönemiyoruz.Batı medeniyetince idol haline getirilen şarkıcı, sinemacı, yazar, sporcu vb. tipler çocuklarımıza ve gençlerimize örnek rol modeller olarak gösteriliyor. Sosyal medya aracılığıyla, onların konuşmaları, hareketleri, hayat tarzları, kıyafetleri, yedikleri, içtikleri ile taklit edilmesi gereken insanlar oldukları yönünde telkinlerde bulunuluyor. Her yerde bunlar var. Filmlerde, videolarda, reklamlarda, dergilerde bunlar anlatılıyor. Geçen aylarda bir kitap fuarına gitmiştim. Kitap fuarı çok büyük olduğu için ilk açıldığı saatte fuar alanına ulaştım ve gezmeye başladım. Bir salondan diğerine geçerken yan yana dizilmiş masalar gördüm. Masalardan birinin önünde kimisi ayakta, kimisi yere oturmuş, kimisi de yere yatmış gençler vardı. Bu şekilde bir kuyruk oluşturmuşlardı. Bunlar niye böyle duruyorlar diye etrafta gördüğüm birilerine sordum. Bu gençler, bir yazarın imza günü için saatler öncesinden gelip orada böyle bekliyorlarmış. O yazarın yazdığı kitaplarda medeniyetimizle, kültürümüzle, gençlerin şuurlu birer Müslüman olarak yetişmeleriyle alakalı hiçbir malumatın olmadığı adlarından ve kapaklarından anlaşılabiliyordu. Belki edebî yönü yüksek kitaplardır diye hüsn-i zan edebiliriz. Sadece edebî yönü yüksek olan bir kitabı okumanın faydası da sadece maddî olur, manevî olmaz. Peki genç nesillerimizin bu ve benzeri kişileri rol model olarak almalarına sebep olan ve onları bu kitapları almak için saatler öncesinden yerde yatarak bekletecek kadar ilgilerini çeken nasıl bir motivasyondur? Böyle saatlerce yerlerde yatacak kadar bir ilgiye gerek olmasa da en azından gençlerin ilgisini çekmek yönünden olaya bakarsak, İslamî hassasiyeti olan yazarlar niye gençleri yeterince etkileyememektedirler? Bu dünyaya geliş sebebimizi, bu dünyada yaşama amacımızı ve nihayetinde bu dünyadan sonra gideceğimiz yeri anlatan insanlar niye bu kadar talep görmemektedirler? Bu soruların cevaplarının araştırılarak, çözüm bulunması gerektiği çok aşikârdır. İslâmî hassasiyeti olan, İslâm’ı anlatmaya çalışan ve iman kurtarma davası güden kişilerin bu konulara kafa yorması gerekmektedir. Hatip olmayan birini hatip olmaya, yazar olmayan birini yazar olmaya ya da kitleleri ikna etme ve etkileme kabiliyeti olmayanları öne çıkarmaya çalışmak bu konuda yapılan hatalardan biri olabilir. Ya da bu konularda yeteneği olanlara, yeterli desteğin verilmemesi de yapılan yanlışlardan birisi olarak sayılabilir. Ancak karşı tarafa, ehl-i dalalete bakıldığında gençlere rol model olarak hiç hak etmeyen kişilerin nasıl köpürtüldüğünü görebiliyoruz. Hak tarafında ise bir şeyler yapmak için çalışan, gayret edenlere gereken desteğin maalesef verilmediğini hatta yalnız bırakıldıklarına şahit oluyoruz.Herkese Cenâb-ı Hak tarafından doğuştan verilen yetenekler vardır. Kişiler, bu yeteneklerini tespit eder ve bunları geliştirme ve doğru kullanma yönünde çalışmalar yaparlarsa çok faydalı işler yapabilirler. Ama burada bir faktör daha bulunmaktadır. O da bu insanların yeteneklerini kullanmaları ve geliştirmeleri yönünde desteklenmeleri hususudur. Kültürel hegemonyayı ele geçiren Batı veya onların yerli işbirlikçileri, birbirlerini çok açık ve ciddî bir şekilde desteklemekte iken, aynı hususu İslâm davasını güdenler arasında ne yazık ki yeterince göremiyoruz. Halbuki Asr-ı Saâdet’ten beri dünyaya hükmeden güçlü İslâm devletlerinde, kabiliyetlerine göre insanlar hep desteklenmiştir. Yoksa Cezerî, İbn-i Heysem, İbn-i Haldun, Nizamülmülk, Mimar Sinan, Barbaros Hayreddin Paşa, Köprülü Mehmed Paşa gibi dâhiler ortaya çıkmayabilirlerdi. Bir hakikati İslâmî hassasiyetleri olan birisi söylediğinde o kadar ilgimizi çekmezken, İslâmiyet ile hiçbir ilgisi olmayan bir kişi söylediğinde hemen takdir edebiliyoruz. Belki bu zihniyetten de kurtulmamız gerekiyor. Yani kendi değerlerimize zamanında sahip çıkmalıyız. “Kör ölür, badem gözlü olur” vecizesindeki gibi, iş işten geçtikten sonra, takdir etmenin bir anlamı kalmıyor. Kültürel hegemonyayı İslâm lehine çekebilecek, potansiyelimiz var. Elimizde bir kere ahir zamanın manevî hastalıklarına çözümlerin bulunduğu ve imanî konuların tamamına yönelik sorulara cevapların yer aldığı Risâle-i Nûr Külliyâtı var. En başta ondan istifade ederek, İslâm tarihinin ve medeniyetimizin hususiyetlerini öne çıkararak Müslümanların kültürel iktidarının ve kültürel devriminin sağlanması gereklidir. Bizim yegâne taklit edeceğimiz insan Peygamber Efendimizdir (asm). Gençlere Sünnet-i Seniyye’nin bu asırda nasıl yaşanacağını gösterecek önderler ve dava insanlar her alanda yetiştirilmeli ve öne çıkarılmalıdır. Mevcut olanlar desteklenmelidir. Bu konuda bilim adamları, yazarlar, tarihçiler, sanatçılar, sporcular vd. de dahil olmak üzere her alanda kültürel diriliş lazımdır. Batı’nın karşımıza çıkardığı her alanda karşı argümanlar geliştirerek, Müslüman gençliği korumalı ve tahkiki iman sahibi yapmalıyız. Yetki veya güç sahibi olup da bunları yapmayanlar, yarın yevm-i mahşerde verecekleri hesabı düşünmeliler.

Dünyada varlık ve yokluk, iniş ve çıkış, kolay ve zor bir döngüde devam eden hikmetlerle bezenmiştir. Kimi zaman bollukla nimetlendirilen eller, kimi zaman da darlığın ve imtihanın kollarında sıkışıp kalır. Ancak bir gerçek vardır ki, insanın en büyük kazancı, sadece kendisi için biriktirdiği değil, aynı zamanda diğerleri için harcadığıdır.İnfak, yalnızca maldan ve mülkten bir şeyler vermek değil, aynı zamanda ruhun ve kalbin cömertliğini sergilemek, belki de paylaşmanın ne kadar büyük bir fazilet olduğunu anlamaktır. Kur’an-ı Kerim’de, infak edenlerin bereketinin arttığı, verdiklerinin misliyle geri döneceği şöyle müjdelenmiştir. “Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli, yedi başak bitiren bir dânenin hâli gibidir ki, her bir başakta yüz dâne vardır. Allah, dilediği kimseye (ecrini) kat kat (fazlasıyla) verir.” (Bakara, 261) Bu ayet, infakın yalnızca maddi bir amel olmadığını, bilakis insanın kalbindeki merhamet duygusunu harekete geçiren bir imtihan olduğunu gösterir.Allah, mal ve mülkü biriktirmek için değil, şefkatle dağıtmak için yaratmıştır. Şayet bir kişi malından, zamanından, sevgisinden infak ederse, onun bu davranışı, hayatına sayısız güzellik ve bereket getirecektir. Nitekim Resulullah (sav) da şöyle buyurur: “Ey âdemoğlu! (Allah için) infak et ki sana da infak olunsun!” (Müslim, Zekât 36, 37) Bu hadis, insanoğlunun merhameti ve cömertliği sayesinde nihayetinde Allah’ın rızasını kazanacağını müjdelemektedir.İnfak, yukarıda da geçtiği üzere sadece maddi yardımla sınırlı değildir. Bir insanın bir diğerine yol göstermesi, bilgi paylaşması, yetimi sevindirmesi ve hatta birine tebessüm etmesi dahi infaktır. “Yarım hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!” (Buhârî, Edeb 34 buyuran Resulullah, infakın çokluktan değil, niyetten ve ihlastan geldiğini gözler önüne serer. Dolayısıyla, infak etmek için büyük servetlere sahip olmak gerekmez. Küçük de olsa, samimi bir kalpten çıkan her yardım, Allah katında büyük bir kıymete sahiptir.Tevbe Suresi’nde, “Hem (Allah yolunda) ne küçük ne de büyük olarak sarf edecekleri bir nafaka, ne de geçecekleri bir va’di olmaz ki, lehlerine (bir sevab olarak) yazılmış olmasın! Ta ki Allah kendilerini, yapmakta olduklarının daha güzeliyle mükâfatlandırsın!” (Tevbe, 121) buyrulmaktadır. Bu ayet, hiçbir infakın kaybolmadığını, bilakis Allah tarafından yazılıp muhafaza edildiğini ve sahibine misliyle geri döneceğini vurgulamaktadır.Gerçek fakirlik, bir şey vermemek, elini sıkıca kapamak ve sadece kendi dünyasına hapsolmaktır. Oysaki Allah yolunda harcamak, insanın hem bu dünyadaki malına bereket hem de ahirette ona ebedi bir kazanç sağlar. “Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Al-i İmran, 92) buyrularak, insanın kalbinin en sıcak yerinden kopardığı her şeyin, aslında onun için kurtuluşun kapısı olabileceği vurgulanır.Bir hurmanın yarısı da olsa vermek, bir yetimin başını okşamak, darda olan birine uzanan el olmak, işte bütün bunlar infakın en saf halidir. Çünkü infak, sadece maddi imkânlarla değil, gönülden gelen halis niyetle de yapılabilir. Unutulmamalıdır ki, infak edilen her şey, sahibine bir gün katbekat geri dönecektir. Allah Resulü (sav), infak edenin malının eksilmeyeceğini bildirerek şu müjdeyi verir: “Sadaka vermekle mal eksilmez. Allah Teâlâ affeden kulunun değerini artırır. Allah rızası için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir.” (Müslim, Birr 69)Gökyüzünden inen bir damla nasıl toprakta binlerce fidan yetişmesine sebep oluyorsa, infak edilen her zerre de aynı böyle büyüyerek sahibine geri döner. Zira Allah, verilenin yerine daha iyisini koyandır. “Ve (Allah yolunda) her ne şey sarf ettiyseniz, artık O, bunun yerine (başkasını) verir.” (Sebe, 39) Allah’ın rızasını kazanmak, yoksulun duasını almak, ihtiyaç sahibine destek olmak, insana huzur veren en güzel nimetlerdendir.O halde gelin, ellerimizi sıkıca kapatmayalım, cimri olmayalım; kalbimizi bütün hastalıklarından arındıralım ve infakı, bereketin, rahmetin ve huzurun anahtarı olarak hayatımızın merkezine koyalım. Zira vermek, eksiltmez; aksine insanı maddi-manevi büyüten ve tamamlayan şeydir. Ramazan ayı, infakın ve paylaşmanın anlam kazandığı, manevi olarak en yüksek seviyeye ulaştığı mübarek bir zaman dilimidir.Ramazan, aç olanın halinden anlamayı, sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilmeyi ve başkalarına destek olmayı öğretir bizlere. Bu ayda yapılan infak, yalnızca bir ihtiyaç sahibini doyurmak değil, aynı zamanda kişinin kendi ruhunu doyurması, kalbini arındırmasıdır. “Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanlar, sonra sarf ettikleri şey(in arkasın)a başa kakma ve (gönül) incitme katmayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” (Bakara, 262) ayeti, özellikle Ramazan ayında yapılan her yardımın, mükâfatının misliyle verileceğini bizlere hatırlatmaktadır.Bu ayda oruç tutarak açlığı hisseder, yoksulun çektiği sıkıntıyı idrak ederiz. Bu şuurla infakta bulunmak, Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olur. “Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Al-i İmran, 92) buyurulduğu gibi, kendisi için kıymetli olanı paylaşmak, insanı gerçek iyiliğe ulaştırır.

Zaman, suları çekilen bir ırmak gibi akıp gidiyor. Dünya değişiyor, çağlar kapanıp yenileri açılıyor. Ancak bazı isimler vardır ki, onlar her çağda yeniden doğar; fikirleri, eserleri ve bıraktıkları mana mirası, devrini aşıp sonsuzlukla buluşur. İşte onlardan biri de asrın mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’dir.Gençlik Yılları ve İlim YolculuğuBediüzzaman Said Nursî Hazretleri, 1877 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlardan itibaren olağanüstü bir zekâ ve hafıza yeteneği göstermiş, kısa sürede medrese ilimlerini tamamlayarak birçok âlimin takdirini kazanmıştır. Onun genç yaşta gösterdiği ilmi derinlik, kendisine “Bediüzzaman” (zamanın harikası) unvanının verilmesine vesile olmuştur. O, klasik medrese eğitimiyle yetinmemiş, fen bilimleriyle de ilgilenmiş ve bu ilimlerin İslâmî hakikatlerle çelişmediğini, aksine hakikatin bir parçası olduğunu ifade etmiştir. Fizik, kimya, matematik gibi disiplinleri öğrenmiş ve bu bilgileri İslâmî tefekkürle harmanlamıştır. Bu yönüyle, bilim ve dinin birbirine düşman değil, bilakis tamamlayıcı unsurlar olduğunu göstermiştir. Medrese eğitiminde reform düşüncesini savunarak, İslâmî ilimleri modern bilimlerle birleştiren yeni bir düşünce ufku açmıştır. Onun bu yaklaşımı, İslam dünyasında çağdaş eğitim anlayışına farklı bir bakış açısı kazandırmıştır.Medresetü’z-Zehra Projesi: İlim ve İrfanın Buluşma NoktasıBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin en önemli projelerinden biri olan Medresetü’z-Zehra, İslam dünyasında modern ilimlerle dini eğitimi bir araya getirmeyi amaçlayan büyük bir eğitim hamlesiydi. O, İslam medeniyetinin yeniden ihyası için eğitimin anahtar rol oynadığına inanıyor ve bu doğrultuda Doğu Anadolu’da bir üniversite kurmayı hedefliyordu. Bu bölge, Osmanlı Devleti’nin farklı etnik ve kültürel grupların bir arada yaşadığı, ilmi ve manevi olarak yeniden ihya edilmesi gereken bir alandı. Medresetü’z-Zehra’da, İslamî ilimlerle fen bilimlerinin birlikte okutulması, din ile bilimin ayrılmaz bir bütün olduğu anlayışının talebelere kazandırılması planlanıyordu. Böylece, İslam dünyasında cehaletin giderilmesi ve yeni nesillerin hem manevi hem de bilgi anlamında donanımlı olarak yetişmesi hedefleniyordu. Sultan Reşad Bediüzzaman’ın bu projesini desteklemiş, ancak Birinci Dünya Savaşının çıkması sebebiyle proje hayata geçirilememiştir.Ne var ki, Nur Talebeleri eliyle onların gittiği her yer bir medreseye çevrilmiş, iman hakikatleri bu yolla daha geniş bir alana yayılmıştır. Risale-i Nur ders halkalarıyla, medreselerle ve el yazması eserlerle bu fikir yaşatılmaya devam etmiş ve böylece Medresetü’z-Zehra’nın ruhu, ilim ve irfan meclisleriyle hayata geçirilmiştir. Bu sistem, İslamî ilimlerin toplumun her kesimine ulaşmasını sağlamış ve bir eğitim modeli olarak tarihe geçmiştir.İstanbul Yılları ve Siyasi Mücadele1907 yılında İstanbul’a giden Bediüzzaman, dönemin siyasi çalkantıları içerisinde Osmanlı Devleti’nin, vesileyle İslam’ın ve İslami hayatın kurtuluşu için çözüm yolları aramıştır. Meşrutiyetin ilanı sürecinde fikirleriyle İslam dünyasının geri kalmışlığının sebeplerini irdelemiş ve çözüm olarak “hürriyetin, adaletin ve meşveretin” İslâm’ın ruhuna uygun olduğunu dile getirmiştir. İstanbul’da yaptığı ilmi münazaralar ve ortaya koyduğu çözüm teklifleri, devlet ricali ve ilim çevreleri tarafından büyük ilgiyle takip edilmiştir.Ancak Osmanlı’nın çöküşü ve ardından gelen işgaller sürecinde Bediüzzaman, vatan savunması için cephede mücadele etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde bizzat savaşmış ve Ruslara esir düşmüştür. Savaş esnasında ve esaret yıllarında bile ilimle meşgul olmuş, çevresindekilere faydalı olmaya devam etmiştir.Sürgün Yılları ve Risale-i Nur HareketiEsaretten döndükten sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarında rejimin dine karşı sert tutumu sebebiyle büyük baskılara maruz kalmış, çeşitli illerde sürgün hayatı yaşamıştır. Bu süreçte Risale-i Nur Külliyatını telif ederek iman hakikatlerini insanlara ulaştırma mücadelesine girişmiştir. Risale-i Nur, sadece ilmi bir eserler bütünü değil, aynı zamanda zorlu dönemlerde inananların gönüllerine ümit aşılayan bir maneviyat kaynağı ve idareciler için önemli bir rehber olmuştur.Bu eserler, o dönemin zorlu şartlarına rağmen el yazmalarıyla çoğaltılarak binlerce insana ulaşmıştır. Bu süreçte onun en büyük sıkıntısı, iman hakikatlerini anlatma yolunda maruz kaldığı mahkemeler, sürgünler, hapisler ve suikastlar olmuştur. Ancak, bütün engellemelere ve yok saymalara rağmen bu, onun daha da tanınır ve sevilir hale gelmesine, kalplerde yer edinmesine ve iman hakikatlerinin her yere yayılmasına sebep olmuştur.Afyon, Eskişehir ve Denizli hapishanelerinde kaldığı zorlu ve meşakkatli yıllarda bile talebeleriyle irtibatını koparmamış, eserlerini yazdırmaya ve insanları şuurlandırmaya devam etmiştir.Son Yılları ve MirasıBediüzzaman Said Nursî Hazretleri, hayatı boyunca hiçbir zaman şahsi menfaat peşinde koşmamış, dünyevi makam ve şöhretin ardından gitmemiştir. 1960 yılında vefat ettiğinde geride sadece eserlerini ve yetiştirdiği talebelerini bırakmıştır. O, bir fikir ve iman adamı olarak, maddeci dünyaya ve dönemin dinsiz hayat arayışına karşı maneviyatı öne çıkarmış, Allah’a ve ahirete iman hakikatleri çerçevesinde insanlara asıl hayatın bu dünyada değil, ahirette olduğunu anlatmıştır.Onun izinde yürüyenler, bu asrın karanlıklarında nur arayanlara kandil olmakla mükelleftirler. Çünkü O, eserleriyle bir asrı aydınlatmış, hakikatin sesi olmuş, insanlığın hem dünya hem de ahiret saadetini temin edecek bir medeniyet anlayışını miras bırakmıştır.Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin mücadelesi, hâlâ milyonlarca insanın hayatına ışık tutmaya devam etmektedir. Onun bıraktığı miras, bugün de iman ve hakikat yolunda yürüyenler için bir kılavuz olmaya devam ediyor.Ruhu şâd, makamı âlî olsun…

Kur’ân ayı şehr-i Ramazan münasebetiyle…Merhum Mehmed Akif genç yaşında hafızlığını tamamlar. Bu esnada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-beyân’ın imanına verdiği kuvvetle “Kur’ ân’a Hitab” isimli bir şiir yazar. Dört kısım ve 28 beyitten oluşan bu şiir, Mesnevi biçiminde olup meşhur Safahat’ında yer almamaktadır. Çok daha önceleri, 1895 martında Mekteb Dergisinde yayımlanmıştır.Kur’ân’ın üstün vasıflarının ve en büyük mucize oluşunun derin tesirlerini ruhunda hisseden Mehmed Akif’in bu şiirine aşağıda yer verilmiştir. “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim.” dediği babası Mehmed Tahir Efendi’den henüz 6 yaşlarında tahsil etmeye başladığı Arapça’ya ve Farsça kelimelere bu şiirindeki vukufiyeti de dikkate şayandır.Ey nüsha-i cânı ehl-i dininEy nâsih-i şânı münkirîninEy meş’al-i hikmet-i İlâhîEy mecma’-ı feyz-i bî-tenâhîTakdîr-i meziyyetinde efkârHeyhât eder mi kudret izhârSen cilvegeh-i cemâl-i Hak’sınÂyine-i hak desem ehaksınTenzîl-i celîl-i kibriyâsınBurhân-ı celâdet-i Hudâ’sınFeyz aldı cihân senin yüzündenBir bârika-i kemâlsin senBir bârika kim bekâya mazharHer lem’ası ta zaman-ı mahşer Bir şu’le-i intifâ-masunsunHer an bu şerefle rû-nümunsunEttin bizi feyz-i Hak’dan âgâhEy nûr-i Mübin tebarekallâhMahlûk değil kelâm-ı Haksın ‘Âlî-i sunûf-i mâ-halâksın(Ey Kur’ân-ı mucize’l-beyân! Sen, din ehlinin canlarının şifasısın, rahmetsin. Sen, inkâr edenlerin şanını yok edicisin, yıkımlarını arttırıcısın. Sen, Allah’ın hikmet meş’ alesisin, idrakler senin nurunla hakikate tutuşuyor. Nihayetsiz feyizlerin toplandığı kaynak sensin, kalbler senin feyzinle hakikate kanıyor. Fikirler senin üstün meziyetini nasıl takdir eder: Denizler mürekkeb olsa… Heyhat bu hususta nasıl şu aciz insan kudret gösterebilir? Sen Hakk’ın cemali isimlerinin tecelli ettiği yersin. Sana Hakk’ın ayinesi desem yakışır. Cenab-ı Hakk’ın yüceliği ve celali senin inzalinle apaşikâr görüldü. Hüda’nın celali isimlerinin burhanı sen oldun. Senin sayende cihan feyz aldı. Cin ve insi mükemmelliğe ulaştıracak barika/şimşek sen oldun. Öyle bir şimşek ki bekaya mazhar. Her parıltısı ta mahşere kadar korunmuş olan, üf lemekle söndüremez bir şu’lesin. Her an bu şeref le yüz göstereceksin. Sen bizi Hakk’ın feyzinden uyanık ettin. Ey apaçık Nur, Allah mübarek etsin! Hakk’ın kelamısın, mahluk değilsin. Allah’ın yarattığı bütün mahlukat sınıflarının üstünde yüce bir makamdasın.)* * *Kur’ân’ı görüp dühât-ı urbânHep kalmadılar mı lâl ü hayrânFurkân ki zahîr-i MüminîndirMisbâh-ı münîr-i MüminîndirŞehrâh-ı Hüdâ onunla mekşûfMechûl kalır o olsa meksûfYâ Rab bu nasıl kitâb-ı ‘âlîİdrâke sığışmıyor meâliUlviyyetin eyleyenler inkârBir mislini eylesinler izhârElhak o kitâb-ı bî-nazîreMeydâne getirmeden nazîreÂciz bu cihâniyân âcizKim muktedir ins-ü cân âcizMâdem ki iktidar yokdurTanzîre de ictisâr yokdur(Arapların dâhileri Kur’ân’ı görüp onun belagati karşısında dilsiz ve şaşkın kalmadılar mı? Hak ve batılı ayıran Furkân ki Müminlerin yardımcısıdır. Müminleri nuruyla nurlandıran bir kandildir. Hüda’nın en büyük yolu olan sırat-ı müstakim onunla keşf olunur. Ziyası, aydınlığı tutulacak olsa o yol bilinmez olur. Ya Rab! Bu ne yüce bir kitab! Manaları idrake sığışmıyor. Yüceliğini inkâr eyleyenler, bir benzerini ortaya koysunlar. Doğrusu o benzersiz kitaba nazire/benzer getirmekten tüm cihanlar acizdir. Hem ben yaparım deyip kendinde kudret tevehhüm eden şu cin ve insan acizdir. Mademki iktidar yoktur, benzerini getirmek için cesaretlenip ortaya atılmak da yoktur.)* * *Ahmed ki nebiyy-i bî-gümândırKur’ân ile feyz-yâb-ı şândırFe’tü diyerek Resûl-i EkremEylerdi muannidini mülzemFe’tü denilince ehl-i inkârKâbil mi ki eylesinler ısrârDavaya mahal kalır mı artıkKavga ve cedel kalır mı artık(Ahmed (sav) ki hiç şüphesiz Allah’ın nebisidir. Kur’ân ile şanı artan, bollaşandır. “Haydi getirin” diyerek Resul-i Ekrem benzerinden bir sure getirmelerini isterdi de inadcıları ilzam eylerdi. “Haydi getirin” denilince ehl-i inkâr, bir daha inadlarında ısrar edemezlerdi. Benzerini getirmeyi dava edemezlerdi, bu şekilde sözle kavgaya ve muarazaya girişemezlerdi. Tanziri muhal, ancak kılıçla muaraza)* * *Ey zîver-i dest-i ihtirâmım‘Âlemde muhassalü’l-merâmımPîrâye-i hâfızam sen oldunSermâye-i hâfızam sen oldunSensin hele ey kitâb-ı a’zemHâşâ buna hiç tereddüd etmemDünyada refîk ü hem-zebânımUkbâda mu’în ü müste’ânım(Ey mukaddesatla müşerref olan hürmet elimin süsü! Ey şu âlemde tüm meramımın neticesi, kazancı. Hafızamın ziyneti sen oldun! Hafızamın tek sermayesi sen oldun. En yüce, azametli kitab sensin. Buna hiç tereddüd etmem, hâşâ… Dünyada arkadaşım ve aynı dili konuştuğumsun. Ukbâda yardımcım ve şefaatçimsin!)* * *Bir Salavât-ı Şerife:Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün mübârek nesline, ehl-i beytine ve ashâbına, Kur’ân’ın ilk olarak indiği asr-ı saadetten âhir zamana kadar, bütün okuyanlar tarafından Kur’ân kelimeleri her okunduğunda, havada meydana gelen ses dalgalarında Rahmân’ın izniyle şekillenen Kur’ân harfleri adedince salât ve selâm edip, kendilerine nihâyetsiz bereketler ihsân eyle. Yâ İlâhenâ! Salavâtlardan her biri hürmetine bizi bağışla, bize merhamet eyle, bize lütufla muâmele buyur.

Her varlık başlı başına bir mucizedir. Bunu, bilim insanlarının yaptıkları ve kaleme aldıkları araştırmalardan da anlıyoruz. Onlar, her şeyde harikulade bir uyum, ahenkli bir işleyiş, adeta aklı baştan alan güzellikler ve mükemmel bir düzen olduğunda hemfikirdir. Bu düzene ister mikroskopla ister teleskopla bakalım, fark etmez; aynı hakikati görürüz. Hem mikro/en küçük âlemde hem de makro/en büyük âlemde aynı hakikat gözler önüne serilir. Malumdur ki insanın en önemli hislerinden biri meraktır. Bu hissin, kâinatın her noktasını araştıracak kadar geniş olduğunu bilim insanlarının gayretlerinde görüyoruz. Astronomlar, rasathaneler aracılığıyla Güneş’ten milyonlarca kat büyük yıldızların varlığını keşfediyorlar. Rasathaneler adeta bir göz, o gözle uzayı seyredenler ise bir ruh gibidir. Ayrıca, astronomların verdikleri bilgilere göre uzay öyle geniştir ki yıldızlar arasındaki mesafeleri, ışığın bir yılda aldığı yol ile anlatıyorlar. Öyle ki bir vasıtamız olsa ve saniyede üç yüz bin kilometre hız yapabilse, en yakın yıldıza ancak dört yılda varabiliriz. Güneş’ten sonra en yakın yıldız dört ışık yılı mesafededir. Orada bir tanıdığımız olduğunu varsayalım. Onunla telefon görüşmesi yapmak istesek, “Alo!” sesimiz ışık hızında gider ve ancak dört yılda ulaşır. Oradaki tanıdığımız da bize, “Buyurun!” diye cevap verdiğinde, toplamda sekiz yıl sonra cevap alabiliriz. Dikkat edelim: Masaya bıraktığımızda duyduğumuz küçük bir “tık” sesi kadar kısa sürede, ışık dünyamızın etrafını yedi kez dolaşabilir. Bu konuda Rabbimizin bize haber verdiği şu ayetleri tefekkür etmek yerinde olacaktır: “Gökten yere (her) işi, (O) tedbir (ve idare) eder; sonra (bu işler), mikdârı sizin saymakta olduklarınıza göre bin yıl tutan bir günde, O’na (Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yüksek makama) çıkar.” (Secde, 5)“Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı (sizce) elli bin sene olan bir günde O’na (arşına) çıkarlar.” (Mearic, 4)“Ve Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir.” (Hac, 47)Bir adam Güneş’e gitmek istese ve saatte yüz kilometre hızla yol alsa, ancak yüz yetmiş bir yılda varabilir. Üstelik ne uyumak ne yemek yemek ne de mola vermek mümkün olurdu! Böylesine devasa büyüklükler saat gibi işliyorsa bunun bir ruhu, bir programı, bir idaresi, bir mekanizması ve bir sistemi olmalıdır. Bu düzenin işlemesinde görev alan yaratılmış varlıklara dinimizde melaike (melekler) denir. Bilim insanları, uzayın içinde milyarlarca galaksi olduğunu, her galakside milyarlarca yıldız bulunduğunu ve her bir yıldızın belli bir ömrü olduğunu açıklıyor. Ölen yıldızlar, kara delikler tarafından yutuluyor. Adeta yıldızları temizleyen devasa bir elektrikli süpürge gibi işlev görüyorlar. Sadece Samanyolu Galaksisinde yüz milyarlarca yıldız bulunuyor. Böylesine devasa büyüklükteki bir kâinat elbette ki boş olamaz. Oradaki güzellikleri, yaratılışları, sırları ve Big Bang’den kıyamete kadar olan süreçleri gören ve görecek olan varlıklar vardır: Melaikeler… Elektriğe takılmamış bir bilgisayar ne işe yarar? Elbette hiçbir işe yaramaz, ölü bir madde gibidir. Şimdi bilgisayarımızı elektriğe bağlayalım. Bilgisayar adeta hayat buldu, çalışmaya başladı. Ancak, eğer ona bir işletim sistemi yüklemezsek yine bir işe yaramaz. Windows’u yüklediğimizi düşünelim. Sanki bilgisayarımıza ruh üflendi. Artık o program sayesinde birçok işlemi gerçekleştirebiliriz. Biz de o bilgisayarın iradesi oluruz. Elektrik kudreti, program ruhu, tuşlar da iradenin varlığını gösterir. Eğer düşüncelerimizi okuyan bir bilgisayar olsaydı, o zaman tuşlara da gerek kalmazdı; sadece düşündüğümüzü yapabilirdi. Ayrıca şu da unutulmamalıdır: Bilgisayara ne kadar format atarsak atalım, içindeki bilgileri tamamen kaybetmek mümkün olmaz. Melekler de her bilgiyi kaydeder; hem fanilere bakan yönünü hem de Yaratıcı’ya bakan yönünü... Bir nevi, her hadisenin şahitleridirler. Bilgisayarlı bir fabrika için de aynı neticeler geçerlidir. Kainat, Allah’ın gücü olmadan bir hiçtir. Yaratılanlar da kendilerine ruh üflenmezse bir hiçtir. O ruh, o program sayesinde her şey kaydedilir, her şeye şahit olunur ve her iş meydana getirilir. İşte melâike ve ruhanîler, kâinattaki yazılımın, programın isimleridir. Her ne kadar onlar iş yapıyor gibi görünse de gerçekte her şeyi yaptıran, her şeyi her şeyle bağlayan Allah’ın kudretidir. O’nun müsaade ettiği işler gerçekleşir, etmediği ise gerçekleşmez. Yağmur kafasına göre bir hızla yere düşmez. Dünya, rastgele bir yöne gidemez. Ağaçtan düşen yapraklar bile rastgele savrulmaz. Kendisine hayran olduğum, çok sevdiğim bir Semiz Amca vardı. İmanlı, ihlaslı, Hak aşığı, aynı zamanda çok da zekiydi. Üstadın yolunda ilerleyen biriydi. Hiç unutmam, bir gün bir hatırasını anlatmıştı. Yolculuk sırasında bir öğretmenle tanışmış. Sohbet ederken mevzu ölüme gelmiş. Öğretmen, ölümü arabanın yakıtının bitmesine benzetmiş: “Yakıtı bittiği için insan ölüyor.” demiş. Semiz Amca da ona şöyle sormuş: “Şimdi, öldü dediğimiz birine dünyanın en güzel yemeklerini getirsek, midesine doldursak… Bu adam yaşamaya devam eder mi?” Öğretmen, hiç düşünmediği bu soru karşısında susup kalmış. Semiz Amca açıklamış: “O adamda eksilen yakıt değil, ruhtur. Ruh bedenden çıktıktan sonra dünyanın en büyük tıp doktorunu bile getirseniz, fayda etmez.” “Bilgisayara format atarız, tekrar çalışır. İnsanlara format atılamaz mı?” diyebilirsiniz. Öncelikle şunu belirtelim: Her varlığın ruh programı kendine hastır. Hiçbir şey, bir diğerinin aynısı değildir. Mesela hiçbir insan, diğer insanın gözünden dünyaya bakmaz ve aynı dünyayı görmez. Zira her insanın kabiliyeti ve yaratılışı farklıdır. Parmak izi nasıl farklıysa, ona üflenen ruh da diğer insanlardan farklıdır. Halk arasında şöyle bir söz vardır: “Ana baba evladı doğurur, evlat da kendi gönlünü doğurur.” İnsanların istekleri, zevkleri, ilgileri, davranışları ve olaylar karşısındaki tepkileri bile farklı ruh programlarına sahip olduklarını gösterir. Böylece her bir kimseye özgü verilen ruh bedeni terk edince geriye sadece Fatihalar kalır. Elbette ki her şeyi yaratan Zât, dilerse ölmüş birini tekrar hayata döndürebilir. Hatta en ufak bir parçasından, hücresinden bile yeniden yaratabilir. Bunu zaten her ilkbaharda gözlemliyoruz. Dalından, tohumundan, kökünden, hatta toprağa karışmış atomlarından yeniden diriltilen bitkilere şahit oluyoruz. Bilim insanları, arkeolojik kazılarda binlerce yıllık tohumlar buldu ve uygun ortam sağlandığında bu tohumlar çimlendi. Her şeye gücü yeten Rabbimiz, dilerse insanı bir hücresinde bekletir, dilerse istediği zamanda canlandırır. Tıpkı binlerce yıllık tohumların tekrar filizlenmesi gibi...

“Her günahta küfre giden bir yol vardır” sözü,bu tehlikeyi veciz bir şekilde ifade etmektedir.Zira büyük odunlar küçük parçalarla tutuşur.Damlaya damlaya göl olur. Az, çoğun habercisidir.Bizzat işlenen günahlar, insanın kalbini karartarak zamanla büyük günahlara alışmasına ve onları normalleştirmesine sebep olabilir.Münkeri Önleme MesuliyetiAleyhissalatu Vesselam Efendimiz Müslim’ de geçen bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:“Her kim bir münker (aklın ve dinin çirkin gördüğü bir fenalık) görürse onu eliyle değiştirsin; eliyle değiştiremezse diliyle değiştirsin. Diliyle de değiştiremezse kalbiyle buğz etsin ki bu, imanın en aşağı derecesidir. En aşağı derecenin daha altında derekeden, yani imansızlıktan başka bir şey yoktur ki bundan Allah’a sığınırız.”Günümüzde, her türlü kötülüğün yaygınlaştığı bir ortamda bu hadis-i şerifin işaret ettiği tehlikelerden korunmak büyük bir zaruret haline gelmiştir. İnsan, zamanla kötülüklere alışarak onları normal kabul etmeye başlamakta ve bu durum, tehlikenin içimizi kemirdiğini işaret etmektedir. Kötülüklerin sıradanlaşması, kalbin duyarsızlaşmasına ve manevi hassasiyetlerin zayıflamasına yol açar ki, bu en büyük tehlikelerden biridir.Günahların İnsan Üzerindeki Etkisi“Her günahta küfre giden bir yol vardır” sözü, bu tehlikeyi veciz bir şekilde ifade etmektedir. Zira büyük odunlar küçük parçalarla tutuşur. Damlaya damlaya göl olur. Az, çoğun habercisidir. Bizzat işlenen günahlar, insanın kalbini karartarak zamanla büyük günahlara alışmasına ve onları normalleştirmesine sebep olabilir. Aynı şekilde, toplumda işlenen günahlara karşı kayıtsız kalmak, bu kötülüklere dolaylı destek vermek anlamına gelir. İnsan, maruz kaldığı haramları sürekli gördüğünde, onlara olan hassasiyeti azalabilir ve bu da manevi bir çöküşe yol açabilir. Bu nedenle, kişi hem kendini korumalı hem de çevresinde işlenen yanlışlara karşı şuurlu bir tavır sergilemelidir. Kendi iradesini koruyarak hem kendisinde hem de toplumda iyi ve güzel olanı yaymaya çalışmalıdır.Yanlış, kim tarafından ve hangi ortamda gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, yanlış olmaktan çıkmaz. Bu nedenle, her zaman şuurlu ve disiplinli olmak gerekmektedir. Günümüz dünyasında medya, sosyal çevre, internet ve dijital platformlar gibi pek çok alanda kötülüğün yayılmasına şahit olunmaktadır. İnsanın zihnini ve ruhunu temiz tutması, önüne konulan her bilgiyi ve görüntüyü sorgulaması elzemdir. Zira farkında olmadan yanlışları benimsemek, kişinin maneviyatını zayıflatacak, hatta mahvedecektir.Fitnelerden Korunmak İçinBu büyük tehlikeye karşı ruhen ve fikren güçlü bir mücadele içinde olmamız adına şu faziletli amelleri tavsiye etmek isteriz:1. Kehf Suresi’nin ilk 10 veya son 10 ayetinin ayrı ayrı ya da birlikte okunması. Bu ayetlerin, Deccal fitnesine karşı bir kalkan olduğu bilinmektedir. “Kim, Kehf suresinin başından on ayet ezberlerse deccaldan korunmuş olur.” (Müslim, Müsâfirin 257)2. Sekine duasının okunması. Bu dua, kalp huzurunu artırarak manevi istikrar sağlamaya yardımcı olur.3. Manası düşünülerek, özellikle müstecab vakitlerde Fatiha Suresi’nin sıkça okunması. Kur’an’ın en büyük suresi olan Fatiha, kulun Rabbi ile doğrudan iletişime geçmesini sağlar ve her türlü kötülükten korunmasına vesile olabilir.4. Meşhur muhaddislerden İmam-ı Şa’bi’nin şu sözüne riayet edilmesi: “Kişi kendisini salih amellerle ne kadar iç içe bulundurabilirse, o nispette zamanın fitnelerinden salim kalabilir.” Güzel şeyler düşünmek, günahtan uzak durmak, güzel ve faydalı sözler söylemek, din kardeşine tebessüm etmek bile salih amel kapsamına girer. Bu sebeple, her anı güzel amellerle ihya etmek mümkündür. Mümin, vaktini hayırlı işlerle değerlendirerek, kötü ve zararlı alışkanlıklardan kendini korumalıdır.5. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) bir gün Rasulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gelerek “Ya Rasulallah! Ben sizi nefsim hariç her şeyden fazla seviyorum.” dediğinde, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ya Ömer! Allah’ı ve Resul’ünü nefsinden de fazla sevmedikçe imanın kemale ermiş olmaz.” Bunun üzerine Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) şu ifadeyi kullanmıştır: “Ya Rasulullah! Şu anda Allah’ı ve Resul’ünü nefsimden de fazla seviyorum.”Bu ve benzeri örneklerle kalbimizi harekete geçirerek ve dualarımıza ihlas katmak suretiyle, aklımızın ve ilmimizin gösterdiği hedeflere ulaşmamız kolaylaşacaktır. Hayatımızın her anını Allah’ın rızasına uygun hale getirme gayretinde olmalıyız. Zira mümin, sürekli bir muhasebe hâlinde bulunarak, nefsinin ve şeytanın tuzaklarına karşı uyanık olmalıdır.Kalbin Önemi ve Manevi TemizlikBu noktada bazı hadis ve hikmetli sözleri hatırlamakta fayda vardır:- “Vücutta bir et parçası vardır; o düzelirse bütün beden düzelir, o bozulursa bütün beden bozulur ki, o et parçası kalptir.” (Buhârî, İman, 39; Müslim, Musâkât, 107)- “En küçük dairede en mühim işler cereyan eder.” (Asa-yı Musa, 13)- “İnsan önce iç dünyasında galip veya mağlup olur; sonra bu galibiyet ve mağlubiyet bütün hayatını hükmü altına alır.”Mukallibu’l-Kulub olan Hak Teâlâ’dan, kalplerimizi razı olduğu istikametten ayırmamasını niyaz ederiz.

Tersâne-i Âmire Erzak Anbarı başkâtibi Hacı Süleyman Efendi’nin oğlu olup, 29 Kasım 1861’de İstanbul’da Fındıklı’da doğdu. İlk tahsilini yaptığı Zeyrek Sâliha Sultan Mektebi’nde öğrenci iken hüsn-i hatta alâka duyup yazı hocası Süleyman Efendi’den Aklâm-ı sitte meşkederek 1872’de icâzetnâme aldı. Mektebi bitirdikten sonra Fâtih Rüşdiyesi’ ne devam edip 1877’de şahâdetnâme aldıktan sonra girdiği Mülkiye Mektebi’nden de 1879 yılında mezun oldu. Hulefâ olarak girdiği Dâhiliye Nezareti Muhâsebe Kalemi’nde tanıştığı Sâmî Efendi’ye dört yıl devam ederek yeniden Aklâm-ı sitte meş kederek, 1884 yılında yazdığı hilye-i şerîfe ile sülüs-nesih yazılarından icâzetnâme aldı. 1879’dan beri tanıdığı Sâmi Efendi’den hiç ayrılmamış ve ustasıyla kendisi için çok feyizli olan bu çalışma, 1901’e kadar 22 yıl devam etmiştir. Sâmi Efendi’nin Kâmil Akdik’in istidadına karşı büyük hayranlığı ve hürmeti vardı.Yazıdaki kâbiliyet ve başarısı sebebiyle Dîvân-ı Hümâyun Mühimme Kalemi’ ne tayin edildi (1894). Burada Sâmi Efendi’den Dîvânî ve Celî Dîvânî yazılarını ve tuğra çekmesini öğrenerek ertesi yıl nâmenüvisliğe getirildi. Hocası emekliye ayrılınca onun yerine Nişân-ı Hümâyun Kalemi mümeyyizliği ve Hutût-ı mütenevvia muallimi oldu (1909). Dîvân-ı Hümâyun’daki resmî vazifesi esnasında Dîvânî, Celî Dîvânî veya Rik‘a hatlarıyla yazdığı menşur, berat, muâhedenâme, tasdiknâme gibi evrak dışında, yazı hocası olarak hazırladığı meşkler de pek çoktur. Ayrıca Sülüs-Nesih kıtalar, murakkaalar (yazı albümleri), hilye ve levhalar, kitâbeler, bazı sûre ve cüzlerden başka bir de Mushaf yazmıştır. Bu vazifesine 1914’te, yeni açılan Medresetü’l-hattâtîn Sülüs-Nesih hocalığı ile Galatasaray Sultânîsi Rik‘a dersleri hocalığı da ilâve edildi (1918). Bâbıâli’nin lağvedilmesiyle Divân-ı Hümâyun’daki vazifesinden emekliye sevkedilince (1922) uhdesinde sadece Medresetü’l-hattatîn’in muallimliği kalır. Harf inkılâbına kadar burada hocalık yaptı (1928). Yeni harflerin kabulünde faaliyetine ara verip 1929’da Şark Tezyînî Sanatlar Mektebi ismiyle tekrar açılan mezkûr müessesede yazı öğretilmediği için buranın müdürlüğüne getirildi. Nihayet bu mektep de 1936’da Türk Tezyînî Sanatları Şubesi olarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanınca burada hüsn-i hat öğretilmesine tekrar müsaade verildi. Burada vefatına kadar yürüteceği yazı hocalığına başladı. Ahmed Kâmil Akdik, sanat hayatının en velûd ve mütekâmil devresini burada geçirmiştir. Biri 1935, diğeri 1940’ta olmak üzere Mısır prenslerinden Mehmed Ali Tevfik Paşa tarafından iki kere Mısır’a davet edildi. Birincisinde paşanın İslâm sanat ve mimarisinin hemen bütün devirlerini içine alan bir İslâm sanatları müzesi şeklinde yaptırdığı Kasrü’l-Menyel bünyesinde bulunan mescidin bütün yazılarını yazdı. İkincisinde ise aynı sarayda kurulan hat müzesine konulacak yazıları İbnülemin Mahmud Kemal İnal ile birlikte seçip tasnif etti. Günümüzde bir müze olarak kullanılan bu sarayın çeşitli bölümlerinde Kâmil Akdik’in pek çok yazısı bulunmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısında eserleri ile sanat tarihimizde iz bırakan, hat sanatındaki kıdemi, dirayeti ve başarısıyla 21 Ağustos 1915’te “Reîsü’l-Hattâtîn” unvânını alan üstad, 23 Temmuz 1941 gecesi Fatih’teki evinde vefat etti. Eyüp Sultan Camii’nde edâ edilen cenaze namazına müte’akib Eyüpsultan sırtlarındaki Gümüşsuyu Kabristanı’na defnedildi. Kabir kitâbesi Celî Sülüs’le aynı zamanda ressam olan oğlu Şeref Akdik tarafından yazılmıştır. Eski hat üstadlarının eserlerini toplamağa çok meraklı olan ve Sâmi Efendi’den sonra, “ikinci hoca ve mektep” saydığı koleksiyonu vefatından sonra, Topkapı Sarayı Müzesi’nce satın alınarak müzenin envanterine kazandırılmıştır. Çocukluğundan beri kendini yazıya vakfeden, Reisü’l-hattatîn ünvanının izzetini dâima korumuş, yetiştirdiği talebelerle hat sanatının bugünlere gelmesinde büyük emeği olan üstadın rûhu şâd mekânı cennet olsun.