231. Sayı: "Panik mi, İmtihan mi?"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiKriz Zamanlarında Toplum Ahlâkı
İnsan

Toplumlar ve özellikle toplumu oluşturan insanlar, bolluk zamanlarında değil, daraldıkları anlarda tanınır. Refah, kusurlarımızı gizler; kriz ise üzerimizdeki örtüyü kaldırır. O yüzden kriz dönemleri sadece ekonomik ya da siyasi tablolar üretmez, aynı zamanda vicdanların fotoğrafını çeker. Aynı sokakta birinin elindekini sakladığı, diğerinin paylaşmayı tercih ettiği anlar tam da bu yüzden ayırt edicidir. Kriz, insanı değiştirmez; insanın kim olduğunu ortaya çıkarır.Zor zamanların ilk imtihanı, menfaat ile merhametin karşı karşıya geldiği noktada başlar. Fırsatçılık, krizi bir kazanç alanı olarak okur; dayanışma ise onu bir sorumluluk çağrısı olarak görür. Bugün yaşananlar, toplumun kaynak yetersizliğinden çok, paylaşım ahlâkındaki zayıflığı işaret ediyor. Zira tarih defalarca göstermiştir ki toplumlar parasızlıktan değil, güven kaybından çöker. İnsanların birbirinden şüphe ettiği yerde, en güçlü sistemler bile ayakta kalamaz.Kriz anlarında belirleyici olan yalnızca yaşananlar değil, yaşananların nasıl tanımlandığıdır. Panik dili, belirsizliği büyütür; korkuyu hızla yayar ve insanı kendi kabuğuna çeker. Herkesin önce kendini kurtarmaya çalıştığı bir atmosfer üretir. İmtihan dili ise insanı sorumlulukla baş başa bırakır. “Ne yapmalıyım?” sorusunu diri tutar. Bu dil, pasif bir kabulleniş değil; ahlâkı harekete geçiren bir şuur hâlidir. Panik, bencilliği normalleştirirken; imtihan, hesap verme duygusunu canlı tutar.Mesela bugün haber başlıklarında sıkça karşılaştığımız tablo, yalnızca ekonomik bozulmayı değil, ahlâkî eşiklerin hızla düştüğünü gösteriyor. Fahiş fiyatlar, stokçuluk, yardımların suistimali ve dijital mecralarda dolaşıma sokulan korku dili… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Toplumun ayakta kalıp kalamayacağını belirleyen şey vicdandır. İç denetimin çöktüğü yerde, kanunlar bir şey yapamaz. Yapsa da uzun ömürlü olmaz.Bu tarz çözülmeler imandan beslenilmezse ahlaki çöküşü meydana getiriyor ve bir de normalleşiyor. Nefsine bahane arayan, “Herkes böyle yapıyor.” deyip vaziyeti kurtardığını düşünüyor. Oysa bu ifade, krizin zorlayıcılığından çok, ahlâkî zaafiyetin itirafıdır. Herkesin yaptığı şey, doğru olanı belirlemez. Aksine, kriz zamanlarında doğru olan, çoğu zaman azınlığın omzuna yüklenen ağır bir sorumluluktur. Toplumlar, zor zamanlarda verilen küçük ama hak ve adalete dayalı kararlarla ya güçlenir ya da içten içe çürür.Tam da bu noktada Ramazan, sadece bir ibadet ayı olarak değil, içtimai bir direnç ve tamir zemini olarak anlam kazanır. Oruç, tüketim refleksini sınırlar; insanı kendi ihtiyacıyla başkasının ihtiyacı arasında düşünmeye zorlar. Zekât ve sadaka, servetin dolaşımını sağlar; iftar sofraları ise kopan bağları yeniden kurar. Ramazan, krizi inkâr etmez; ama onu ahlâkî bir direniş alanına dönüştürür.Krizler gelip geçer. Piyasalar toparlanır, gündem değişir, haber başlıkları unutulur. Fakat kriz anlarında sergilenen ahlâk, toplumun hafızasında kalır. Asıl mesele, zor zamanlar bittiğinde geriye ne kaldığıdır. Daha güçlü bir dayanışma mı, yoksa daha derin bir güvensizlik mi?Bu dosya, krizi konuşmak için değil; kriz karşısında kim olduğumuzu hatırlamak için hazırlandı. Çünkü mesele, yaşadığımız şartlar değil; o şartlar altında neyi seçtiğimizdir.

Metin UÇAR 01 Şubat
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Fatih CamiiFatih Camii ve Külliyesi, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1463-1470 seneleri arasında yaptırılmıştır. Fatih Camii’nin inşa edildiği alanda, daha önce On İki Havari Kilisesi vardı. Ancak bu kilise, bakımsız ve harap bir haldeydi. Fetihten sonra Ortodoks patrikliği bu kiliseye taşınmıştı. Patrik, buranın harap halinden dolayı, patrikhaneyi başka yere taşımak istedi. Fatih, bu isteği kabul etti ve kendi adını vereceği külliyeyi, bu alana yaptırmaya karar verdi. Mimarı Atik Sinan olan külliye, bütünüyle Türk mimarî geleneklerine uygun ve bunun tabii gelişmesinin bir halkası olarak meydana getirilmiştir. Fatih Camii, İstanbul’daki 1766 depreminde büyük hasar almıştır. Büyük kubbesi tamamen çöktüğü gibi duvarları da tamir edilemeyecek derecede yıkılmıştır. Sultan 3. Mustafa, Hâşim Ali Bey’i bina emini tayin ederek önce türbe ve külliye binalarını yaptırmıştır. Caminin yeniden inşasına 31 Temmuz 1767 günü başlanmış, önce Sarım İbrâhim Efendi, daha sonra da İzzet Mehmed Bey nezâretinde devam eden yapım çalışmaları Nisan 1771’de tamamlanmıştır. Bugünkü Fâtih Camii ilkinden çok farklı olmakla beraber bazı yerlerinde eskisini hatırlatan iz ve kalıntılar mevcuttur. Ayrıca 19. yüzyıla kadar tek şerefeli olan minarelere 1800’lü yıllarda birer şerefe eklenerek boyları yükseltilmiştir. Fatih Camii’nin ilk halinde ortada bir büyük kubbesiyle mihrap tarafında bir yarım kubbesi ve yanlarda daha alçak üçer küçük kubbeli bölümleri bulunduğu eski resimlerinden anlaşılmaktadır. Külliyesinde Fatih Sultan Mehmed’in türbesi başta olmak üzere türbeler, medreseler, kütüphane, tabhane, darüşşifa, muvakkithane, hazire, kervansaray, arasta ve hamam bulunmaktadır. 3 Şubat 1094 Selçuklu Sultanı Rükneddin Berkyaruk adına hutbe okunduSultan Berkyaruk, Sultan Melikşah’ın Zübeyde Hatun adlı hanımından Haziran 1081’de İsfahan’da doğan oğludur. Terken Hatun ile Azerbaycan Meliki İsmail’i yenilgiye uğratan Berkyaruk, bu zaferlerden sonra Bağdat’a gitti. Halife Muktedî-Biemrillâh tarafından Rükneddin lakabıyla sultan ilân edildi ve 3 Şubat 1094’te adına hutbe okundu. Bütün Selçuklu topraklarında devlet otoritesini yerleştirip huzur ve sükûnu sağladığı bir sırada vereme yakalanan Berkya­ruk, İsfahan’dan Bağdat’a götürülürken yolda ağırlaştı. Hayatından umut kesince emîrleri yanına çağırıp beş yaşındaki oğlu Melikşah’ı veliaht, Emîr Ayaz’ı da ona atabeg tayin etti. Oğlunu emîrlerin himayesinde Bağdat’a gönderirken kendisi de İsfahan’a dönmek üzere yola çıktı. Burûcird yakınlarında 22 Aralık 1104’te vefat etti. Cenazesi İsfahan’a götürülerek atalarının gömülü olduğu türbede defnedildi, yerine oğlu Melikşah geçti. 23 Şubat 1231 Mevlânâ Hazretleri’nin babası Bahâeddin Veled vefat ettiSultânü’l-ulemâ unvanı ile de şöhret bulan Bahâeddin Veled, 1151’de Belh’te dün­yaya gelmiştir. Annesi Hârizmşahlar hâ­ne­da­nından birinin kızıdır. Belh’e yerleşmiş sûfîmeşrep bir âlimler ailesine mensup olan Bahâeddin Veled, üç yaşında iken babası Hüseyin el-Hatîbî’yi kaybetti. Bahâeddin Ve­led’in Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu ve Ahmed el-Gazzâlî’den intikal eden tarikat hırkasını giydiği rivayet edilir. Oğlu Mevlânâ Hazretlerini yanına alarak 1219’da önce Bağdat’a, daha sonra Hacca giderler. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Şam üzerinden Anadolu’ya gelirler. Malatya’da ve Erzincan’da konakladıktan sonra, yedi yıl ika­met edecekleri Karaman’a geçmişler­dir. Oğlu Mevlânâ’yı Şerefeddin Lâlâ-yı Se­mer­kan­dî’nin kızı Gevher Hatun ile 1224 veya 1225’te evlendirmiştir. Mevlânâ’nın ço­cuk­ları Sultan Veled ile kardeşi Alâeddin, Ka­ra­man’da dünyaya gelmişlerdir. Bahâeddin Veled, Selçuklu Hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşir. Burada iki yıl kaldıktan sonra vefat eder. 16 Şubat 1849 Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey,Osmanlı arazi hukuku hakkında bir risale yayınlandıŞeyhülislâm Ârif Hikmet Bey tarafından 16 Şubat 1849 tarihinde arazi hukukunun yürürlükteki esasları el-Ahkâmü’l-mer’iyye fi’l-arâzi’l-emîriyye adlı risâlede bir araya getirilmiştir. Ârif Hikmet Bey, bu risaleyi Sultan Abdülmecid’in emriyle hazırlamıştır. Ancak klasik fetva mecmuaları tarzında kaleme alınmış olan bu risale bir kanun metninin şekil, yapı ve kullanış kolaylığından uzak olduğu için yeni bir kanunname hazırlanması zorunluluk haline gelmiştir. Yeni kanunnameyi hazırlamak üzere Meclis-i Ali-i Tanzimat’ta Ahmed Cevdet Paşa başkan­lığında Tahsin, Arif ve Seyyid Mehmed Rüşdü beylerden oluşan bir heyet kurulmuştur. Bu heyet Divan-ı Hümayun kaleminde bulunan bütün eski ve yeni arazi kanunlarını ve bu konuda verilmiş olan fetvaları ve ayrıca belirli konularda teker teker çıkarılan irade-i seniyeleri esas almıştır. Elde edilen malumatla Arazi Kanunnamesi hazırlanmıştır. 21 Nisan 1858 tarihli bu Kanunname, 6 Haziran 1858 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Şubat
Konu resmiDin Bir İmtihandır
İtikad

Din bir imtihan ve tecrübedir. Ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrîk eder. Bu imtihan meydanında bize düşen, eşyanın karanlık perdelerinden sıyrılıp, her şeyin arkasındaki ilahî kudreti görmek ve bu fâni dünyadan bâki olan diyara hazırlık yapmaktır. Bu dünya pazarında manevî ticaretini yapanlar, sonunda “Mevlâ-yı Kerîmlerine” perdesiz ve doğrudan kavuşma şerefine erişeceklerdir.İnsan, bu dünyaya yalnızca nefes alıp vermek, yemek-içmek için gönderilmiş bir varlık değildir. Dünyanın fâniliğiyle beraber büyüklüğüne ve insanın sahip olduğu sonsuz duygulara bakıldığında, bu dünya hayatının bir “memuriyet” ve “ticaret” yeri olduğu açıkça görülür. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle dünya; bir zikirhâne-i Rahmân, bir ta‘lîmgâh-ı beşer ve her şeyden önemlisi bir meydân-ı imtihândır.1 Şimdi imtihanla ilgili ana konuları maddeler halinde ele alalım:Birincisi: Dinin bir imtihan olmasının en temel hikmeti, insandaki gizli kabiliyetlerin ortaya çıkarılmasıdır. Mesela meleklerin makamı sabittir; çünkü önlerinde aşmaları gereken bir engel ya da onlara musallat olan bir şeytan yoktur. Ancak insanda durum farklıdır. İnsan için aşağıların aşağısı olan esfel-i sâfilîn ile yücelerin yücesi olan a‘lâ-yı illiyyîn arasında sonsuz mertebeler vardır.İşte bu mertebeler, imtihan ve “sırr-ı teklif” ile katedilir. Eğer Ebu Cehil’in tabi olduğu nefsi ile Hazreti Ebubekir’i (ra) zirveye taşıyan imanını karşı karşıya getiren bir müsabaka olmasaydı; elmas hükmündeki ruhlar ile kömür hükmündeki ruhlar birbirinden ayırt edilemezdi. Şeytanın musallat edilmesi, aslında insanı manevî bir mücahedeye tabi tutarak onu kemalata ulaştırmak için kurulmuş ilahî bir hikmettir.İkincisi: İmtihanın en hassas noktalarından biri, kulun Rabbine karşı duruşudur. Hazret-i İsa (as) ile şeytan arasında geçen diyalog, bu imtihanın sınırlarını net bir şekilde ortaya koyar. Şeytanın, “Madem ecel gibi her şey kader-i İlâhî iledir, o vakit kendini yüksekten at bakalım, ölecek misin?” şeklindeki sözüne karşı Hz. İsa’nın (as) verdiği şu harika cevap kulluğun özüdür: “Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder; fakat abdin hakkı yoktur ve haddi değildir ki, Cenâb-ı Hakk’ı tecrübe etsin.”2İnsan, Allah’ı test etme makamında değil, Rabbi tarafından terbiye edilme makamındadır. “Ben şunu yaparsam Allah da bana şunu yapar mı?” tarzındaki bir yaklaşım, ubu­diyete tamamen zıttır. Hakiki mümin, zor­luklar, hastalıklar, bela ve musibetler karşısında “Rabbim beni imtihan ediyor” diyerek sabreden ve O’nun rububiyetine karşı edebi muhafaza edendir.Üçüncüsü: İmtihanın sonuçları dünyada apaçık görünseydi, imtihanın bir anlamı kal­mazdı. Hakikatler perdeli kalmalıdır ki, im­tihan sırrı bozulmasın. Bu perdeli yapı, insanın gayretini, arayışını ve samimiyetini ölçer. İnsanın bu dünyada giydiği sun’i elbiselerden tutun, karşılaştığı her türlü zorluğa kadar her şey, onun bu kâinattaki “kumandanlık” vasfını ve ilahî isimlere olan aynadarlığını geliştirmek için birer araçtır.3Dördüncüsü: İnsanın yolculuğu, ruhlar âle­minden başlar, ana rahminden, çocukluk­tan, gençlikten, ihtiyarlıktan geçer ve kabir kapısına dayanır. Kabir, iman eden ve imtihanı başarıyla geçenler için bir cehennem çukuru değil; ebedî cennet bahçelerine açılan bir kapıdır. Zahmetli imtihan meydanı, yerini gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutur etmemiş ebedî bir saadete bırakır.4Evet din bir imtihan ve tecrübedir. Ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden tefrîk eder.5 Bu im­tihan meydanında bize düşen, eşyanın karanlık perdelerinden sıyrılıp, her şeyin arkasındaki ilahî kudreti görmek ve bu fâni dünyadan bâki olan diyara hazırlık yapmaktır. Bu dünya pazarında manevî ticaretini yapanlar, sonunda “Mevlâ-yı Kerîmlerine” perdesiz ve doğrudan kavuşma şerefine erişeceklerdir.61- Sözler, s. 5.2- Lem'alar, s. 137.3- Mektubât, s. 268.4- Tılsımlar, s. 18.5- Sözler, s. 131.6- Asâ-yı Musa, s. 206.

Ali CİRİT 01 Şubat
Konu resmiBu Zamanda Manevî Sohbetlere Neden Daha Çok İhtiyacımız Var?
İnsan

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bu zamanın yani âhir zamanın günahları ve şüpheleri, insanları —özellikle gençleri— bazen bir saat içinde bir senelik tahribatla sarsabiliyor. Zihinler hızla bulanıyor, kalpler çabuk yoruluyor, istikamet kolayca kaybolabiliyor.Böyle zamanda iman dersleri, sadece bir sohbet faaliyeti değil; mayalanma, korunma kalkanı, istikamet terazisi gibidir. Derslere katılmak, yalnızca bilgi edinmek değil; ruhu, niyeti, yönelişi ve hayatı yeniden düzene koymak demektir.Kur’ân-ı Kerîm’de bu mevzu şöyle beyan edilir: “(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki Allah, onların yüceltilmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. O evlerde sabah akşam Allah’ı tesbih edenler vardır. Onlar ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetle döneceği bir günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 36–37)Bu ayetin tefsirinde müfessirlerden Şevkânî ve Mâverdî, ayette geçen evlerden maksadın mescitler ve müminlerin evleri olduğunu ifade eder. Ebû Hayyân ve Âlûsî ise bu kavramı daha geniş ele alarak; namaz kılınan, ilim ve iman sohbetleri yapılan bütün mekânların bu kapsama girdiğini belirtir.Demek ki bu ayette kastedilen evler; içinde iman meşalesi yanan, Allah’ın adının anıldığı bütün mescitler ve hanelerdir. Lambaların ışığında ise geceleri namaz kılınan, ilmî ve manevî sohbetlerin yapıldığı her yer bu nura dâhildir. Bir yandan evleri aydınlatan elektrik ışığı, diğer yandan kalpleri aydınlatan iman ışığı… Her ikisinin de maddî ve manevî tesirleri vardır.Nasıl ki bir atomun parçalanmasıyla ciddi bir enerji açığa çıkar ve görünmese de tesiri şiddetle hissedilirse; aynı şekilde Allah rızası için bir araya gelen müminlerin oluşturduğu manevî atmosferde de gözle görülmeyen fakat ihlâsı, takvâyı ve kalbî istifadeyi artıran güçlü bir manevi enerji ortaya çıkarır.Âhir Zamanda İmanı Korumanın En Güçlü Kalkanı: Manevî SohbetlerManevî sohbetler, ferdî imanları cemaat şuuru içinde kuvvetlendirir; yalnızlığı dağıtır, istikameti muhafaza eder. Salih dostlarla bir araya gelinen bu meclislerde kalpler aynı hakikate yönelir, niyetler berraklaşır. İman, yalnızca zihinde taşınan bir bilgi olmaktan çıkar; hayatın merkezine yerleşir.Âhir zamanın yakıcı ve savurucu rüzgârlarına karşı iman gemisini sabit tutan bu sohbetler, müminler için adeta birer iman kalesi, sığınılacak emniyetli liman hükmündedir.Ders ve Manevî Sohbetlerin Ferdî KazanımlarıBurada bu asrın önemli bir tefsiri olan Ri­sa­le-i Nur üzerinden örnekler vereceğiz.a. İmanın kuvvetlenmesiRisale-i Nur, imanı sadece taklitle kabul edilen bir bilgi olmaktan çıkarır; onu akıl, kalp ve vicdanla temellendirilen tahkikî bir hakikat hâline getirir. Bu asırda akla gelen şüpheleri bastırmak yerine ciddiye alır; kâinatı, insanı ve hadiseleri konuşturarak imanı delil, muhakeme ve mantıkla ispat eder.Böylece iman, korkuyla korunmaya çalışılan kırılgan bir inanç değil; sorguya, itiraza ve düşünmeye dayanabilen sağlam bir bilgi/kanaat yani yakîn kazanır. Düzenli dersler, imanı taze tutar; onu ilim derecesinden yakîn derecesine yükseltir.b. Manevî istikamet ve devamlılıkRisale-i Nur, insana sadece yön göstermez; bu istikameti şuur, muhakeme ve istikrarlı tefekkür üzerine bina ederek devamlılık kazandırır. Kişi iniş çıkışlar yaşasa da yönünü kaybetmez; şartlar değişse bile hedefi sabit kalır.Zamanın dağınıklığı, sosyal medya karmaşası ve dünya meşgalesinin ruhu yorduğu bu çağda, manevî dersler insan için “kendine gelme”, “niçin yaşıyorum?” muhasebesi imkânı sunar.c. Nefisle mücadelede destekRisale-i Nur, nefisle mücadelede sadece nasihat etmez; hakikati gösterir. Nefsin hilelerini tanıtır, gururunu kırar; acz, fakr, şefkat ve tefekkür gibi esaslarla nefsi susturur. Nefsi yok saymaz; onun zaaflarını Allah’a yönelen kapılara dönüştürür.Bu ölçülerle insan, nefsine güvenmek yerine Rabbine dayanmayı öğrenir. Cemaatle yapılan dersler ise, nefsin terbiyesi için canlı bir mektep, uygulamalı bir ders vazifesi görür.d. Kötülüklerden korunmaRisale-i Nur, haram ve günahlardan sakınmada güçlü bir tesir meydana getirir. Günahın sadece “yasak” olduğunu söylemekle yetinmez; onun akıl, kalp ve ruh üzerindeki tahribatını da gösterir. Bu idrak, kişiyi baskıyla değil; şuur ve iradeyle günahlardan uzaklaştırır.İman nuru arttıkça, günahların cazibesi azalır. Dersler, insan için güvenli bir manevî alan oluşturur.Manevî Sohbetlerin Ailevî Faydalarıa. Aile içinde huzur ve muhabbetRisale-i Nur, aile hayatını iman merkezli bir bakışla inşa eder. Karşılıklı hak, sabır, şefkat ve fedakârlık şuuru kazandırır. Olaylara nefsî beklentilerle değil; emanet ve kulluk şuuruyla yaklaşan ailelerde kırıcı tutumlar azalır, huzur artar. Anne ve babanın derslere devamı, çocuk üzerinde sükûnet ve güven etkisi oluşturur.b. Çocuklara örnek olmaÇocuk, anne-babasının ilme, duaya ve hakikate verdiği değeri görerek büyür. Manevî derslerin hayatın merkezinde olduğu bir evde yetişen çocuk, değerler bakımından sağlam bir zemin kazanır.c. Aile içinde ortak manevî dilRisale-i Nur, aile fertlerine ortak bir manevî dil kazandırır. Aynı hakikatleri dinleyen eşler arasında anlayış, sabır ve muhasebe artar; aile içi iletişim derinlik kazanır.Derslerden Geri Kalmanın Zararlarıa. Manevî zayıflama ve gafletDersleri aksatmak, insanı fark ettirmeden dünyaya meylettirir. İbadetlerde gevşeme başlar; birkaç hafta bile kalpte bir soğuma meydana getirebilir.b. Cemaat bağının zayıflamasıDers halkasından kopan kişi, zamanla seyirci konumuna düşer. Önce bahaneler, sonra alışkanlıklar gelir; dönüş her geçen gün zorlaşır.c. Hizmet yükünün dengesiz dağılmasıBazı kişilerin geri kalması, yükün başkalarının üzerine binmesine sebep olur. Bu durum yorgunluk ve kırgınlık doğurabilir; kişiyi de manen mesul kılar.d. Aile üzerindeki olumsuz etkiAnne-babanın ihmali, çocukların da manevî meselelere ilgisini zayıflatır. Evdeki manevî hava azalır; huzur yerini farklı imtihanlara bırakır.e. Fark edilmeden dünya bataklığına kayışBu asırda en büyük veli bile cemaatle hareket etmeye muhtaçken, “Zaman cemaat zamanıdır” hakikatini unutmamak gerekir. Derslerden uzaklaşmak, insanı fark etmeden dünya sevgisine sürükler; asıl hedefi unutturur.Unutmamalıyız ki Risale-i Nur dersleri, âhir zamanın en güçlü manevî sığınaklarından biridir.HikâyeBir yolcu, fırtınalı bir gecede ilerlerken uzakta bir fener görür. “Biraz daha gideyim, sonra dönerim” der ve fenerden uzaklaşır. Fırtına şiddetlenir, yol karanlıklaşır. Geri dönmek ister ama artık yönünü bulamaz.O an anlar ki; fenerden uzaklaşmak karanlığa gitmek değil, ışığı kaybetmektir. Manevî sohbetler de böyledir. İnsan çoğu zaman karanlığa bilerek gitmez; sadece ışıktan uzaklaşır.HulâsaManevi dersler, iman dersleri, Risale-i Nur dersleri, âhir zamanda imanı, aileyi ve cemaat ruhunu koruyan en güvenli manevî sığınaklardan biridir. Ondan uzaklaşmak kayıptır; ona devam etmek ise hem dünya hem âhiret için büyük bir kazançtır.

Hasan Hüseyin YILDIRIM 01 Şubat
Konu resmiKriz Dönemlerinde “Herkes Böyle Yapıyor” Gerekçesi
İnsan

Hayat tek düze devam eden bir süreç değil, malumunuz. İniş de var çıkış da. Güzel de var çirkin de. Zor da var kolay da… ve hâkezâ… iyi, güzel, kolay zamanlarda çok da bir sıkıntı yoktur, hayat akıp gider; fakat yokuşa gelindiğinde patinaj sesleri, balata kokuları gelmeye başlar. Kriz zamanları da böyledir. Her tarafta şikayetlenmeler, kendini garantiye alma çabaları, yükü sırtından atma gayretleri ve kendisi hariç her şeyi suçlama halleri. Ola ki kendisinden kaynaklı problemler ortaya konulunca da herkesi işe ortak etme psikolojisiyle “Herkes böyle yapıyor” kardeşim serzenişleri…Peki, “Herkes böyle yapıyor” deyince mesele halloluyor mu? Tabii ki hayır! Zira bu ifade, çoğu zaman bir tespit değil; nefsin kendine yazdığı bir beraat kâğıdıdır. Kendini temize çıkarma paniğidir. Burası can damarı: Haki­kati ölçü almaktan vazgeçip, başkalarının fii­lini kendine mazeret gösterme hastalığıdır. İnsan, zor zamanlarda kendi hatasını savunmak için zamanı, şartları ve kalabalığı öne sürer. “Asır değişti”, “hayat zorlaştı”, “kim dürüst ki?” cümleleri, aslında tek bir isteğin etrafında döner: Sorumluluktan kaçmak. Bir cihette de hesap vermemek.Şimdi burada duralım ve bir hikâyeyi hatırlayalım: Behlül Dânâ Hazretleri, çarşıda, pazarda halk içinde dolaşırken insanlara nasihat eder, yanlış hareketlerden sakındırmak için onları ikaz ederdi. İkazları bazı insanların damarlarına dokunuyor, gururları inciniyordu. Bir gün, ahaliye, doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Harun Reşid’e gidip Behlül Dânâ Hazretlerini şikâyet ettiler:Halk “Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Bizi ikaz edip durmasın. Sonra, her koyun kendi bacağından asılır.” dediler. Bu şikâyetler üzerine Harun Reşid, Behlül Dânâ’yı çağırtıp halkın istediğini bildirdi. Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun alıp kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı.Cahil insanlar, hikmetini anlayamadıkları, sırrını çözemedikleri söz ve hareketleri gördüğü birine hemen deli damgası vururlar. Behlül Dânâ’nın bu hareketini de anlayamayan halk gülerek şöyle dedi: “Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zaten.”Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar ko­kuyor, bundan ise bütün mahalle zarar gö­rüyordu. Bozulan etlerin kokusundan du­rulmaz hâle gelince, aynı şahıslar, Harun Raşid’e gidip durumu anlattılar:“Ya Emîre’l-Mü’minîn! Behlül’ün astığı koyunların kokusundan duramıyoruz. Bizi çok rahatsız ediyor. Şuna söyleyin de onları astığı yerden kaldırsın!’Harun Reşid, Behlül’ün böyle bir hareketi neden yaptığını merak ediyordu. Hem halkın şikâyetini bildirmek hem de böyle yapmasının sebebini öğrenmek için Behlül Dânâ’yı saraya çağırttı. Hazret gelince, Hârûn Reşîd sordu: “Yâ Behlül! Mahalleye astığın koyunların kokusundan halk çok rahatsız oluyor. Böyle bir şeyi neden yaptın?”Behlül Dânâ Hazretleri şu ibretlik ve hakikatli cevabı verdi: “Ey müminlerin emiri! Ben bir şey yapmadım! Sadece her koyunu kendi bacağından astım. Fakat görülüyor ki, her koyun kendi bacağından asılsa da bütün çevreyi rahatsız ediyor, herkese zarar veriyor. Bir kötünün zararı sadece kendine olmuyor, herkese zarar veriyor. İnsanların bunu anlaması için böyle yaptım. Herhalde anlamışlardır.”“Her koyun kendi bacağından asılır” denile­rek geçiştirilen kötülükler, zamanla bütün mahalleyi kokutur. Bir yanlış sadece sahibini kirletmez; çevresini de bozar. Kriz dönemlerinde küçük görülen ahlâkî gevşemeler, toplumun havasını zehirler. Fiyatı yükselten, hakkı çiğneyen, fırsatı ganimet bilen herkes, “ben tek başıma ne yapabilirim” diyerek kendini temize çıkardığını zanneder; ama sonuçta herkes zarar görür.Aynı yanılgı “nasıl olsa birisi yapar” düşün­cesinde de gizlidir. Herkesin sorumlu olduğu yerde, hiç kimse sorumluluk almaz. Yapılabilecek işler yapılmaz, yapılmadığında ise suç bir başkasına yüklenir. Kriz böylece sadece ekonomik ya da sosyal bir mesele olmaktan çıkar; ahlâkî bir çöküşe dönüşür.Sözler Mecmuasındaki şu ikazı da cebimize koyup sonra devam edelim: “Ey nefsim! Deme: ‘Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.’ Çünkü ölüm değişmiyor. Firak bekaya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor. Hem deme: ‘Ben de herkes gibiyim.’ Çünkü herkes, sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?” (s. 40)Bir es de burada verelim ve başka bir hi­kâ­yeyi hatırlayalım:Herkes, birisi, herhangi biri ve hiç kimse adlı dört kişi vardı. Yapılacak önemli bir de iş vardı ve herkesten bunu yapması istenmişti. Herkes; bu işi birisinin yapacağından emindi... Herhangi biri onu yapabilirdi, fakat hiç kimse yapmadı. Birisi buna kızdı, çünkü bu herkesin işiydi. Herkes, bunu herhangi birinin yapabileceğini düşündü. Fakat hiç kimse, bu işi herkesin yapamayacağının farkına varmadı. Sonunda herhangi birinin yapabileceği bir işi hiç kimse yapamazken herkes birisini suçladı.Herhangi birimiz hepimiz demektir. Herhangi biri içindeki birimiz de her birimiziz yani bizi yani benim. İçinde olduğumuz zaman ve mekânda herkesle birlikte herhangi birinin değil herkesin bir mesuliyeti vardır ve şahsi olan bu mesuliyet kimseye devredilemez. Velev ki bir meselede herkes bile yanlış yapsa onların yanlışı benim de yanlış yapmama özür olamaz. Bundan dolayıdır ki krizler, “herkes ne yapıyor?” sorusunun değil, “ben gerçekten ne yapmalıyım?” sorusunun sorulması gereken zamanlardır. Zorluklar, insanın karakterini örten değil, açığa çıkaran imtihanlardır. Kimin hakikati ölçü aldığı, kimin kalabalığın arkasına saklandığı böyle zamanlarda belli olur.Ve çıkış yolu, çoğunluğun -eğer yanlışsa- fiilini ölçü almak değil; hak ve hakikati, doğruyu ölçü almaktır. Nefsine mazeret üretmek yerine, sorumluluğu neyi gerektiriyorsa onu omuzlamaktır. Çünkü ahlâk, herkesin yap­tığına bakarak değil; yapılması gerekene yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine bakarak ayakta kalır. Kriz zamanlarında toplumu ayakta tutanlar da “herkes böyle yapıyor” diyenler değil, “doğru olan budur” diyebilenlerdir.

Meryem Karadayı 01 Şubat
Konu resmiFırsatçılık Tuzağından, Dayanışma (Manevi Ticaret) Ufkuna
İnsan

İnsanlık tarihi, bolluk ve refah dönemleri kadar, darlık ve kriz dönemleriyle de şekillenmiştir. Müslüman için kriz, sadece ekonomik bir sarsıntı veya toplumsal bir darlık değil; aynı zamanda bir “ihlas” ve “sadakat” sınavıdır. Yoksa, Rabbimiz kullarını niye dara soksun da eziyet çektirsin ki? Kur’an-ı Kerim’in rehberliği, Efendimizin (sav) sünneti ve asrımızın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’un pencerelerinden baktığımızda, krizlerin aslında birer “manevi ticaret” mevsimi olduğunu görürüz. 1. “Bencil ve İstifçi” miyiz, “Kardeş veya en mühim bir Muavin” mi? Kriz anları, nefsin en bencil damarlarını kabarttığı vakitlerdir. İnsanların temel ihtiyaçlara ulaşmakta zorlandığı bir dönemde, stokçuluk (ihtikar) yaparak fiyat artışından medet ummak, sadece dünyevi bir suç değil, ağır bir manevi vebaldir de. Hadis-i Şerif’te Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Pazara mal getiren rızıklandırılır, stokçuluk (ihtikar) yapan ise lanetlenir.” (İbn Mace). Fırsatçılık, toplumsal bünyeye giren bir virüs gibidir. Risale-i Nur’da ifade edildiği üzere kâinattaki her şey, bir “yardımlaşma/teavün” kanunu üzerine kuruludur. Güneş dünyaya yardım eder, bulutlar toprağın imdadına koşar, nebatat hayvanların ve insanların imdadına yetişir. Cansız varlıklar bile bu ilahi nizamla birbirine el verirken, “eşref-i mahlukat” olan insanın, kardeşinin darlığını fırsat bilmesi fıtrata ihanet olmaz mı?Üstad Bediüzzaman, İktisat Risalesinde “Hırs, sebeb-i hasarettir (hüsran sebebidir)” der. Kriz anında daha fazla kazanma hırsıyla ha­re­ket edenler, aslında bereketten mahrum ka­lırlar. Gerçek kâr, zor zamanda kardeşinin yükünü omuzlayanların hanesine yazılır. Kriz ânları, bencil için bir “sömürü” fırsatı iken, mümin için ise bir “hizmet” ve “tesanüd” vesilesidir. 2. Paylaşma Kültürü ve Krizden Çıkış Yolları Krizden çıkışın yolu, sadece matematik hesaplarında veya ekonomik paketlerde değil; “infak” ve “zekat” köprüsündedir. Kur’ân-ı Kerim, “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz” (Âl-i İmrân, 92) buyurarak bize çıkış yolunu gösterir. Risale-i Nur’un On İkinci Söz’ünde vurgulandığı gibi; Kur’an medeniyeti ile beşer medeniyeti arasındaki en temel farklardan biri, mülkiyet anlayışıdır. Beşer medeniyeti “Faizi yaygınlaştırarak, ben tok olayım da başkası açlıktan ölsün bana ne?” derken; Kur’an, zekâtı ve sadakayı emrederek toplumdaki uçurumları ortadan kaldırır.3. Krizlerden Çıkış Lügatçesi (Reçetesi): Zekât Köprüsü: Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “İslamiyet’in rüknü olan zekât, heyet-i içtimaiyede (toplumda) en büyük bir rabıtadır (bağdır).” Zengin ile fakir arasındaki uçurumu ancak bu köprü kapatır. Kriz dönemlerinde zekâtı erkene çekmek veya nafile sadakaları artırmak, toplumdaki patlamaları önleyen ilahi bir sigortadır. İktisat ve Kanaat: Krizden kurtulmanın yo­lu sadece daha çok kazanmak değil, aynı za­manda iktisat etmektir. “İktisat eden, maişetçe (geçim yönünden) aile belasını çekmez” sırrınca, israftan kaçınmak bir ibadettir. Îsar Hasleti: Sahabelerin en büyük vasfı olan “İsar” (kendi ihtiyacı olsa bile kardeşini kendine tercih etme), krizleri bitiren mucizevi bir ilaçtır. Bir lokma ekmeği bölüşmek, sadece karın doyurmaz; kalpleri birleştirir, topluma ümit aşılar. Musibeti Rahmete Çevirmek Aziz Kardeşim, içinde bulunduğumuz darlıklar, aslında birer “tasaffi” (arınma) vesile­si­dir. Altın ateşe girince cürufu gider, özü kalır. Müslüman da kriz ateşinde bencil hırslarından arınmalı, diğerkâmlık cevherini ortaya çıkarmalıdır. Unutmayalım ki; rızkın kefili Rezzak-ı Zülcelal’dir. Bizim vazifemiz, o rızkı harîsâne biriktirmek değil, âdilane ve şefkatle taksim etmektir. Komşusu açken tok yatanın bizden olmadığını ihtar eden bir Peygamberin (sav) ümmeti olarak; krizleri “fırsatçılık” ile değil, “fütüvvet” ve “dayanışma” ile aşacağız. Rabbimiz bizleri darlıkta sabreden, bollukta şükreden ve her hâlükârda kardeşinin elini tutan muhsinlerden eylesin.

İsmail ERDOĞAN 01 Şubat
Konu resmi“İmtihan” Dili ile “Panik” Dili Arasında
İnsan

Kriz zamanlarında toplumun kaderini belirleyen şey çoğu zaman yaşanan olayın kendisi değil, o olayın hangi dille anlatıldığıdır. Aynı hadise, kullanılan dile göre ya paniği derinleştirir ya da insanı sorumluluk almaya çağırır. Bu sebeple “panik dili” ile “imtihan dili” arasındaki fark, sadece ruh hâline değil, doğrudan ahlâkî duruşa ve imanî alt yapıya bağlıdır.Panik dili belirsizliği çoğaltır. Korkuyu hızla yayar, şikâyeti sıradanlaştırır ve insanları birbirine karşı duyarsızlaştırır. “Yandık, bittik, mahvolduk” söylemiyle kurulan bu dil, iradeyi zayıflatır; insanı olup biteni anlamaya değil, korkunun yönlendirdiği tepkilere teslim eder. Böyle bir atmosferde ölçü kaybolur, sağduyu geri çekilir, her yeni haber bir tehdit gibi algılanmaya başlar. Zamanla sorunlar çözülmesi gereken meseleler olmaktan çıkar, kaçınılmaz felaketler şeklinde sunulur.Buna karşılık imtihan dili, yaşananları inkâr etmez; fakat onları anlamlandırmayı merkeze alır. Bu, pasif bir kabulleniş değil, şuurlu bir duruştur. Bu bakış açısı, insanı şartların sürüklediği edilgen konumdan çıkarır, ahlâkî bir özne hâline getirir. “Ne oldu?” sorusu elbette önemlidir; ancak imtihan dili asıl olarak “Bu şartlar altında bana düşen nedir?” sorusunu canlı tutar. Böylece insan yalnızca mağduriyetini değil, sorumluluğunu da düşünmeye başlar.İmtihan şuuru, yani başa gelen hadiselerin imtihana dahil olduğu bilgisi davranışları düzenler, dili toparlar, tepkileri ölçülü kılar. Panik dili yani hadisatı başıboşmuş veya dünyevi sebepler üzerinden okumak, insanı kendi menfaatine kapatırken, imtihan dili başkalarını da hesaba katmayı öğretir. Şahsi korkuların yerini ortak mesuliyet duygusu alır. Hesap verme bilinci diri kaldıkça, sözler de eylemler de daha dikkatli şekillenir. Bu yönüyle imtihan dili, krizi büyüten değil; krizin içinde insanı ayakta tutan bir dil olarak anlam kazanır.Medya Dili Krizi Nasıl Büyütür?Ne var ki kriz dönemlerinde medya dili çoğu zaman meseleyi açıklamak yerine başka bir yöne savurabilmektedir. Sağlıklı bir durum tespiti yapmak yerine uç örnekler öne çıkarılmakta, toplumun tamamını yansıtmayan görüntüler üzerinden güçlü algılar üretilmektedir. Böylece haber, bilgi vermekten çok algı/duygu yönetimine dönüşmektedir.Mesela İstanbul’da balık 400 liraya satılırken, Samsun’da deniz kenarından “balık 75 lira” diye yapılan bir haber; meseleyi aydınlatmaz, bilakis karmaşık hâle getirir. Bu tür karşılaştırmalar, gerçeği bütünlüklü biçimde göstermek yerine parçalayarak sunar; ya öfkeyi körükler ya da umutsuzluğu derinleştirir. İnsanlar ya “bizi kandırıyorlar” duygusuna sürüklenir ya da “her şey kontrolden çıktı” kanaatine kapılır. Her iki sonuç da panik dilini besler.Benzer bir tablo, kış aylarında kar yağdığında da karşımıza çıkar. Mevsimin tabii bir parçası olan kar, “karakış bastırdı”, “hayat durdu”, “şehir felç” başlıklarıyla verilir. Yarın beklenen bir fırtına, sanki kıyamet kopuyormuş gibi sunulur; ölçü kaybolur, ihtiyat yerini korkuya bırakır. Oysa kar da fırtına da bu coğrafyanın gerçeğidir; asıl mesele, tedbiri konuşmak yerine korkuyu büyütmektir.Aynı dil, sıcaklıklar biraz düştüğünde “donacağız”, biraz yükseldiğinde “kavurucu felaket” söylemleriyle tekrar üretilir. Elektrik kesintileri, su arızaları ya da geçici aksaklıklar; bağlamından koparılarak sunulduğunda, toplumda sağduyu değil, tedirginlik üretir. Haber, olup biteni anlamaya yardımcı olmak yerine, insanları sürekli bir alarm hâline mahkûm eder.Bu tür anlatımlar, krizi anlatmaz; çoğaltır. Meseleleri olması gerektiği gibi değil, en uç ve çarpıcı hâliyle sunan bu dil; insanları hazırlıklı kılmaz, aksine çaresiz hissettirir. Böylece toplum, tedbire değil, paniğe çağrılır. Oysa dil ölçüsünü kaybettiğinde, hakikat de gölgede kalır.Krizi Okuma Biçimi: Şikâyetten SorumluluğaOysa kriz zamanlarında medyanın asli görevi, korkuyu çoğaltmak değil; ölçüyü korumaktır. Tekil örnekleri genelleştirmek, sı­kıntıları bağlamından kopararak sunmak top­lumda sağduyu üretmez. Aksine, şikâyeti yay­gınlaştırır, güven duygusunu zedeler ve insanları birbirine karşı tahammülsüz hâle getirir. Bu noktada mesele yalnızca ekonomi ya da gündelik hayat değildir; kullanılan dilin doğrudan ahlâkî bir karşılığı vardır.Panik diliyle kurulan bu tür anlatımlar insanı edilgenleştirirken, imtihan diline yaslanan bir üslup sorumluluk bilincini canlı tutar. Gerçeği inkâr etmeden ama abartmadan aktaran bir dil, hem tedbiri hem tevekkülü aynı anda hatırlatır. Krizleri yalnızca “yandık, bittik” başlıklarıyla okumak, dünyanın bir imtihan yeri olduğu hakikatini gözden kaçırmaktır. Oysa başa gelen her mesele, insanın duruşunu ölçen bir çağrıdır. Bu sebeple kriz zamanlarında ihtiyaç duyulan şey; paniği besleyen manşetler değil, ölçülü, adil ve sorumluluk üreten bir dildir. Çünkü dil bozulduğunda bakış bozulur; bakış bozulduğunda ise sadece krizler değil, kalpler de ağırlaşır.Kriz dönemlerinde konuşulması gereken mesele yalnızca fiyatlar ya da eksiklikler de değildir. Uzmanların yapacağı sağlıklı durum tespitleri elbette önemlidir; ancak bunun yanında toplumun ahlâkî reflekslerini besleyen bir dile de ihtiyaç var. Tevekkül, kanaat, tedbir ve şükür kavramları tam bu noktada önem kazanır.Tevekkül, sebepleri terk etmek değil; tedbir aldıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmektir. Kanaat, imkânsızlığa razı olmak değil; nimeti küçümsememektir. Şükür, her şey yolundayken yapılan bir teşekkür değil; zor zamanlarda kalbi diri tutan bir duruştur. Hadisatın başıboş olmadığını, kudret-i İlahiyenin kontrolü altında olduğunu bilmektir. Tedbir ise panik hâlinde savrulmak değil, aklı ve sorumluluğu devreye sokmaktır.Binaenaleyh, şikâyet dili yerine “olması gereken” üzerinden kurulan bir dil, bireyi de toplumu da toparlar. Bu dil, insanı edilgen bir bekleyişten çıkarır; düşünen, sorgulayan ve çözüm arayan bir konuma taşır. “Bu şartlarda neyi düzeltebiliriz?”, “Hangi israfı terk etmeliyiz?”, “Hangi nimeti fark etmeden tüketiyoruz?” gibi sorular, imtihan dilinin tabiî uzantılarıdır. Bu sorular, suçu sadece dışarıda aramak yerine insanın kendi payını da görmeye davet eder.Tecrübeyle biliyoruz ki hayat yalnızca rahat zamanlardan ibaret değildir. Bolluk kadar darlık da bu dünyanın parçasıdır. Başa gelen her mesele, insanın sadece sabrını değil; duruşunu, ahlâkını ve önceliklerini de sınar. Kriz anları, kimin hangi değere yaslandığını açığa çıkarır. Şikâyet dili bu anlarda artarken, imtihan dili insanı toparlayan bir çerçeve sunar. Çünkü mesele, sıkıntının varlığı değil; sıkıntı karşısında hangi hâlin kuşanıldığıdır.Unutulmamalıdır ki Allah Rezzak’tır. Rızkın daralması, rızkın kesildiği anlamına gelmez. İmkânların azalması, nimetlerin yok olduğu manasını taşımaz. Çoğu zaman mesele, nimetin kendisinden çok, ona bakışın bozulmasındadır. Krizler, insanın neye güvendiğini ve neyi öncelediğini görünür kılar; bollukta fark edilmeyen yanlışlar, darlıkta açığa çıkar.Bu yüzden kriz zamanları, sadece geçici sıkıntılar değil; öncelikleri yeniden gözden geçirme fırsatlarıdır. Öncelikli tavrımızın şartlara değil, Allah’a karşı olduğu bilinci diri tutulmadığında, dil de bozulur, bakış da bozulur. Şükür, tevekkül ve kanaat; zorluk yokmuş gibi davranmak değil, zorluğun içinde istikameti koruyabilmektir.Ve evet, imtihan dili bu noktada devreye girer. İnsanı mızmız yakınmalardan çıkarır, ahlâklı bir duruşa çağırır. Çünkü insan her şartta konuşur; fakat her konuşma aynı istikameti göstermez. Dili doğru kurmak, hâli doğru kurmanın ilk adımıdır. Kriz zamanlarında bu adımı atanlar, yalnızca kendilerini değil, toplumu da ayakta tutar.Bu sebeple kriz zamanlarında kullanılan dil, sadece ruh hâlimizi değil; ictimai ahlâkımızı da belirler. Panik dili yerine imtihan dilini kuşanmak, bir teselli değil; kulluk şuuru ve açık bir sorumluluktur.

Betül Saide Yazıcı 01 Şubat
Konu resmiToplumsal Direnç ve Krizden Çıkış Yolu
İnsan

Kriz dönemleri, sadece ekonomik göstergelerin bozulduğu, rakamların düştüğü ve piyasaların daraldığı zamanlar değildir. Asıl sarsıntı; insanın iç dünyasında, değer algısında ve toplumun ahlâk zemininde yaşanır. Gelir azalması ya da işsizlikten önce güven duygusu zedelenir; belirsizlik arttıkça insanlar birbirine değil, yalnızca kendine yönelmeye başlar. Panik, korku ve hırs hızla yayılırken empati, paylaşma ve sorumluluk duygusu geri çekilir. Herkes “önce ben” demeye başladığında ise, kriz artık ekonomik olmaktan çıkar; vicdanî bir buhrana dönüşür.Bu süreçte davranışlar ve tanımlamaları da değişir. Normal zamanlarda ayıplanan, hoş görülmeyen tutumlar, “şartlar böyle” denilerek meşrulaştırılma yoluna gidilir. Mesela, stokçuluk tedbir gibi görülür, fırsatçılık akıllılık sayılır, başkasının kaybı kaçınılmaz bir sonuç gibi algılanır. İşte bu hâl, krizin kendisinden daha yıkıcıdır. Çünkü toplumu ayakta tutan şey, rakamlar değil; güven, merhamet ve adalet duygusudur. Bu duygular zayıfladığında, en küçük sarsıntılar bile toplumda büyük kırılmalara yol açar. Bu da krizi felaket olmaktan çıkıp imtihan hâline dönüştürür. Daha doğrusu, dünyanın bir imtihan meydanı olduğunu, bizlerin de imtihanda olduğumuzu hatırlatır…Evet, krizler insanın ve toplumun gerçek ahlâk seviyesini açığa vurur. Zira, bolluk zamanlarında paylaşmak kolaydır; peki, daralma ve sıkıntı zamanlarında? Kimin korkuyla içine kapandığı, kimin hırsla sınırları zorladığı; kimin ise imkânı azalsa bile adaletten, merhametten ve sorumluluktan vazgeçmediği bu dönemlerde görünür olur. Kriz/imtihan, insanı maskesiz bırakır; niyetleri, değerleri ve öncelikleri açığa çıkarır.Bu yüzden kriz dönemleri, sadece ekonomik tedbirlerin değil, ahlâkî muhasebenin de zamanıdır. Toplumlar bu muhasebeyi yapabildikleri ölçüde dağılmaktan kurtulur. Aksi hâlde kriz geçse bile geride güvensizlik, kırgınlık ve derin bir ahlâk yorgunluğu kalır. Krizin kalıcı etkisi de çoğu zaman ekonomik kayıptan değil, bu ahlâkî yıpranmadan kaynaklanır.Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu tarz imtihanın mahiyetini ve çözülmenin temelini şu iki cümle ile ortaya koyar:“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne?”“Sen çalış, ben yiyeyim.”Bu iki cümle, yalnızca şahsi ahlâk zafiyetini değil, bir toplumun çöküş haritasını da özetler. Çünkü birincisi, duyarsızlığın ve merhametsizliğin ifadesidir. İnsan, kendi konforunu merkeze alıp başkasının yoksulluğunu görmez hâle geldiğinde toplumsal bağlar çözülmeye başlar. Fakirlik bir kader değil, bir yük; muhtaç insan ise bir sorumluluk değil, rahatsız edici bir manzara olarak algılanır. Böyle bir zeminde ne dayanışma gelişir ne de gerçek huzur mümkündür.İkinci cümle ise adaletsizliğin ve sömürünün özetidir. Emekle kazanç arasındaki bağ koparılır; üretmeden tüketme, çalışmadan kazanma meşru görülür. Bu anlayış yaygınlaştığında toplumdaki güven de hızla erir. Çalışan kesim kendini istismar edilmiş hissederken servet belli ellerde toplanır. Neticede kriz yalnızca yoksulluk değil; öfke, kin ve isyan da üretir.Bediüzzaman’a göre bu iki anlayışı besleyen ana damar, zekâtın terk edilmesi ve faizin yaygınlaşmasıdır. Çünkü zekât, serveti dolaşımda tutarak toplumsal dengeyi sağlar; zenginle fakir arasında merhamet ve hürmet köprüsü kurar. Faiz ise bu köprüyü yıkar; sermayeyi emeğin karşısına diker. Bu durum yalnızca ekonomik değil, ahlâkî bir gerilim de doğurur.Krizin Ahlâkî Kökleri: Hırs ve DuyarsızlıkKriz zamanlarında ilk belirti, hırsın meşru­laşmasıdır. Belirsizlik arttıkça insan, korku­larını tedbir adı altında saklar; fakat bu ted­bir çoğu zaman ölçüsüz biriktirmeye ve ihtiyaçla ilgisi olmayan tüketime dönüşür. “Yarın ne olacağı belli değil” düşüncesi, ihtiyatla birlikte bencilliği olabildiğince besler. Gemisini kurtaran kaptan mantığıyla hareket edilir. Diğer taraftan hırs, zamana ve şartlara göre yeniden tanımlanarak, ahlâkî bir problem olmaktan çıkarılıp akıllı davranış gibi sunulur. Oysa bu süreçte kazanılan şey, derin bir huzursuzluktur.Bu hâl toplumun bağlarını zayıflatır. Zengin, kendi konumunu koruma telaşıyla fakirin hâlinden uzaklaşır; güçlü olan zayıfı görmezden gelmeye başlar. İnsanlar aynı şehirde, hatta aynı apartmanda yaşasa bile birbirlerinin gerçek ihtiyaçlarına yabancılaşır. Kriz derinleştikçe bu yabancılaşma, toplumu içten içe parçalayan sessiz bir ayrışmaya dönüşür.Oysa açlığın, yokluğun ve muhtaçlığın ne demek olduğu bizzat hissedilmeden gerçek şefkat doğmaz. Başkasının hâlini uzaktan seyretmekle o hâli nefiste yaşamak arasında derin bir fark vardır. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, nefse açlık çektirmeyen insan, muhtaç olanın acısını tam manasıyla idrak edemez. Bu yüzden kriz zamanlarında yapılan pek çok yardım, şeklen doğru olsa bile ruhen eksik kalır.İşte bu noktada devreye Ramazan orucu girer ve insanı zorunlu bir yüzleşmeye davet eder. Açlık, iradeyi ve sabrı terbiye ettiği gibi vicdanı da keskinleştirir. Bir lokmanın, bir yudum suyun kıymeti açken daha iyi anlaşılır. Böylece başkasının yoksulluğu teorik bir bilgi olmaktan çıkar; yaşanmış bir hakikate dönüşür. Yardım, üstünlük hissiyle yapılan bir lütuf değil; paylaşma sorumluluğu hâlini alır. Zekât: Toplumsal Dengenin Ana DireğiKrizlerin derinleşmesinde bir diğer temel sebep de servetin dolaşımdan çekilmesidir. Mal el değiştirmeyi bıraktığında toplumun damarlarındaki kan akışı yavaşlar. Birikim güvenlik hissi verse de gerçekte ekonomik olduğu kadar ahlâkî bir donma meydana getirir. Zekâtın terk edilmesi ve faizin yaygınlaşması bu donmayı kalıcı hâle getirir.Zekât, yalnızca şahsi bir mesuliyet değil, top­lumun dengesini ayakta tutan bir sistem­dir. Serveti zorla değil, ibadet kastı, kulluk şuuru ve mesuliyet bilinciyle dolaşıma sokar. Zengine malın mutlak sahibi olmadığını, fakire ise toplumdan dışlanmadığını hatırlatır. Böylece iki taraf arasında sessiz ama güçlü bir bağ kurulur. Toplumun barışı büyük ölçüde bu görünmez bağ üzerinde yükselir.Bu bağ koptuğunda servet yukarıda katıla­şır, aşağıda ise kin ve adaletsizlik hissi biri­kir. Görünürde sakin olan toplum, içten içe ge­ri­lim üretmeye başlar. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği önemli bir nokta da budur: Zekât verilmediğinde mal yine yerinde kalmaz ya israfla dağılır ya da bir musibetle elden çıkar. Çünkü mesele yalnızca ekonomik değil, emr-i İlahi ve ahlâkî bir kuraldır.Bu yönüyle zekât, krizi erteleyen geçici bir tedbir değil; fiili bir dua olmak hasebiyle krizin ahlâkî kökünü kurutan kalıcı bir çözümdür. Serveti dolaşıma sokarak yalnızca fakiri değil, zengini de hırsın ve korkunun yükünden kurtarır. Kriz zamanlarında toplumdaki gerçek direnç, bu karşılıklı mesuliyet şuuruyla inşa edilir.Ramazan: Birlikte Tamir MevsimiBu çerçevede Ramazan, -yukarıda bir parça değinildiği üzere- kriz dönemlerinde sadece şahsi bir ibadet zamanı değil; toplumun birlikte kendini onardığı manevi bir mevsimdir. Krizi yok saymaz; fakat kaderci bir kabullenişe de dönüştürmez. Aksine krizi ahlâkî bir uyanış vesilesi hâline getirir. Dağı­lan duygu­ları toparlar, kopan bağları yeniden örer.Oruç, mahiyeti itibariyle günlük tüketimi yavaşlatır; ihtiyacın nerede bittiğini, israfın nerede başladığını düşündüren uygulamalı harika bir ders olur. İnsana, her istediğine her an ulaşamayacağını öğretir. Bu öğrenme, iradeyi, sabrı ve kanaati terbiye eder. Bolluk zamanlarında veya kriz zamanlarında kaybolan ölçü duygusu, oruçla yeniden inşa edilir. İftar sofraları, Ramazan’ın en görünür içtmai sahnesidir. Aynı açlığı yaşayan, aynı nimeti paylaşan insanlar arasındaki mesafeler kaybolur. Sofra, eşitleyen bir mekâna dönüşür.Ramazan ayı ve ondaki oruç, bencilliği sınırlar; “ben” merkezli hayatı “biz” eksenine taşır. Açlıkla empati kurmayı öğretirken paylaşımı geçici bir duygusallık olmaktan çıkarır; sürekliliği olan bir sorumluluğa dönüştürür. Böylece Ramazan, krizi aşmak için sadece sabır telkin eden değil; ahlâkî direncin yeniden kurulduğu bir zaman olur.Panikten DirenceHasılı, krizler yalnızca ekonomik tedbirlerle aşılamaz. Evet, bu önlemler krizin şiddetini azaltabilir; fakat toplumda açtığı ahlâkî yarayı tek başına tamir edemez. Asıl yenilenme ve toparlanma, vicdanların harekete geçmesiyle mümkündür. İnsanlar neye sahip olduklarını değil, neyi nasıl paylaştıklarını sorgulamaya başladığında kriz yıkıcı olmaktan çıkar.İçinde bulunduğumuz üç aylar ve yaklaşan Ramazan ayı vesilesiyle idrak ettiğimiz üzere oruç, zekât ve paylaşma şuuru; insanı korkunun yönettiği bir ruh hâlinden çıkarıp sorumluluğun merkezine yerleştirir. Panik insanı içine kapatır; direnç ise birlikte düşünmeye çağırır. Herkesin sadece kendini kurtarmaya çalıştığı bir zeminde güven yoktur; fakat herkesin elinden geleni yaptığı bir ortamda umut yeşerir.Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Paniğe mi teslim olacağız, yoksa bu süreçleri ahlâkî bir imtihan şuuruyla mı aşacağız?Verilecek cevap, yalnızca bugünümüz değil, yarınımızın nasıl olacağını da belirleyecektir.

Metin UÇAR 01 Şubat
Konu resmiBahar Gelir Kalbe, Allah’a Kul Olunca
İtikad

Bahar gelir kalbe, Allah’a kul olunca çiçek açar insan Allah’a kul olunca ve insan “insan” olur Allah’a kul olunca…Resul-i Ekrem (sav) Efendimizin hizmetkârı Hazret-i Enes ibn-i Mâlik’in (ra) naklettiğine göre Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz; şöyle buyurmuştur. Muhakkak ki sizden biri namaz kılarken aslında Rabbiyle özel olarak konuşmaktadır.Kul,  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” dediğinde Allah Teâlâ, حَمِدَنٖى عَبْدٖى“Kulum bana hamd etti” buyurur. Kul, اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ “O, Rahmân ve Rahîmdir” dediğinde, Allah Teâlâ, اَثْنٰى عَلَىَّ عَبْدٖى “Kulum beni meth eyledi” buyurur. Kul, مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ “Hesap ve ceza gününün sahibidir.” dediğinde, Allah Teâlâ مَجَّدَنٖى عَبْدٖى “Kulum beni yüceltti” buyurur. Kul, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ“Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” dediğinde, Allah Teâlâ, هٰذَا بَيْنٖى وَبَيْنَ عَبْدٖى وَلِعَبْدٖى مَا سَاَلَ “Bu, kulum ile benim aramdadır. Kulum ne istiyorsa onundur” buyurarak ibadetlerini kabul edeceğini ve kuluna yardım edeceğini ifade eder. Kul,اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّٖينَ  “Bizi dosdoğru yola ilet! Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazap edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin yoluna değil” dediğinde, Allah Teâlâ,هٰذَا لِعَبْدٖى وَ لِعَبْدٖى مَا سَاَلَ “İşte bu, kuluma aittir. Kulum ne istiyorsa onundur” buyurur.1 Allah’ın insana “kulum” diye hitap etme­sinden daha büyük bir saadet yoktur. İnsanın dünyada bir cenneti varsa o da Allah’ın “kulum” hitabına mazhar olmasıdır. İşte mümin namazdaki kıyam ile öyle bir nimete ve devlete mazhar olur ki tarif edilmez.***Allah’a kul olmak makamların en yücesi, mev­kilerin en şeref lisidir. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz miraçta âli makamlara ulaştığında Cenâb-ı Hak, Resul-i Ekrem (sav) Efendimize vahyederek sordu: “Habîbim! Ya Muhammed (sav) seni neyle taltif edeyim, ne ile şereflendireyim?” Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle niyazda bulundu: “Allah’ım! Beni sana kul olma şerefiyle şeref lendir”2 İşte en faziletli insanın, en yüce makamda, en büyük duası “Allah’a kul olma” niyazıdır. ***Allah’ı tanımayan, Allah’a kul olmayan her şeye ve herkese, yaptığı işe göre haşa bir “rablık” bir “ilahlık” verir. Allah’a kul ol­ma­yanın başı tarumar olur. Allah’ı tanıma­ya­nın hayatı zindan olur. Allah’a imanı olmayanın günü ziyan, gündüzü viran olur. O’nsuz lezzetler elemlere, ilimler evhama döner. Hikmet illete/hastalığa, varlık yokluğa inkılap eder. Hayat ölüme, nurlar zulmetlere ve lezzetler günahlara döner. Evet, insan Allah’ı tanımasa yâri ona ağyar olur. Malı mülkü ona düşman olur. Beka başına belâ olur. Zira ölüm onun için dipsiz bir kuyudur. Kemâl hebâ olur. Zira onun hayatı meyvesiz bir ağaç gibidir. Ömür hevâ olur. Çünkü hayatı, nefsin kötü arzularından ibarettir. ***Allah’a kul olmak ise bütün yaraları tedavi eder. Karanlıkları dağıtır, yolları aydınlatır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Allah, hayata küsen, dünyadan usanan, maddi-manevi yükler altında bunalan ruhlara bir sığınak ve bir dayanaktır. İnsan çaresizdir, çaresi Allah’tır. İnsan dertlidir, dermanı Allah’tır. Hayatın yükü ağırdır, yükleri hafifleten Allah’tır. Allah’a kul olana, Allah kâfidir. Allah’a kul olana, Allah yeter. ***Zerreleri ve yıldızları döndüren dünyayı ahirete çeviren Allah’tır. O halde ibadete ve kulluğa yegâne layık olan yine Allah’tır. Kalbimizin en ince, en gizli hâtırasını işiten bizi ummadığımız yerden beklenmedik şekilde rızıklandıran, her isteğimize kâfi, her arzumuza vâfi, cenneti bize hazırlayan Allah’tır.***Saadet saraylarının kapısı Allah’a kul olmakla açılır. Dünyaya sığmayan sonsuz istek ve arzular Allah’a kul olmakla karşılanır. Bir ejderha gibi ağzını açmış bekleyen kabir ağzı cennet bahçesine Allah’a kul olmakla inkılap eder. Korktuklarımızdan emin olmak, umduklarımıza nail olmak ancak Allah’a kul olmakla mümkündür.***Nefsin esaretinden kurtulmak ancak Allah’a kul olmakla mümkündür. Nefse esir olan, âleme rezil olur. Allah’a kul olan, âleme sultan olur. Allah’a kul olmak bir kurtuluştur. Dünya ve ahireti perişan eden fena ve fani dostlardan, daima kötülüğü emreden nefsin arkadaşlığından, dünyanın aldatıcı ve yüzsüz yüzünden kurtuluştur. Allah’a kul olmak, Allah için sevmektir. Allah’a kul olmak Allah için buğz etmektir.***Evet, bahar gelir kalbe, Allah’a kul olunca çiçek açar insan Allah’a kul olunca ve insan “insan” olur Allah’a kul olunca…Ya Rab! Kusurlarımızı affeyle, bizi kendine kul kabul eyle!1- İbn Mâce, Edeb, 522- Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, c.14, s.388

Ahmed Hüsrev ACAR 01 Şubat
Konu resmiHepimiz Aynı Kütüphanenin Çocuklarıyız
İnsan

Bugün Cemil Meriç’e atfedilen “Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” cümlesi ilişti gözüme. Haftada birkaç kez Rami Kütüphanesine gidip geliyor olmanın da tesiriyle belki dikkatim cümlede takılı kaldı. “Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” dedim biteviye. Söyledikçe daha da hissettim sıcaklığını. Cemil Meriç’in gözlerine mal olan okuma iştiyakı sardı zihnimi ve bedenimi. Okumaktan zayıflayan gözlerinden dolayı okuyamadığı zamanlarda kütüphanesine kapanıp eline aldığı kitaplarla konuşması ve “Sizi neden okuyamıyorum” serzenişleri…Fakat ön bellekte bunlar beni meşgul ederken kalbimde başka bir mana yol bulup çıkmaya çalışıyordu. Kafamın ön tarafında tutmaya çalıştığım yukarıdaki görüntüye bedel kalbim başka bir haletle kafamla arasındaki maddi kısa mesafeye rağmen büyük bir boşluk düşüncesiyle beni arayışa sevk ediyordu.Derken Risale-i Nur’da sıkça geçen “kâinat kitabı” tabiri sökün etti ve bütün evreni ve özelde dünyamızı bir kütüphane olarak görme üzerinde karar kıldı. Evet, kâinat büyük bir kitaptı ve içinde sayısız mektubat-ı Samedaniye vardı. Yani Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde mahlukatı farklı açılardan kelime, cümle, sayfa olarak görüyor ve onlarda tecelli eden isimleri “tevhid diliyle” okumaktan bahsediyordu. Ve bu işe memur olarak da -Kur’an’ın beyanıyla- insanlar gösteriliyordu. Yani kâinat kocaman bir kütüphane ve bizler de aynı kütüphanenin çocuklarıydık.Geldiğim nokta içimde bir sevinç ve haz oluşturdu. Fakat şimdi buradan geriye doğru bir sağlama yapma ihtiyacı doğdu.Cemil Meriç okuyan bir adamdı. İnsanlık için ilk araç da okuma üzerineydi. Suhuflar gönderilmişti. Kur’an’ın inzali “Oku!” emriyle başlıyordu. Yavuz Sultan Selim savaşa bile deve yüklü kitaplarla gidiyordu; belinde kılıç olsa da kalbi ve aklı kitaplardan besleniyordu. Medeniyetten bahsedilen merkezlerde öne çıkan yerler kütüphanelerdi. Fikirlerin birbirine eklenmesiyle ve insanlığın ortak okumalarının meyveleriyle şekillenen bu olmazsa olmaz yerler, sadece kendi dönemlerini değil, geçmişle geleceğin de tam ortasında duruyorlardı. Ve zalimlerin insanlık adına yaptıkları en büyük tahribat can alırken akıttıkları kana bedel, yıktıkları kütüphanelerden akan mürekkepler olmuştu; bir tarafta bir nefer can verirken, diğer tarafta insanlığın birikimi yok ediliyordu…Yani kitaplar mühimdi. Zira insanlığın ortak hafızasına ve bilgi birikimiydi. Geçmişi ve geleceğiydi…Buradan bakınca kitaba sahip çıkmak yani onu koruyup kollamak önemli olduğu gibi, ondan istifade edebilir durumda olmak da önemli gözüküyor. Lakin hepimizin şükür ki gözlerimiz açık olmasına rağmen, maalesef en çok konuştuğumuz konu artık okumuyor olduğumuz. Hatta bizde -özellikle- dolaşıma sokulan biz okumayan milletiz cümlelerine öyle sarıldık ki, hareket ettikçe daha da sıkıyor bizi. Okumayı geçtik, artık bir dakikalık video izlemeye bile tahammülümüz yokmuş. Ne acayip yahu! Acayip olan durum değil, bizim bunu kabulleniş biçimimiz. Bağımlı bir adamın göz önünde eriyip giderken hâlâ celladına methiyeler düzmesi gibi davranıyor olmamız. Bu ne garip bir kabulleniş. Pes!Neyse, kütüphanedeyiz, atmosferi biraz yumuşatalım ve devam edelim.Burada temas etmemiz gereken önemli bir konu var: paradoksal gibi gözüken bir soru: Çok kitap mı okumalıyız, bir kitabı çok mu okumalıyız. Buna farklı cevaplar verenler var. Ben meseleyi başka bir yerden açayım da cevaba siz kendiniz karar verin.Öncelikle bilginin kaynağı vahiydir. İnsan dünyaya ilk gönderildiğinde 10 suhuf da geldi. Ve içine düştükleri durumu anlama yolculuğu da aslında kitap okumanın başka bir adı oldu. Zira bilgiye kaynaklık eden başka bir kitap da kâinat, özelde dünyaydı. Bir de bu kitabın anlaşılması için İlahi öğretiyle ve tevhid diliyle donatılmış peygamberler vardı. Ki onların ve dahi insanların ilki Âdem Aleyhisselam’dı.Bundan sonra gelen bütün peygamberler bu okumalara devam etti. Ta ki son Peygamber (sav) gelene kadar. Onunla beraber, Kur’an-ı Kerim nazil oldu ve suhuflar ve diğer üç mukaddes kitabın en mufassal haliyle bilgiye kaynaklık etti. Kutsal öğretiler çerçevesinde şekillenen bilgiden de istifadeyle diğer bütün insanlar da kâinat/dünya çapında okuyageldiklerini disipline edegeldikleri yapı içinde bir bilgi havuzu oluşmaya başladı. Günümüzde en önemli şey olarak yine bilgi ve veri öne çıkmakta, insanlığın bilgi birikimi genişlemeye devam etmektedir.Fakat bilgi vahiy kaynaklı ve tevhid diliyle kâinat okuması üzerinden devam ederken, bir taraftan da tefekkürde derinleşmeye çalışan fakat tevhid diliyle değil de sebepler, kendi kendine oluş ve tabiat kanunları dili üzerinden yapılan okumalarla bilgiye bakış temelde çatallaştı. Maddi ve dinsiz felsefi bakış açısıyla özellikle son üç yüz yılda bambaşka bir tarafa savrulduk. Aynı kütüphanedeyiz. Aynı kitaplarla muhatabız. Fakat bakış açısı ve okuma dili değişince işler de çatallandı.Halbuki bütün kitaplar bir tek kitabın anlaşılması içindi. Kâinatta tecelli eden Esma-yı İlahiye ve onların kaynağı olan Allah. Tabii ki bu kitabı doğru okuma rehberi Kur’an. Şimdi bu kütüphanede bazılarımız gözlerini/bakış açısını kaybetmiş gibi geziniyoruz, bazılarımız ise gözlerimiz açık olduğu halde telefonlardan/malayani meşguliyetlerden kitaplara bakamıyoruz…“Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” gerçekten güzel söz. Fakat yukarıdaki manayla bunun farkında olmak başka güzel. O günler gelir mi? Neden olmasın! Aynı kütüphanenin çocukları ve bu kütüphaneye muhatap olarak yaratılmış olmak fıtratıyla su yolunu bulacak ve mevzu aşikâr olacaktır. İşte o zaman dünya bambaşka bir yer olarak karşımıza çıkacak inşallah…

Metin Said SERDENGEÇTİ 01 Şubat
Konu resmiİmtihan Bilinci ve Ahlâkî Sorumluluk
İnsan

Alev Alatlı’nın bir sözü vardı: “Her yasal hak, helal değildir. Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıydı.” Eski çağlarda Avrupalılar, Osmanlı topraklarına geldiklerinde adalet sistemine hayran kalırlarmış. En çetrefilli davaların bile uzatılmadan birkaç gün içinde halledilerek karara bağlanmasını ve adaletin sağlanmasını, ülkelerine döndüklerinde överek anlatırlarmış. Günümüzde tam tersi bir durum oldu. Bizde hak aramak yıllar sürüyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin Osmanlı’dan bir Avrupa doğacağı, Avrupa’dan bir Osmanlı doğacağı sözünün nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamış oluyoruz. Her meselede helalleşmek, uzlaşmak yerine mahkemelere başvuruluyor. Açıkça hakkı olduğu bilinen kişiye hakkı verilmiyor, çözüm yeri olarak adliyeler gösteriliyor. Böyle olunca da mahkemeler, aşırı davalarla kilitleniyor. Bu durum, gerçekten görülmesi gereken davalara yeterince zaman ayrılamamasına sebep oluyor. Ne kadar büyük büyük adliye sarayları da inşa etseniz sorun çözülemiyor. Osmanlı’dan sonra bu topraklarda çıkmış olan eski Avrupa zihniyetinin içine doğduk. Ancak bu demek değildir ki; hep böyle devam edecek. Başta kendi memleketimizde adaleti sağladığımız, daha sonra dünyaya adalet dağıttığımız, örnek olduğumuz, mazlumları koruduğumuz, zalimlerin bizden korktuğu, ilim ve bilimde önde gittiğimiz dönemleri tekrardan yakalayabiliriz. Bunun çözümü imtihan bilinci ve ahlakî sorumluluktan geçiyor. Kameraların bizi görmesinden değil, Allah’ın bizi hak yerken, günah işlerken görmesinden korkmalıyız. İnsan nefsi daima kötülüğü emreder, şeytan bizi yanlış işler yapmaya yönlendirir, kötü arkadaşlar şerre davet ederler. Ama her an Allah’ın bizi gördüğü bilinci bu manevî düşmanlarımızla başa çıkmamızı sağlar. Buna “ihsan” denir. İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve harekette bulunmakla elde edilir. Peygamber Efendimiz (asm) bir Hadîs-i Şerifi’nde buyurmuşlardır: “İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir; çünkü sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, “Tefsîr”, 31/2, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1) Bu Hadîs-i Şerîf’e aynı zamanda Cibril Hadîsi denir. Bu şuurda olan bir kişinin vicdanı polis olur. Nefsinin oyunlarına düşmekten çekinir. Hatta bazen kendisine kanunen hak olarak verilenden bile vaz geçer. Vaz geçmek, genel olarak günümüzde olum­suz bir davranış olarak görülür. Bazı me­se­lelerde gerçekten olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ama her durum için negatif bir davranış şekli değildir. Bazen vaz geçmek, birçok hayırlı işe vesile olabilir. Buna örnek olarak gereksiz inatlaşmaktan vazgeçmeyi, birisine daha faydalı olacak bir şeyden onun lehine vazgeçmeyi veya ahiret için bazı helal dünya nimetlerinden vazgeçmeyi gösterebiliriz. Bazen ihtiyacı olan birisine verdiğimiz borçtan vazgeçebiliriz. Bazen bizden daha çok ihtiyacı olan kardeşimiz için mirasımızdaki hakkımızdan tamamen veya kısmen vazgeçersek daha güzel olabilir. Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Yol hakkı bizim olduğu halde, başkalarına yol verebiliriz. Bediüzzaman Hazretlerinin İhlas Risalesi’nde ifade ettiği gibi bir hakikati muhtaçlara anlatmak olarak nitelendirilebilecek küçük bir menfaatte bile başkalarına imkân vermek bir erdemdir.Günümüzde insanlar hak etmedikleri makamlara talip oluyorlar. Elde edemeyince herkesi suçluyorlar. Halbuki insan, bu imtihan dünyasında hak ettiği makama da talip olmamalıdır.İslamiyet’te günah işleyenin günahını anlat­maması ve alenileştirmemesi esastır. Yani iş­le­nilen günah, övünerek anlatılmaz, gizlenir ve bir daha işlememek için gayret gösterilir. Oysa işledikleri günahları, girdikleri haramı övüne övüne anlatan çok sayıda kişi dolaşıyor aramızda. Alenilik, günahın affını zorlaştırır. Televizyon kanallarında, gazetelerde ve sosyal medyada büyük günahlar arasında yer alan çok sayıda suç ile ilgili haberler yapılıyor. Hatta bazen haberlerin büyük kısmını bu tür olaylar kaplıyor. Bununla birlikte gün içindeki birçok televizyon programında yozlaşmış hayatlar inceleniyor, anlatılıyor. Ahlaksız hikâyeler, komedi adı altında pazarlanıyor. Devamlı olarak suç işlenen, ahlaksızlıkların yaşandığı diziler televizyon kanallarında oynatılıyor. Medyanın tüm bu içeriği, günahları, haramları ve suçları normalleştiriyor, safi zihinleri bulandırıyor. Aklında kötülük olmayanın, aklına getiriyor. Suç işlemeye niyetlenenleri cesaretlendiriyor. Zaten her yerde kötülük yaygınlaşmış, günah, haram artmış, ahlaksızlık kol geziyor, diyerek insanların şer cihetinde yaptıklarına çeşitli bahaneler bulmalarına sebep olabiliyorlar. Muhtelif ülkelerdeki haberler izlendiğinde, ülkemizdeki bu durumun ora­­larda olmadığı görülür. Haberlerde daha zi­­ya­­de örnek hayatlara ve olaylara yer verilir. Genç­ler veya genel olarak toplum tehlikelere ve dolandırma olaylarına karşı uyarılır. Ancak her gün yaşanan kötü olaylar, afişe edilip saatlerce anlatılmaz. Daha çok izlenmek ve etkileşim almak uğruna her türlü cinayetin, hırsızlığın ve sapkınlığın ayrıntıları üzerinde durulmaz. İmtihanda olduğumuz şuurunu yakalayabilmek ve ahlakî sorumluluklarımızı yerine getirebilmek için tüm toplum, birlikte çalışmamız gerekiyor. Aksi takdirde bizim sırat-ı müstakimde gitmeleri için yetiştirdiğimiz nesillerimiz, çok kolay bir şekilde dalalet yoluna sapabiliyorlar.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Şubat
Konu resmiDirenişin Estetik Hâli: İntifada Sanatı
İnsan

Filistin topraklarında İsrail sorunu (terörü) devam ediyor. Bu zulmü sıradanlaştırmak, güncel haberlerden bir haber seviyesinde telakki etmek ve son gelişmelerle sanki her şey çözüme kavuşmuş ve akan kan durmuş gibi değerlendirmek kocaman bir yanlıştan başka bir şey değil. Gazze’de, Kudüs’te, el-Halil’de, Ramallah’ta, Cenin’de çocuklar hâlâ mahzun. Kuşlar gök­­yüzünün özgürlüğünce uçamıyor. Güneş sımsıcak değil, sema maviliğini yitirmiş. Fakat toprak bir anne gibi kucaklıyor Filis­tin’in evlatlarını. Anne sütüne hasret giden sabileri basıyor bağrına. Gelinlik kızları, baharın neşesini iki elin parmakları adedince tatmamış günahsızları, şefkate muhtaç ihtiyarları, anneleri, babaları, kardeşleri sıra gözetmeden kucaklıyor. Öyle mi olmalıydı halbuki? Allah’ın aziz kıldığı topraklardan bir köşe olan Aksa’nın boynu bükük mü kalmalıydı? Elbet kalmamalıydı, kalamazdı da… O cesur yürekler intifadanın her türlüsünü verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Kafirle savaşırken Müslümanlarla da imtihan olunduklarını söylerken yerden göğe kadar haklı değiller mi? Bencilliğin zirvede yaşandığı bu çağda kardeşlik hukuku lügatlerden çoktan silindi. Bakınız önümüz Ramazan. Kaç sofrada baş köşeyi tutacak kan rengi kolalar acaba. Ben almasam/satmasam zaten alınıp satılıyor mantığının arkasına bürünmek bizi kurtaracak mı acaba? Halbuki intifadanın çocukları ellerine taş alıp zalime atarken isabet eder mi endişesini taşımadılar. İsabet ettirecek olan o taşın da mazlumun da sahibi olan Allah’tır. Sefer bizden zafer Allah’tan şuuruyla verdikleri mücadelede zahiren mağlup görünseler de hakikatte kazananlar hiç şüphesiz inananlardır.Filistinli kahramanlar bu şanlı varlık mücadelesinde intifadayı çok farklı sahalara taşımayı başardılar. Hatta öyle ki hem Fi­lis­tin’de hayatını sürdüren hem de sürgünde yaşamak zorunda kalan pek çok sanatçı bu mücadeleyi sanat zeminine taşıdı. Şiir, roman, müzik, sinema, resim, kısa film, sosyal medya içerikleri, illüstrasyonlar, karikatürler… Bütün bunlar betonların enkazı arasında açan bir çiçek gibi yaşama sevincini, mücadele azmini diri tuttu. Bu haklı direnişi dünyaya duyurdu. Böylelikle bizde bir zamanlar edebi muhitlerde tartışma konusu olan sanat sanat içindir / sanat toplum içindir görüşlerine bir üçüncüsü eklendi: Sanat, direniş içindir.Sanat, estetik olduğu kadar zekice bir direniş biçimini de ortaya koydu. Mesela 1967 yılında İsrail, işgal ettiği topraklarda Filistin bayrağındaki renklerin kullanılmasını yasaklayınca karpuz dilimi taşıdığı renklerden dolayı bir anda Filistin sembollerinden birisi oluverdi, bayraklaştı.Çizgileriyle direnişin sembolü olan Naci el-Ali’nin 1969 yılında tasarladığı Hanzala karakterini bilmeyenimiz yoktur. Küçük yaşlarda Filistin’den ayrılmak zorunda kalan Naci el-Ali özgür Filistin’e döndüğünde belki Hanzala’nın yüzünü gösterecekti ama olmadı. Arkasını dünyaya dönen Hanzala, o gün bugündür yüzünü insanlığa dönmedi. İnsanoğlunun o çocuğa bakacak yüzü de kalmamıştı.İki büyük intifada hareketinden ilki 1987-1993 yılları arasında oldu. Remzi ebu Radvan birinci intifadanın sembol isimlerinden birisiydi. Küçücük boyuna rağmen elindeki kocaman taşlarla dikkati çekti. Çocuk yaşlardayken zalime taş atan elleri şimdilerde keman tutuyor. O, çıkardığı 5 albümle dünyada tanınan bir müzik sanatçısı artık.  10 yaşlarında bir çocuk olan Abdurrahman el-Şanti ise (MC Abdul) açtığı youtube sayfasında yaptığı müziklerle direnişi canlı tutuyor. İngilizce rap tarzı şarkılarıyla ilgi odağı olmayı başarmış. Bizlere de takip etmek ve destek olmak düşüyor. Söz konusu sanatçıların bir kısmı Filistin’de hayatlarını sürdürürken bir kısmı da vatanlarından ayrı düştü. Doğup büyüdükleri toprakları terk ederek çoğunlukla Avrupa’ya göç eden ve gurbet hayatını zorluklarıyla birlikte yaşamaya mecbur kalan sanatçılardan sadece birisi Joubran Kardeşler. 2004 yılında müzik hayatına başlayan Samir, Vissam ve Adnan Joubran Filistin müziklerini tüm dünyaya dinletiyor. Dünyanın büyük başkentlerinde binlerce kişiye konser veren grup pek çok filmin müziğini de bestelemiş.“Farzet körsün, olabilir / El ele tut, Taş al ve at / Kafiri bulur.” Böyle diyor Cahit Zarif­oğlu bir şiirinde. Taş deyip geçmemek lazım. Hz. Davut da Calut’u bir taşla devirmedi mi? Ellerindeki taşlarla destan yazdı Filistin halkı. O taşlar şimdilerde Gazzeli ressam Emel el-Kehlut’un ellerinde sanat eserine dönüşüyor. Çizgi çizgi, renk renk büyüyor direniş. Aynı taşlar Ramazan İsmail Ahmed’in dokunuşuyla Filistin’deki yıkımı gözler önüne seriyor. Taş taş üzerinde bırakmayan, tarih­teki en cani ordulardan bile daha zalim İsrail terörünün arkada bıraktığı enkazı ellerindeki taşlara nakşediyor sanatçı. Küçük ölçekli ancak büyük acıları anlatan bir sanat eseri ortaya çıkıyor.  Emel Ebu Siba, Ahmed Muhanna gibi pek çok isim kâğıt bulamazlarsa yardım kolilerine, duvarlara resmediyorlar umudu, direnişi. Huzur içinde yaşadıkları köylerini, mahallelerini bölen duvar yok hükmüne geçiyor fırça darbeleriyle. Fırça darbeleriyle darbe vuruyorlar insanlıktan nasibi olmayan karanlık güçlere. Filistinli sanatçıların resimlerinde bazı sem­boller dikkati çekiyor. Bunlardan birisi zeytin dalı. Bilindiği üzere barış ve selame­ti temsil ediyor. Bununla birlikte Allah, Mescid-i Aksa ve çevresini bereketli kılmıştır. O topraklarda zeytin ağaçları asırlardır insanların geçimini sağlaması cihetinden önemli bir semboldür. Kur’ân’da üzerine yemin edilen zeytin her yönüyle bereketlidir. Ne yazık ki bu ağaçlar da İsrail teröründen nasibini alıyor. İnsana hayat hakkı vermeyen İsrail, zeytin ağaçlarını da kökünden söküp atıyor. Bir başka sembol de anahtar… 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte yüzbinlerce Filistinli evlerini terk ederek yollara düştü. Nakba (Nekbe) evlerinden çıkmak zorunda kalan veya zorla çıkarılarak mülteci durumuna düşürülen Filistin halkının bitmeyen sürgününün adıdır. Yalın ayak evlerinden çıktı ve bilinmezliğe yürüdü çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç... Yanlarına alabildikleri tek şey ise evlerinin anahtarıydı. O anahtar geri dönme ümidini de taşıyan bir semboldü aslında. Yıllar yılları kovaladı. Evine dönebilenler evlerini yerinde bulamadı. Sürgün ve zulümler ise hâlâ bitmedi. Zulüm ile abad olanların kahr-ile berbad olacakları hakikati ise tecelli edeceği zamanı bekliyor. Kimilerine göre bu savaş Arapların savaşı. O “kimileri” Zarifoğlu’nun ifadesiyle en arka safta bile duramayan, tezeğe konan sinek gibi cengi bırakıp dünyaya dalanlar… Son sözü şu oluyor şairin: Bir gün ister istemez, karşısında olacaksın kaçtıklarının. Dua et, o gün henüz mahşer olmasın.Gurbette yaşamak zorunda kalarak vatanına hasret olarak vefat eden Filistinli şair ve yazar Mahmut Derviş de Nakba’da köyü İsrailliler tarafından işgal edilince ailesiyle birlikte Lübnan’a sığınmak zorunda kalanlardan. O ve ailesi kısa süre sonra köylerine dönme fırsatı buldular. Ancak köylerine döndüklerinde ortada kocaman bir enkazdan başka bir şey göremediler. Mecburen kendilerine kalacak bir artık onlar için vatan hasreti ile dolu yıllar böylece başladı. Yazdığı şiirler dünyada yankı buldu. 2006’da ise Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Bilinen pek çok şiirinden birisi Kimlik Kartı:Kaydet! Arabım Kartımın numarası ellibin Çocuklarımın sayısı sekiz Dokuzuncusu da yolda yaz sonunda burda! Kızıyor musun?Kaydet! Arabım Taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla Çocuklarımın sayısı sekiz Ekmeklerini taştan çıkarıyorum giysilerini ve defterlerini! Sadaka dilenecek değilim kapında Konağının girişi önünde küçük düşürecek değilim kendimi! Kızıyor musun?Kaydet! Arabım Adım var yalnız, yoktur soyadım Öfkeden köpürerek yaşayan en sabırlı insanıyım bu diyarın Zamanın doğuşundan yılların başlamasından selvilerden, zeytinlerden otların yeşermesinden daha eskiye uzanır köklerim! Karasaban süren bir ailedendir babam soylu efendilerden değil Ve dedem bir çiftçiydi ne nesebi vardı ne de şeceresi! Kitap okumaktan evvel güneşin yükselişiydi bana öğrettiği Evim bir korucu kulübesi dallardan ve kamışlardan Rahatlatıyor mu seni bu durumum? Adım var yalnız, yoktur soyadımKaydet! Arabım Saç rengi: Kömür karası Gözler: Kahverengi Ayırıcı niteliklerim: Başımda kefiye üstünde bir siyah çember Ayalarım adeta sert bir kaya tırmalar kim dokunsa Adresim: Sokakları adsız unutulmuş bir köydenim, silahsız Taş ocağındadır, tarladadır tüm erkekleri Kızıyor musun?Kaydet! Arabım Sen yağmaladın bağlarını atalarımın Benim ve tüm çocuklarımın sürdüğü toprağı sen yağmaladın Bana ve torunlarıma hiçbir şey bırakmadın şu kayalıklardan başka! Söylendiğine göre hükümetiniz bunları da alacakmış, öyle mi?Madem öyle! Kaydet! Kaydet ilk sayfanın ta en başına Nefret etmem insanlardan Hiç kimseye saldırmam! Ama aç kalınca toprağımı gasp edeni çiğ çiğ yerim! Kolla kendini, kork benim açlığımdan Kork benim öfkemden! Kolla kendini!

Tarık ÇELİK 01 Şubat
Konu resmiDirence Direnç Katan Ramazânî “Değer”lerimiz Var!
İnsan

İnsanın hayat-ı ictimâiyesine!..Ve bunlar aksesuar değildir.Hepsi bir harf,Bir hakikat, Bir mana ifade eder.Rabbimiz dua mukaddimesiyle, Ramazan-ı Şerif’in orucunun vesilesiyle kalblerimize iman-Kur’ân penceresinden ihsan buyursun. Dünya ve ahirette âfiyet olarak tecessüm ettirsin. Şu tokluk…Düşünmemeli, maddi mi, manevi mi? Şöyle mi, böyle mi? Öncesi mi, sonrası mı? Alt mı, üst mü? Yoksa hamura su yetiştirilmez. Harf, “Tok, açın halinden anlamaz.” demiş.Hakikat, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değil.” ile tevhid hattında, ittihadı göstermiş.Mana, “Dinin direği”nin yanı başında ibadet meyvesi orucun çekirdeğine derç edilmiş.“Afiyet”le!..Hikmeti…Evet hikmeti hikmet yapan, “şu niçin şöyle demeyerek, yerincedir o öyle diyerek” niyette rıza-yı ilahiyi gözetmektir. Günümüz “nedenselliğinin” panzehiri olan bu hikmet nazarı, irşadını Yesevi’den alan İbrahim Hakkı’ya “Tillo iftarlarında, asr-ı saadet lezzetleri tattırmıştır.”Her bir dakikası, saati hem anı Allah rızasını aramak koşuşturmasıyla uhrevi iklimlerde geçen “ikinci rükün”, sadece vakte harç olmamış, mekâna ve sakinlerine de zikrettiğimiz afiyet istikametinde ilaç olmuştur.“Buyurunuz” emrine bir ubuduyetkâr tavır göstererek,Hayat-ı şahsiyeyi ihtiva eder misillü…Fukarasıyla zenginiyle muntazam bir ordu hükmüne geçen ehl-i imana…Gaflet perdesini yırtaraktan…“Âfiyet”le!..İnsan olmak…Evet insan olmak bu kadar mı zor ya hu!Önümüzde manevi sofra kurulu, kollar göğüste kenetlenmiş, burun havada, “Hık!” dercesine, nân-kör bir edâ ile Müslüman mahallesinde arz-ı endâm eylemek.Es-Sabûr: Sen bu mübarek, şerefli kıldığın ayı bu ismine ayine eylemesen, sabrımıza sabır vermesen halimiz ne olurdu.“Estağfirullah el azim!”Buyruk senin, ferman senin.Dil’lerimiz gibi savmımız da sende mühürlü. Tekmilini Hatemü’l-Enbiyada bulan rû­ze ile, iftar ve sahurlarına his ayinemizde el-Mülevvin ismin tecelli etti. Lakin, bunu akıl fenerine hapsetmek nasipsizliği…Kızdırılmış tasvir ve neferi sıfat, Sultan’dan selam alır:“Âfiyet”le!..Kardeş…Kardeş diye uhuvvete bakarız. Tarik-i Şefkatle mâh-ı Ramazan’ı uhuvvete bağlarız. Kafa coğrafyası ve gönül coğrafyalarında koşturmakla kalmayız. Selimiye’nin kubbesini ters çevirir içerisine bereket doldurur maişet semasının siyah ufuklarına serperiz biiznillah!Helalinden,“Afiyet”le.Baktım…Geceleri gündüzlere bağlayan, hem-misafir olduğumuz, “Kehf” ile müşerref arkadaşlar, İsâ-misâl (as) beklemişler, yolunu gözlemişler. Gözlerken, zamanı uç uca eklemişler. Eklerken, hakikati tartmışlar. Tartıp da selam vermişler.Aldık, “afiyet”le…“Yetime umut ol”araktan,“Dünya iyilikle değişir” diyerekten.“Afiyet”le: Yâ İlahi!Senin rızan için oruç tuttuk. Sana iman ettik. Sana tevekkül ettik. Senin verdiğin rızıkla orucumuzu açtık. Bizim geçmiş ve gelecek günahlarımızı bağışla Allah’ım! Âmin… Vesselâm.

İbrahim SARITAŞ 01 Şubat
Konu resmiYeni Bir Dünyanın Arefesindeyiz
İnsan

Yüz yıldır beklenen, nasılı sorulan, mümkünlüğü sorgulanılan, ihtimaliyle umutlanılan yeniden yükseliş zamanındayız. Öncelikle coğrafyanın ve Türkiye’nin, bir sonrasında İslam Dünyasının tarihe geri dönüşü zamanındayız. Sorular ve Sorgulamalarla Geçen Yüz Yılİslam Dünyası olarak yüzyılı aşkındır; siyasi, iktisadi, coğrafi, idari, fikri, dini, içtimai bir buhran, bir kriz içerisindeyiz. Topyekûn olarak kavrulduğumuz, savrulduğumuz, bunaldığımız, feryad ettiğimiz, ızdırabını çektiğimiz bu buhran içerisinde yüzyılı aşkındır da bir çıkış yolu arıyoruz. Arıyorduk…Küreselleşme olarak adlandırılan dünyanın küresel bir köye dönüştüğü süreçte, dünyanın merkezi Ortadoğu’dan başlayarak dünyanın dört biryanındaki mazlum Müslümanların hallerinden an be an haberdar oluyor, elden bir şey gelmeden izleyici olmanın kahrını yaşıyorduk…Bu halden başka bir hale geçiş nasıl olacak, İslam Dünyasına söz ve nefes imkânı vermeyen bu kudretli hegemonlar(!) arasından ne olacak da nasıl bir inşa ve ihya bulunacağını soruyorduk… Konfor alanına hapsolmuş bir kısım diğer zengin İslam Dünyasının nasıl intibaha geleceklerini sorguluyorduk…İslam Dünyasının içinde olduğunu iddia eden ancak en çok 10 yılı aşan Suriye meselesinde net olarak müşahede ettiğimiz gibi İslam Dünyasının kanını dökmeyi bir vazife telakki etmiş mezheplerin bu işten nasıl vaz geçeceklerini irdeliyorduk…Yorgun Fakat Umutla Geçen Yüz Yılİslam Dünyasının payitahtı Hilafetin merkezi 1918’de işgal edildiğinde, İslam dünyası olarak yüz yıl önce dibi görmüş dibe vurmuştuk. O günlerin hemen arefesinden başlayarak umuda ihtiyacımız vardı, “ümit var olunuz…” çağrıları, çıkışları o dönemlerden başladı. Bu dibe vurulmuşluğun üzerine konan her toz zerresi kadar söz ve gelişme, dipten yukarıya bir mesafe kat edişti. Geleceğe ilişkin fısıltıyla dahi olsa bir söz, en hafif bir rüzgarla gelen hafif bir kıpırtı ruhumuzda fırtınalar, kalplerde müheyyiç oldu.Koca yüz yıl boyunca nice yazarlar, şairler, âlimler, arifler, dava ve mücadele adamları nesilden nesile ümit taşıdılar, ümit aşıladılar, Koca yüz yıl boyunca umut yorgunu olduğumuz dönemler oldu ama tükenmedik,  “Gergin uykulardan kör gecelerden, bir sabah gelecek kardan aydınlık” halimizi ve ahvalimizin söze müziğe bürünerek tecessüm eden hali oldu. Ruhumuzdan kalbimize, kalbimizden dudaklarımıza, kalabalıklarda birbirimizin kulaklarına hüzünlü ama emin, yorgun ama ümitli, öfkeli ama sakin, sakin ama vakur, mazlum ama mağrur olarak kimi zaman mırıldandık kimi zaman haykırdık…Son Yüz Yılın En Uzun On YılıTarihler 2 Eylül 2015’i gösteriyordu, 2 yaşındaki Aylan bebek ve 3 yaşındaki kardeşinin cansız bedeni Bodrum sahiline vurmuştu. Dünya gündemine giren Aylan Bebeğin sahile vurmuş resmi, merhametini ve vicdanını kaybetmeyen yani insani hasletlerini kaybetmemiş olan her insan için elbette ki çok sarsıcıydı. Kıyıya vuran Aylan bebeğin şahsında tüm İslam Dünyasının çaresizliğiydi. İrfan Mektebi Dergisinin Şubat 2018 Sayısında “İttihad-ı İslam’ın yolu Aylan Bebeklerin hayatta kalmasından geçer” başlığıyla, İslam Dünyasının en temel sorunun Aylan Bebeklerin hayatta kalması olduğunu vurgulamıştık. Aylan bebeğin kıyıya vurmasından sonra Suriye’deki trajedi 9 sene daha devam etti.2016 yılı boyunca da Halep’in bombalanması ve harap oluşu devam etti, Tarih: 20 Eylül 2016Yer: Birleşmiş Milletler Genel KuruluCumhur­baş­kanı Tayyip Erdoğan: “Suri­ye’deki insani kriz 6. yılına gir­­­­di. Vatanlarını terk etmek zo­­­runda kalan Suriyelileri evi­miz­­de misafir ediyoruz. Bu in­san­­lara karşı insanî ve vicdanî gö­revimizi yapacağız. Dünya ve Ba­tı almayabilir ama biz ala­ca­ğız. Çünkü biz insanız…” sözleriyle tarihin sayfalarına mührünü vurmuştu.İrfan Mektebi Dergisinin Ocak 2017 sayı­sı­nın kapağı “Halep İçin Varız – Çünkü Biz İnsanız” manşetiyle çıkmıştı. Bu başlık altında; coğrafya üzerinde hesap yapanların bazı şeyleri gözden kaçırdıklarını, bu günlerin de geride kalacağını, Halep’in de yeniden inşa edileceğini tarih önünde not olarak iliştirmiştik.İslam Dünyası için son 10 yıl Suriye’de yaşananlar İslam Dünyasının son yüzyıldaki en uzun on yılıydı adeta. Ne acı ve zor günlerdi. Bütün bu zorluklar içerisindeki en zor günlerde dahi Türkiye’nin lideri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hem içerde hem dışarda dirayetli ve kararlı duruşu, elindeki imkân ve mekanizmalarla küresel ve yerel aktörler karşısındaki insani duruş ve mücadelesinin, gün gün tarihin akışını değiştiren günler olduğu bugün geriye dönüp bakıldığında daha net olarak görülmektedir. O günlerde Reisi Cumhurun bu mücadelesine ve mücadelesine taraftar olanlara, ruhen kalben, kavlen, lisanen, fiilen yanında duranlara selam olsun.Tarihin Dönüş Kavşağı: 3. Dünya Savaşı2015 yılından itibaren sıklığı giderek artan bir “Üçüncü Dünya Savaşı Başladı” söylemi ile karşı karşıyayız. Muhtelif ülkelerin siyaset ve devlet adamları, gazeteciler, siyaset bilimcilerin dile getirdiği bu ifadenin sahada bir karşılığını da gözlemlemek mümkün. Post-modern bir Üçüncü Dünya Savaşı İçerisindeyiz. Baş döndürücü hızla gelişen hadiselerle karşı karşıyayız. Toprakların el değiştirdiği, sistemin hegemon gücü ABD’nin her gün bir ülkenin egemenliğine yönelik yelem ve söylemleriyle karşı karşıya kalındığı bir dönem içerisindeyiz. İttifakların çözüldüğü yeni ittifak ilişkilerinin konuşulduğu bir dönemdeyiz. Tüm aktörler Birleşmiş Milletler sisteminin çöktüğünde, uluslararası hukukun da çöpe atıldığında hem fikir. Güce sahip olduğunu düşünen ABD ve İsrail kendilerini durduracak bir gücün olmadığını açıkça ilan ettiler. ABD ve Avrupa arasındaki Batı ittifakı çatırdıyor.7 Ekim 2023 sonrası Gazze’de sürdürülen soykırım ve 8 Aralık 2024’te Suriye’de başarıyla sonuçlanan devrim Ortadoğu’da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dönemin başlangıcı oldu.Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve sonrasında olduğu gibi külli çöküşler, dünya sisteminin külli olarak dönüşümünü beraberinde getirmiştir. Herkesin itiraf ettiği ve kabul ettiği minvalde bugün sistem çöküyor, eş zamanlı olarak yeni bir döneme geçiliyor. Lokal çatışmaların yaşandığı süreç daha büyük çatışma risklerini de içerisinde barındırıyor. Süreç tamamlandığında, yeni bir düzen, yeni bir sistem, tarih sahnesinden tasfiye olmuş aktörler, gücünü ispat etmiş yeni güç olan aktörlerle, çökmüş ittifakların yerine yeni ittifaklar ve İTTİHAD’larla yeni bir dünya sabahına uyanacağız.Günün ağardığı bidayetteyizAkşam- sabah baş döndürücü hızla gelişen hadiselere şahit oluyoruz. Son olarak Suriye’de terör unsurlarının tasfiyesi sürecine girilmesiyle bölgenin geleceğine ilişkin bir eşik daha aşılıyor. Türkiye’nin giderek temayüz eden gücü ve yükselişi artık dost düşman herkes için hayranlık verici bir hızdadır.Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında güvenlik anlaşmaları konuşulmaya başlandı. Bugün olmasa da yarın bu veya benzeri yeni ittifaklar söz konusu olacak. Somali’den Sudan’a, Yemen’den Libya’ya İslam Dünyasının geleceğini ipotek etmeye matuf projelere taşeronluk edenler tasfiye ediliyor. Bütün bu coğrafyalara birer birer Türkiye’nin güven veren gölgesi düşmeye başladı. 21.06.2025 tarihinde İslam İşbirliği Teşkilatı 51. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Çok kutuplu dünyada 2 milyarlık İslam aleminin tek başına bir kutup haline gelmesi şarttır. İslam dünyasının çok daha büyük rol oynayacağı ancak aynı zamanda daha fazla sorumluluk üstleneceği bir dönemin arifesindeyiz.” sözleri oldukça önemli.Bugün; tarihi, siyasi, jeopolitik açıdan uzun uzun izahları başka zamanlara havale etme günü. Bugün tarih önünde kayıtlara not düşme günü.Bugün, Aylan Bebekler artık hayatta kalıyorlar. Bugün, Halep’in yeniden inşa ve imarını konuşuyoruz. Yüz yıldır beklenen, nasılı sorulan, mümkünlüğü sorgulanılan, ihtimaliyle umutlanılan yeniden yükseliş zamanındayız. Öncelikle coğrafyanın ve Türkiye’nin, bir sonrasında İslam Dünyasının tarihe geri dönüşü zamanındayız. “Bir Sabah Gelecek Kardan Aydınlık” mısrasında bahsedilen sabaha, siyah iple beyaz ipi ayırt edecek kadar ağardığı bidayetteyiz.Bundan sonra güneş hızla yükselecek.Ta ki, Gazze’de üşüyen çocukları ısıtmak için.

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Şubat
Konu resmiCüz’î İrade Ne Kadar Cüz’î?
İtikad

Önce suyun kaynağı bulunmadan bir çeşmeden su akmaz. Bir yere hortum döşemek ya da ucuna musluk takmak yeterli değildir. Çünkü öncesi olmayanın sonrası da olmaz. Asıl öncelik, suyun var edilmesidir. Hatta bundan da önce, vermek isteyenle almak isteyenin istemesinin örtüşmesi gerekir. Yani her şeye hükmeden iradenin, insandaki cüz’î iradeye izin ve yardım vermesi şarttır.İnsan çoğu zaman elindeki nimetin nasıl meydana geldiğini düşünmez. Oysa bir bardak çayın var olabilmesi için, içindeki suyu ve çayı yaratacak bir kudret gerekir. Böyle bir kudret ise yalnızca bardağı değil; dünyayı, güneş sistemini, galaksileri ve nihayet bütün kâinatı kuşatan bir güce sahip olmalıdır. Belki kâinat çapında bir düzen, sayısız sebep ve hesap gereklidir ki bir bardak çay; rengiyle, kokusuyla ve tadıyla ortaya çıkabilsin. Hâlbuki insanın “hükmü”, elinin ve adımının ulaştığı yerle sınırlıdır.Yaratılıştaki bu bütünlük bozulursa çay var olamaz. Kâinattaki her şey yerli yerinde olduğu için çay yetişir; insanlar onu toplar, işler ve piyasaya sunar. Böylece biz de çayı içebiliriz. Bu safhaların tamamı, evrendeki her şeyin bir maksada hizmet etmesiyle gerçekleşir. Bu süreçte insanın payı yalnızca istemek ve tercih etmektir. Geri kalan bütün hayırlı ve güzel neticeler kaderle takdir edilmiştir. Çünkü bu düzen, Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla vardır. Demek ki bütün bu hayırlı işleri yaratan Allah’tır. Buna karşılık, bu güzel neticenin bozulması için bazen yalnızca bardağı devirmek yeterlidir.Ancak burada da insanın mutlak bir gücü yoktur. Felçli bir kimse çay bardağını dökmek istese bunu yapamaz. Demek ki içmek veya dökmek gibi fiillerin gerçekleşmesi için, o fiile uygun bir bedenin de yaratılmış olması gerekir. Yürümek istediğimizde yürümeyi, çayı içmek ya da dökmek istediğimizde bu fiilleri yaratan yine Allah’tır. Allah dilemezse bir çay bahçesi de olmaz, bir fiil de gerçekleşmez. Sen istemekle sorumlusun; fakat yaratmak sana ait değildir. İnsanın elindeki cüz’î irade son derece zayıftır. Buna karşılık, tahribatı ve günahı büyüktür. Şerri isteyen insanın nefsi olduğu için de neticesinden insan sorumludur. Hayırlı ve sevaplı işlerde ise eli kısadır. Bu sebeple iradenin bir eline dua verilmelidir ki sevapların neticesi olan ebedî saadete uzanabilsin. Diğer eline ise istiğfar ve tövbe verilmelidir ki günahlara yönelmesin, zarara ulaşmasın.Neticede, dua ve tevekkül hayra yöneltir ve insana büyük bir kuvvet kazandırır. İstiğfar ve tövbe ise şerre meyli kırar, haksızlıkları engeller. Dua eden, nihayetsiz bir kudrete dayanır ve O’nun yardımını alır. Duadan mahrum olan ise kendi sınırlı gücüyle baş başa kalır. İnsanın gücü istemekle sınırlıdır. Eğer Yaratan vermek istemeseydi, isteme duygusu da verilmezdi. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır; fakat hangisini istersek, onun yaratılmasına biz sebep oluruz. Sonuçlarına da katlanırız.Yaşanmış bir misalden hareketle…Zengin ve ağaydı. Büyük bir tarlası vardı. Elindeki servete güvenerek, tevekkülden uzak bir edayla söylenip duruyordu: “Bu tarlaya öyle bir sondaj vurduracağım ki…” —belini iki böğründen tutarak— “belim kalınlığında su çıkaracağım. Göreceksiniz!”En iyi sondaj makinesini getirtti. Tarlasının bir yerine sondaj yaptırdı. Artık su çıkmalıydı. Fakat çıkmadı. “Herhâlde denk getiremedik,” dedi. Bu sefer tarlanın başka bir yerinde sondaj yaptırdı. Ne acıdır ki yine su çıkmadı. Bir başka yer… Yine olmadı. Su çıkmayınca boynu büküldü. Bir traktör parasını bu işte harcadı. Nafile… Olmadı, su çıkmadı, çıkaramadı.Büyük söylemişti; şimdi ise sesi çıkmıyordu. Köylüler, “Ne oldu bel kalınlığında çıkaracağım dediğin suya?” diye alay ediyorlardı. Adamın gıkı çıkmıyordu. Hem susmuştu hem çökmüştü. Zannediyordu ki sondaj yaptırınca su çıkacak… Oysa bilememişti: Bir şeyi istemek, onu vücuda getirmeye yetmiyordu.Bir kere şunu bilmeliydi: “Kaderde yoksa takdir, istediğin kadar uğraş çare yoktur.” Hem “Vermeyince Mabûd neylesin Mahmud!” diye ifade edilen o zarif hakikati de…Kulun istemesi, ancak Allah’ın vermek istemesiyle örtüşürse gerçekleşir. Her yaptı­ğımız işin, her başarının ve başarısızlığın “nasıl”ı Kur’ân’da şöyle ifade edilmiştir: “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla isabet etmez. O bizim Mevla’mızdır. Öyleyse müminler ancak Allah’a tevekkül etsin!’”Yaşananlardan kısa bir süre sonra, aynı köyün muhtarı Allah rızası için, “Sulu tarıma geçelim,” diyerek sondaj yaptırmaya karar verdi. Bu niyetle Devlet Su İşleri ile görüştü. Sondaj yapıldı. İnsan beli kalınlığında su, artezyenle akmaya başladı. Hem de su motoru çalıştırılmadan… Köylü de muhtar da bu manzara karşısında Allah’a şükretti.Zenginin kibirli sözü, kendisine acı bir hüsran yaşatmıştı. Çünkü hayırları, iyilikleri, güzellikleri ve başarıları bizim kararlarımız sağlamaz. Allah’a dayanırsak, O ne zaman ister ve uygun görürse, isteğimizi verir. Köy muhtarının saf ve temiz niyeti ise her hayır elinde olan Allah’ın su nimetini vermesiyle neticelenmişti. Zira nimetler, ancak Allah’ın vermek istemesiyle, bizim istememizin uyuşması hâlinde elde edilir.Netice olarak şu ayet, hem muhtarın hem de ağanın başına gelenler üzerinden hadisatın seyrini veciz bir şekilde açıklar: “(Habibim, ya Muhammed!) De ki: ‘Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil kılarsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin!’”Demek ki hayırlarda, iyiliklerde, güzellik­lerde ve başarılarda gururlanmaya hak­kı­­mız yoktur. Şayet başımıza gelen ha­yırlarla gu­rur­lanmaya kalkışırsak, ka­der karşımıza çıkar ve der ki:“Had­di­ni bil! Bunları yapan sen değilsin.”

Mehmed Gökcan 01 Şubat
Konu resmiAdım Adım Gerçek Tövbe
İtikad

Şartları yerine getirilmiş, makbul bir tövbe her mümin için vaciptir; yani mutlaka yerine getirilmesi gereken dinî bir vazifedir. Bir kimse günahlarının sadece bir kısmından tövbe ederse, Ehl-i Sünnet’e göre bu tövbe geçerlidir. Tövbe edilen günahlar affedilir, diğerleri ise ayrıca tövbe edilinceye kadar kişinin zimmetinde kalmaya devam eder. (İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Tövbe Bahsi)Tövbe vacip bir ibadet olduğuna göre, Allah katında geçerli olacak bir tövbenin şartlarını öğrenmek ve uygulamak da mühim bir sorumluluktur. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde: “Pişmanlık tövbedir.” buyurmuşlardır.Sahih bir tövbenin üç temel şartı vardır:İslâm şeriatına aykırı fiillerden dolayı samimi pişmanlık duymak,Günah olan fiilleri derhal terk etmek,İşlenmiş günahların benzerlerine bir da­ha dönmemeye azmetmek.Daha önce işlediği bir günahı, ilerleyen yaşında işleme gücü kalmayan bir kimsenin samimiyeti; o günaha benzeyen ve her zaman işlenmesi mümkün olan diğer fenalıklardan da sakınmasıyla ortaya çıkar. Mesela gençliğinde zina günahına düşmüş bir kimsenin yaşlılığında duyduğu pişmanlık; müstehcen konuşmaktan, yalandan, gıybetten, namahreme bakmaktan ve benzeri günahlardan uzak durmasıyla tamamlanır.Makbul bir tövbe için bu şartların yerine getirilmesi elzemdir. Âlimler, hadiste geçen “Nedâmet tövbedir” ifadesini, “Tövbenin en büyük ve en önemli rüknü pişmanlıktır” şeklinde açıklamışlardır. Nitekim Resûlullah (sav), “Hac, Arafat’ta vakfeye dur­maktır.” buyurmuştur. Bu ifade, haccın yalnızca vakfeden ibaret olduğu anlamına gelmez; haccın en büyük rüknünün vakfe olduğunu vurgular. Aynı şekilde “Nedâmet tövbedir” hadisi de tövbenin en büyük rüknünün pişmanlık olduğunu bildirir.Ehl-i hakikat, hakiki tövbenin gerçekleşmesinde pişmanlığın kâfi olduğunu; diğer şartların da zaten pişmanlığın tabiî bir neticesi olarak ortaya çıktığını ifade etmişlerdir. Çünkü gerçek pişmanlığın bulunduğu yerde günahı terk etme ve tekrar dönmemeye azmetme zorunlu olarak vardır. (Kuşeyrî Risalesi, s. 227–228)Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılıyor ki, gerçek tövbe yolculuğuna açılan ilk ve en önemli kapı pişmanlıktır. Kalpte günaha ve isyana karşı ciddi bir nefret duygusu oluşmadan hakiki tövbe mümkün değildir.Bu pişmanlığı doğurmak için, insan, önce tövbe edilmediği takdirde kabre kadar kendisiyle gidecek günahların sebep olduğu dünyevî ve uhrevî felaketleri tefekkür etmelidir. Akıl sahibi bir insan için, günahların dünyada verdiği zararlar bile onlardan kaçınmak için yeterli bir sebeptir. Çünkü günahlar zehirli bala benzer: geçici tadı aldatıcıdır, fakat neticesi helâktir.Sefahat yolunda giden insanların yaşadıkları gizli ve açık pişmanlıkları görmek zor değildir. Günahların dünyadaki acıları, ölümle ve kabir azabıyla artarak devam eder; ahirette ise en korkunç suretleriyle insanın karşısına çıkar.Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Şüphe­siz zakkum ağacı günahkârların yiyeceğidir. Erimiş maden gibi karınlarda kaynar…” (Duhân, 43–50)Resûlullah (sav) ise cehennem ehlinin en hafif azabını şöyle tasvir eder: “Cehennemliklerin azabı en hafif olanının ayak oyuklarına bir kor konulur; onun hararetinden beyni kaynar. O ise kendisini en şiddetli azapta sanır.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, c. 1, s. 434)İnsan dünyada, yaklaşık 150 milyon kilometre uzaklıktaki güneşin hararetine zor dayanırken, kıyamet günü güneşin bir mil mesafeye kadar yaklaştırılmasına nasıl tahammül edebilir? (Mikdâd b. Esved rivayeti, Riyâzü’s-Sâlihîn, c. 1, s. 437)Bir sinekten rahatsız olan insan, ateşten yaratılmış yılanların ve akreplerin azabına nasıl dayanacaktır? (Minhâcü’l-Âbidîn, s. 185)Buna karşılık Kur’ân, cenneti şöyle haber verir: “Canların isteyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey oradadır.” (Zuhruf, 71)Efendimizin (sav) ifadesiyle: “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akılların hayal edemediği nimetler…”Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle ise: “Dünyanın bin sene mesut hayatı, cennetin bir saat hayatına mukabil gelmez.”İmam Gazali’ye göre tövbe edilmemiş günahlar sebebiyle cehenneme giren kimse iki büyük musibete uğrar: Biri cehennem azabı, diğeri cennetten ve onun ebedî nimetlerinden mahrumiyettir.Bütün bunları tefekkür etmek, kalpte günaha karşı güçlü bir nefret doğurur. Bu nefret, geçmiş günahlar için pişmanlığa; gelecekteki günahlar için ise sakınma ve kararlılığa dönüşür. Böylece bir günaha düşüldüğünde pişmanlık ateşi yanar ve insanı yeniden tövbeye sevk eder. Bu da kulun nihai hedefi olan Allah’ın rızasına ve sevgisine götürür.Tövbe Yolundaki Bazı EngellerTövbe yolculuğundaki en tehlikeli engellerden biri, “Tövbe ederim ama sonra yine bozarım” endişesidir. Bu endişeye iki sebeple yer yoktur:Ecel gizlidir. Tövbeden hemen sonra gelebilir. O hâlde tövbe hâliyle Allah’ın huzuruna çıkmak büyük bir saadettir.Şartlarına uygun yapılan tövbe kabul edilir. Daha sonra aynı günaha dönülmesi, önceki tövbenin kabulüne engel olmaz. Bu durumda yalnızca sonraki günah yazılır; önceki günahlar silinmiştir.Hasan-ı Basrî’ye (ra) sorulduğunda: “Bir kimse tövbe ediyor, sonra yine günaha dönüyor” denilince şu cevabı verir: “Ben onu mümin ahlâkı olan tövbe üzere görürüm.” (Tenbîhü’l-Muğterîn, s. 330)Elmalılı Hamdi Yazır merhum, Tevvâb ismini şöyle açıklar: “Allah, tövbeleri çokça kabul edendir. Kul her defasında samimiyetle döndüğünde, ‘hangi yüzle geldin’ demez; ‘buyur kulum’ der.”Ancak bu hakikatler, günaha cesaret vermek için değil; günaha düştükten sonra ümitsizliğe kapılmamak için düşünülmelidir.Gazali’nin ifadesiyle: “Günah işlemeye usan­ma­dığın gibi tövbe etmeye de usanma.” (Âbid­ler Yolu, s. 94)Bu yolda kalbi harekete geçiren dua ve münacatların önemi de büyüktür…

Osman AKTAŞ 01 Şubat
Konu resmiHüdaî Yolunda Bir Hikmetli Şiir: İnsan İsmine Kim Lâyık Ola!
Kültür ve Medeniyet

“Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi, ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın âhir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.” Cüneyd-i Bağdadi’nin neslinden…Seyyid.Bursa kadısı.Üftade müridi.Kalem ehli.Yûnus Emrem “hem-râh”ı.Şiirince, “Halifetullah”.Sultan Ahmed dilinde “Pederim”…Hazret, Üsküdar’ın Sultan Mahfilinde, Eyyüb Sultan’a nazır mütevazi mekânında zi­ya­retçilerine ism-i Nûr’un tecellisi çil çil lü­tuf­ları dağıtmakta. Herkes kameti kadar. Sevenleri için şu duası meşhurdur:“Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi, ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın âhir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.” Yanı başınca binler âmin!Ramazan-ı Şerif münasebetiyle Yesevi lisanıyla, Hüdai kalemiyle…Öyle ya!Şeytanlar da bağlı, kuruntular da bağımlı. Hakikat olan bir şey var ki, “fırsat mevsimi”. Fırsatı fevç eden, hangi meyveyi vere ki?Kadir kıymet bilmenin sırrı…Sıyâm-ı Ramazan ayinesinde tecelli eden Muhabbet-i Rabbaniyenin Misalinde (asm)Hakk’ı koyub bâtıla Meyl ü muhabbet nedenTâbi‘-i şeytân olub Fitne vü şirret neden* * *Öyle ya!Nimeti nimet bilmek şükürle olur. Nefis-perestlik tabelası, öfke tepelerinin kudeması. Histen hayata hisse: Kur’ân ayı semeratı, hulukuhu’l-Kur’ân’ın (asm) bereketli sofrasında.Râh-ı salâha gidüb Sulh u sülûk ehli olNefse uyub herkese Hiddet ü şiddet neden* * *Öyle ya!Bir hoş-görmek değildir, bir hilmdir se­me­re-i içtimaisi. Şefkat, kapalı kapının anahtarı, beşer kalbinden tarz-ı maişete usulünce, edebince yol alan ab-ı hayat.On bir ayın sultanının gözlediği, ibn-i insanın teşrifi.Bir kapunun kulları Bir erin oğullarıBirbirini şer sanub Buğz u ‘adâvet neden* * *Öyle ya!Konan göçer, der koca ermişler. Iyda teberrüken yemişler devşirmişler. Hal böyle ola da, cihandan cihana teberrük vasıl olmaya mı?Merhabadan elvedaya salkım salkım, hasenat var.Bereket ayının misafiri, İki Cihan Sultanının (asm) misafiri: Vakt-i savm hane-i saadete ta‘lik.Fânî cihânın kişi Malını cem‘ eyleseBir gün olur kor gider Buhlla haset neden* * *Öyle ya!“Kurutulmuş et yiyen kadının oğlu” şerefli hitabından hurma ile çözülen fem’e hisse var. Kemâlâtı kem-âlâta feda cüretindeki talim terbiyenin kulağı çınlasın. Kalem…Şehr-i Ramazan’ın latif mahyasında, Mual­lim-i Ekber’in (asm) nurlu kelimatıyla tekellümde.Devlet-i dünyâ-yı dûn Bir kuru sivâ ikenFâniye mağrûr olub Zînet ü şöhret neden* * *Öyle ya!“Tükenmez hazine” ele gönle miras… İşte tevarüs: Elbette iktisad eden bereket bulur. İnsan kulluk ile insan olur. Ubudiyet, kibir dağlarını tarumar eden şâhi. Ay ve güneş mi? Şöylece, İbrahim’in (as) mancınığı peşi sıra. Fısıldar sırlarca,Ramazan-ı Mübarek, her-dem Enbiyaya “Nebi” (asm) ile mübarek.Mülk-i Süleymân ile Taht-ı Skender kanıBildin ise bunları Fâniye rağbet neden* * *Öyle ya!Mevsim Nûr Mevsimi. Nurlar derlemek lazım. Kalbin gözünü vakte nur tarikiyle yöneltmek lazım. Öyle ki, meslek-i Nûr ile, Nûr’un tecellisi vaktin kelime ve satırlarında okunsun.Bir koca nûrânî sahife:Ramazan-ı Şerif hayratını, Şeref-i Nev-i İnsan ile (asm) ta‘lim elzem.Aç gözünü imdi gel Nûr-ı basîretle bakMeslek-i hayrı koyub Şerre ‘azîmet nedenSünnet-i Fahr-ı rusül Oldu çü hayr-ı sübülMesleki tahvîl edib Âdet ü bid'at neden* * *Öyle ya!Hakikatinde milyon hikmet var. Hüdai’den, bugüne bakan 9 nükte var. “Gûşuna mengûş eyleyene” sünnet-i seniye nurundan hisse var.Çalkantı mı?Ramazan’dan mahşere, bayram güzer­gâ­hın­dan çıkmak Sema-yı Risaletin Kamer-i Mü­nirini (asm) gözlemek pusulasında.Ne gam!Aklını der başına Dinle Hüdai’yi gelHak sözü gûş edegör Böyle sefâhet nedenBir Salavât: اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَٓاءً وَ لِحَقِّه۪ٓ اَ دَٓاءً بِعَدَدِ ثَوَابِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ ف۪ي شَهْرِ رَمَضَانَ وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ وَسَلِّمْ Ya İlâhenâ! Efendimiz Muhammed’e ve O’nun âl ve ashabına Senin razı olacağın ve O’nun hakkını edâ edecek bir salât ile, Ramazan ayında okunan Kur’ân’ın harfleri adedince salât ve selâm et.

İbrahim SARITAŞ 01 Şubat
Konu resmiAyasofya Padişah Türbeleri
Kültür ve Medeniyet

İstanbul, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra, bir fetih geleneği olarak şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya da camiye çevrilmiştir. Çevresine yapılan eserlerle, kilise vasfını kaybeden Ayasofya, artık yeni hâliyle Osmanlı mimari kültürünün en önemli unsurlarından olan külliye sisteminin yapılarından biri olmuştur. Tarih boyunca iki büyük imparatorluğa şâhidlik eden bu eşsiz mâbed, bünyesinde barındırdığı padişah türbeleriyle ayrıca bir “Hânedan Mezarlığı” hüviyeti de taşımaktadır.Ayasofya, haziresi içinde yer alan XVI. ve XVII. yüzyıllarda inşa edilen beş padişah türbesi; Sultan II. Selim, Sultan III. Murad, Sultan III. Mehmed, Sultan I. Mustafa, Sultan İbrahim ile Şehzâdeler, eşleri ve aile fertleri olmak üzere yaklaşık 150 hânedan üyesinin kabrine de ev sahipliği yapmaktadır.Ayasofya’ya defnedilen ilk Osmanlı hükümdarı, Kânûnî Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’dir. İstanbul’da doğan ilk hükümdar olan II. Selim, Ayasofya’ya en fazla hiz­met edenlerin başında gelir. Sultan, Aya­sofya’nın etrafını binalardan temizle­tip ca­­miyi kuvvetlendirmenin yansıra, Aya­­sof­­­­ya’ya iki minare ve medrese ekletti. Bu ça­­lış­­malar sürerken çok sevdiği ve öm­rü bo­­yunca hizmet ettiği Ayasofya’da ken­disi için bir türbe yaptırmaya başlamış fakat ne ya­zık ki türbenin inşaatının ta­mam­lanması­na ömrü vefa etmemiştir. Mimar Sinan’ın Ayasofya’da yaptığı türbe tamamlanana kadar aynı alanda kurulan otağa gömülen II. Selim, 1576’da yapımı tamamlanan türbeye nakledilmiştir. Türbede II. Selim’den başka hasekisi Nurbânu Sultan, kızları Gevherhan, İsmihan ve Fatma sultanlar, şeh­zâdeleri Süleyman, Osman, Cihangir, Mus­tafa ve Abdullah ile III. Murad’ın şehzâde ve kızları yatmaktadır. Toplam 42 sanduka vardır.Ayasofya’da türbesi bulunan bir diğer padişah ise II. Selim’in oğlu III. Murad’tır. Sultan III. Murad, ölümünün ardından on dokuz şehzâdesiyle birlikte Ayasofya Camii hazîresine defnedildi, daha sonra III. Mehmed’in emriyle baş mimar Dâvud Ağa tarafından türbesinin inşâsına başlandı. Türbede III. Murad’ın yanı sıra hasekisi Safiye Sultan, yirmi şehzâdesi, kızları Fatma, Fahri ve Mihriban sultanlarla diğer yirmi kızı, III. Mehmed’in iki kızı ve üç şehzadesi, I. Ahmed’in oğlu Kasım ile Sultan İbrahim’in bir şehzadesi ve iki kızı yatmaktadır. Yapıda toplam 54 sanduka bulunmaktadır.1603 yılında vefat eden III. Mehmed de Ayasofya’nın bahçesine gömülmüştür. I. Ah­med’in emriyle Mimarbaşı Dalgıç Ahmed Ağa tarafından 1604’te türbenin inşa­sına başlandı, Baş mimar Sedefkâr Mehmed Ağa tarafından da 1608'de tamamlandı. Türbede I. Ahmed’in annesi Handan Sultan, Sultan I. Ahmed’in şehzâdeleri ve kızları ile III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan gömülüdür. Toplam 26 sanduka bulunmaktadır.Bizans döneminde vaftizhâne olarak kullanılan, Osmanlı’da ise kandil yağlarının depolandığı bir ambar hâline getirilerek iki yüzyıl kadar kullanılan bölüm, Sultan I. Mustafa’nın Hasbahçe’den toprak getirtilerek defnedilmesiyle türbeye çevrilmiş oldu. Osmanlı’da ilk defa bir padişaha ayrı bir türbe yapılmadı. Sultan İbrahim de 1648’de vefat edince amcası Sultan Mustafa’nın yanına defnedilmiştir. Türbede iki padişahla birlikte Sultan İbrahim’in oğlu Şehzâde Selim, IV. Mehmed’in oğ­lu Şeh­zâde Selim, II. Ahmed’in oğlu Şeh­zâ­de İbrahim, Sultan I. Ahmed’in kızları, Hanzâde Sultan ve Atîke Sultan ve IV. Mu­rad’ın kızı Kaya ve İsmihan Sultan olmak üzere 18 hânedan mensubu da buraya def­nedilmiştir.Ayasofya’da bir diğer türbe de şehzâdeler türbesidir. XVI. yy. sonunda Mimar Sinan tarafından yapıldığı tahmin edilen, III. Murad’ın dört şehzâdesi ve bir kızının defnedildiği bu türbede 5 sanduka vardır.Ayasofya Camii’nin güneybatı köşesinde, Topkapı Sarayı yolu üzerinde ayrı giri­şi bulunan bu türbelerdeki ecdat, vefalı ziyaretçilerini beklemektedir. Ruhları şâd, me­kânları cennet olsun.

Mustafa YILMAZ 01 Şubat