Sahip Olduğun mu, Olduğun mu?Kıymetli Okurlarımız,Günümüz dünyasında “değer” kavramı, ne yazık ki soğuk rakamların, parıltılı vitrinlerin ve yapay algıların arasına sıkışmış durumda. Bir insanın kıymeti; banka hesabındaki sıfırlarla, kartvizitindeki unvanlarla ya da dijital mecralardaki anlık görünürlüğüyle ölçülür hale geldi. Toplum, insanı artık ruhuyla değil, üzerine giydiği sosyal etiketlerle tanıyor. Ne kadar çok “tüketiyorsak” o kadar “var” sayıldığımız bu çağda, başarı kriterleri de tamamen niceliğe hapsedilmiş vaziyette.Oysa bu popüler terazi, insanı değil, yalnızca onun etrafındaki eşyayı ve dekoru tartıyor; bizi biz yapan özü ıskalayıp sadece kabuğu puanlıyor. Şunu çok iyi anlamalıyız ki; istiflediğimiz nesneler ve dışa ait başarılar sadece vitrinimizi süsleyen emanetlerken, asıl değerimiz karakterimizle mayalanan ve ruhumuzun derinliklerinde inşa edilen o sarsılmaz duruşta gizlidir. Dışarıya ait olan her şey geçici birer aksesuar, ruh, akıl, vicdan ve kalbe ait olanı bilmek ise insanın bizzat kendisidir.İnsanı asıl kıymetli kılan, elindeki imkânlar değil, o imkânlarla nereye yöneldiğidir. Kur’ân’ın “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” hitabı, tam da bu noktada, zamanımızda yanlış anlaşılan değerin merkezini yerinden oynatır. İnsan, dua ile kendi sınırını görür ve sonsuza yönelir. Bu manevi yöneliş, değeri dünyevi hayattan koparıp soyutlamaz; aksine onu ait olduğu sağlam temele, doğru zemine oturtur. Zira insan, avuçlarında tuttuklarının geçiciliğiyle değil, kalbini bağladığı hakikatin sonsuzluğuyla gerçek anlamını kazanır. Bediüzzaman Hazretleri “insaniyet-i kübra olan İslamiyet” derken, tam da bu geniş ufkun bir yansımasını ifade ediyor olsa gerek. İnsanı asıl büyüten, maddi varlığını nicelik olarak çoğaltması veya ego merkezli biriktirme hırsı değil; kendi dar kalıplarını kırıp nefsini aşabilme iradesidir.Nefsini ve arzularını varlığının merkezine koyan insan, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun iç dünyasında giderek daralır ve boğulur. Oysa yüzünü hakikate dönen, pusulasını manaya çeviren insan, kâinat kadar genişler ve ferahlar. Bugün şahit olduğumuz derin değer kaybı ise tam olarak bu kırılma noktasında başlıyor: İnsan, her şeyin ölçüsü olarak yalnızca kendi sınırlı aklını ve heveslerini görmeye başladıkça, aslında bizzat “ölçünün kendisini” kaybediyor. Kendi gölgesini dev sanan insan, ışığın kaynağını unuttuğu için karanlıkta kalıyor.Modern dünyanın en belirgin çelişkisi de bu: İmkânlar artıyor, fakat insanın iç dengesi zayıflıyor. Eşyaya verilen değer yükseldikçe; sadakat, merhamet ve doğruluk gibi insanı insan yapan erdemler geri plana itiliyor. Oysa bir eser, sanatkârına olan nispetiyle kıymet kazanır. İnsan da kendini kime ve nereye nispet ediyorsa, değeri oradan gelir. Dünya ile kurulan bağ insanı sınırlı bir değerde tutarken, sonsuza yönelen bir bağ ona bambaşka bir ufuk açar.Bu ayki dosyamızda, sahip olduklarımızın ötesine geçip, “olduğumuz” yere bakmanın imkânlarını tartıştık. Değeri dışarıdaki gürültüde aramak yerine, içeride yeniden inşa etmenin yollarını hatırlatmak istedik. Keyifli okumalar…
Tarihten SayfalarMescid-i KubâPeygamber Efendimiz (asm), Medine-i Münevvere’ye hicret ederken son olarak Kubâ adı verilen mahalde konaklamıştır. Burası, Medine’ye yaklaşık bir saatlik yürüme mesafesindeydi. Burada daha önce bir hurma kurutma yerini muhacirler namaz kılma yeri haline getirmişlerdi. Peygamber Efendimiz (asm), bu ilk halini genişleterek İslâm’ın ilk mescidini yaptırdı. Buhârî’de geçen bir rivayete göre Resûlullah (asm), Kubâ’da on geceden fazla kalmış ve Mescid-i Kubâ bu sırada yapılmıştır. Mescidin ilk hali kare şeklinde bir düzlüğü çevreleyen dört duvardan ibaretti. Arsa hazırlandıktan sonra temele ilk taşı bizzat Resûlullah (asm) koymuş, ardından sırasıyla Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra) ve diğerlerinin taşlarını koymalarını istemiştir. Bu uygulama devlet başkanlarının ilmî, dinî ve millî nitelikli yapıların temeline ilk harcı koyma geleneğinin başlangıcı olarak görülmektedir. Kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra mescid, yeniden inşa edilmiştir. Resûlullah (asm), Medine’de bulunduğu zamanlar cumartesi, bazen de pazartesi günleri ve Ramazan’ın 17. günü Mescid-i Kubâ’ya giderek namaz kılardı. Ayrıca onun mescidde devam eden öğretim faaliyetine nezaret ettiği, Kubâ’da namaz kılmayı umreyle eş değerde gördüğü rivayet edilmektedir.7 Mayıs 558Ayasofya’nın kubbesi çöktüAyasofya, fethin ardından camiye çevrilmeden önce ilk olarak, 4. yüzyılda inşa edilmiştir. Ancak bu ilk Ayasofya, 20 Haziran 404’te patrik Ioannes Khyrosostomos’un sürgün edilmesi üzerine meydana gelen bir ayaklanmada çıkan yangında harap olmuştur. Beş nefli olarak inşa edilen ikinci Ayasofya, 10 Ekim 415’te açılmıştır. 13-14 Ocak 532 gecesi çıkan Nika ayaklanmasında tekrardan yanmıştır. Bunun üzerine üçüncü ve günümüze ulaşan Ayasofya’nın inşasına İmparator 1. Iustinianos’un emriyle başlanmış ve inşaatı 537’de tamamlanmıştır. Ancak 557 senesindeki depremde hasar gören Ayasofya’nın kubbesinin doğu tarafı 7 Mayıs 558’te çökmüştür. Önceki mimarlardan Isidoros’un yeğeni genç Isidoros tarafından kubbe, evvelkinden 6,25 metre kadar yükseltilip yeniden inşa edilmiştir. Ayasofya, bu tamiratın ardından 24 Aralık 562’de tekrardan açılmıştır.14 Mayıs 1373 Tekeoğlu Mehmet Bey,Antalya’yı Latinler’in elinden geri aldıSelçuklular’dan sonra birkaç kez el değiştiren Antalya, son olarak Mübârizüddin Mehmed Bey’in kontrolüne geçmişti. Mehmed Bey, Kıbrıslı Latinlerle amansız bir mücadeleye girişti. Bunun üzerine Kıbrıs Kralı Pierre, 24 Ağustos 1361’de şehri ele geçirerek Tekeoğulları’nı geriye çekilmeye mecbur etti. Mehmed Bey’in Antalya’yı tekrar ele geçirme teşebbüsleri uzun mücadeleler sonunda başarıya ulaşmıştır. 14 Mayıs 1373’te buraya yeniden hâkim oldu. Osmanlı kaynaklarında Teke Bey olarak geçen Mehmed Bey’den sonra Antalya, bir müddet daha Tekeoğulları’nın hâkimiyetinde kaldı. Nihayet Sultan Yıldırım Bayezid tarafından zaptedilerek muhafızlığı Fîruz Bey’e verildi. Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra eski Antalya hâkimi Mehmed Bey’in oğlu Osman Çelebi, Karamanlıların yardımıyla burayı tekrar ele geçirmek istediyse de Osmanlıların Teke Karahisarı subaşısı Hamza Bey’in karşısında başarısız oldu (Ocak 1423). Bundan sonra Antalya ve merkezi olduğu Teke-ili’nde Osmanlı hâkimiyeti kesin olarak sağlandı. 29 Mayıs 1868Son Halife Abdülmecid Efendi doğduSon Halife Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in oğlu olarak 29 Mayıs 1868’de dünyaya gelmiştir. Sarayda yabancı dil öğrenmiş ve resim sanatıyla ilgilenmiştir. Amcasının oğlu Sultan 6. Mehmed Vahideddin’in 4 Temmuz 1918’de tahta çıkması üzerine veliaht oldu. Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılmasının ardından 19 Kasım günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından halife seçilmiştir. 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılınca, aynı günün gecesi ailesi ile birlikte zorla yurtdışına çıkarıldı. İlk olarak İsviçre’nin Leman gölü kenarında bulunan Territel kasabasındaki Büyük Alp Oteli’nde kaldı. Ekim 1924’te Fransa’nın Nice şehrine geçti. Daha sonra buradan Paris şehrine taşındı. Paris’te ikamet ettiği sırada 23 Ağustos 1944’te vefat etti. Naaşı 10 yıl Paris Camii’nde bekletildi. Nihayet Medine’ye götürülerek 30 Mart 1954’te Cennetü’l-Baki’ye defnedildi.
Kâbe’de Hacılar Hû Der AllahSöz ve bestesi Abdurrahman Önül’e ait olan “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah” isimli ilahi, sosyal medyanın da etkisiyle hızla yayılmaya başladı. Celal Karatüre ve arkadaşları tarafından seslendirilen eser; farklı ortamlarda, özellikle MEB’in projesi kapsamında okullarda yankılanınca geniş kitleler tarafından benimsendi ve kısa sürede dillerde dolaşır hâle geldi. Hatta Billboard listelerinde üst sıralara kadar yükseldi.Millî Eğitim Bakanlığı, 2026 yılı Ramazan-ı Şerif öncesinde; okul öncesi, ilkokul ve ortaokullarda öğrencilerin yardımlaşma, paylaşma, adalet, merhamet ve vatanseverlik gibi millî ve manevî değerlerini geliştirmeyi amaçlayan “Maarifin Kalbinde Ramazan” isimli bir proje açıkladı. Bu çalışma, farkındalık ve katkı bakımından güçlü bir karşılık buldu. Eğitim ortamı bağlamında çocuklar üzerinde müspet bir tesir oluşturdu ve milletçe hissederek yaşadığımız bir Ramazan iklimine vesile oldu.Tam da bu dönemde, söz ve bestesi Abdurrahman Önül’e ait olan “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah” isimli ilahi, sosyal medyanın da etkisiyle hızla yayılmaya başladı. Celal Karatüre ve arkadaşları tarafından seslendirilen eser; farklı ortamlarda, özellikle MEB’in projesi kapsamında okullarda yankılanınca geniş kitleler tarafından benimsendi ve kısa sürede dillerde dolaşır hâle geldi. Hatta Billboard listelerinde üst sıralara kadar yükseldi.Neticede “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah” sadaları dünya çapında karşılık buldu ve Ramazan ayı boyunca gök kubbede hoş bir seda olarak yankılandı. Özellikle büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde, bazı itirazlar yükselse de bu ilahinin taşıdığı mana, gönüllere dokundu; Allah’ın adının anılması hepimize iyi geldi.Şimdi Hac zamanı… Dünyanın dört bir yanından gelen hacı adayları “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” nidalarıyla tazarru ve niyazda bulunacak. Tekbirler, bütün insanlık adına âlemlerin Rabbine arz edilecek. Kâbe’nin o eşsiz atmosferi inşallah bütün dünyayı kuşatacak. Ramazan’da bir farkındalık olarak yükselen o ses, şimdi en güçlü hâliyle yeniden yankılanacak: “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah.”Rabbimizden niyazımız odur ki; bu hakikat bütün dünyanın kalbinde makes bulsun. Zalimlere, inkârcılara ve fesat ehline rağmen insanlığın manevî iklimi güzelleşsin, kalpler huzur bulsun.Bu vesileyle Mekke’de bulunan bütün müminlerin haclarının mebrur olmasını niyaz eder, Kurban Bayramınızı tebrik ederiz.
Eser Sâniine Göre Değer KazanırBu dünya koca bir sergi. Ve sen, bu serginin en özel köşesinde, her an keşfedilmeyi bekleyen büyük hazinesin. Sadece üzerine konan o günlük telaş tozlarını biraz silkele ve üzerindeki imzaya bak; paha biçilemez olduğunu o an sen de anlayacaksın.Hiç o loş ışıklı, kadife perdeli büyük bir antika müzayedesinde bulundun mu? Ortamda öyle ağırbaşlı bir sessizlik vardır ki, sadece müzayede yöneticisinin çekicinin sesi yankılanır. Bir tarafta yüzyıllık, kenarları aşınmış bir saat; diğer tarafta renkleri solmuş bir tablo durur. İlk bakışta “Eski işte,” dersin. Ama sonra o kürsüdeki adam konuşmaya başlar: “Efendiler, bu saat sadece zamanı tutmuyor; bu, bir imparatorun hediyesi olan falan ustanın son eseri!” İşte o an, salonun havası bir anda değişir. Herkes dikleşir, gözler parlar. O ana kadar “eski” dediğin şey, birden paha biçilemez bir “hazineye” dönüşür. Niye biliyor musun? Çünkü o eşyanın üzerindeki “imza” ve “ait olduğu el” keşfedilmiştir.Mesela, kürsüye kenarları çatlamış, yer yer kararmış, ilk bakışta sıradan bir manzara gibi duran bir tablo getirildiğini hayal et. Salondakilerin çoğu dönüp bakmaz bile. Ancak müzayede görevlisi elindeki ışığı tablonun sağ alt köşesindeki o belli belirsiz noktaya tuttuğunda her şey değişir. O tozlu tabakanın altında, asırların yorgunluğuna direnmiş o tek satırlık imza parlar. Müzayede yöneticisi, “Bu gördüğünüz, kayıp olduğu sanılan büyük ustanın şaheseridir!” dediği an, o eski tuval etrafına ışık saçmaya başlar. Değişen boyanın kalitesi değildir; değişen, o eserin “kime ait olduğunun” tescil edilmesidir. O artık bir bez parçası değil, bir dehanın zihninden dökülen bir parça, ustasının maharetini bugüne taşıyan bir emanettir.İnsan: Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Antika Çoğumuzun en büyük hatası, değerimizi “izleyicinin” alkışına bırakmak. Müzayede salonundaki kalabalık o gün uykulu olabilir, eserin değerini anlamayabilir ya da yanlış bir fiyat biçebilir. Eğer o tablo, değerini sadece seyircinin teklifine bağlasaydı, çekiç her indiğinde biraz daha küçülürdü. Oysa bir sanat eserinin gerçek kıymeti, galerideki ışıklarda değil, sanatkârının fırçasında gizlidir.İşte tam burada Risale-i Nur’un o muazzam bakış açısı devreye giriyor: Bir insan, sadece kendi başına kalsa sıradan bir canlıdır. Ama o meşhur “nispet” sırrıyla, yani kendini Sâni-i Zülcelâl’e, o sonsuz kudret sahibi Sanatkâr’a bağladığı anda, değeri kâinatı aşar. Düşünsene; sen bir rastlantı değil, her bir zerresi ince ince işlenmiş bir “ilahî imzasın”.Her Birimiz Birer “Masterpiece” Adayıyız Şimdi gel, bir çiçek hayal edelim beraber. Eğer ona sadece topraktan bitmiş, rüzgârda sallanan basit bir bitki gözüyle bakarsan, değeri bir yere kadardır; solar gider, unutulur. Ama o çiçeğe, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir sanatkârın özel bir tasarımı, onun elinden çıkmış bir eser nazarıyla baktığında işler tamamen değişir. O an o çiçek; sıradan bir ot olmaktan çıkar, bir sanat harikasına, derin bir tefekkür vesilesine ve kâinatın bağrına atılmış ilahî bir imzaya dönüşür.İnsan için de durum tam olarak budur aslında. Eğer kendimizi sadece etten, kemikten ve tesadüfen bir araya gelmiş hücrelerden ibaret görürsek, değerimiz de o daracık kalıba sıkışır kalır. Fakat “Ben, Allah’ın en özenli eseri, O’nun yeryüzündeki halifesi ve bizzat muhatabıyım” dediğin anda; kıymetin kâinatın sınırlarını aşan bir mahiyet kazanır.Buradaki ince ve zarif nokta şudur: Değer, insanların sana dışarıdan yapıştırdığı geçici bir etiket değildir; değer, kaynağa bağlı sarsılmaz bir hakikattir. Düşünsene, hiçbir eşya kendi başına bir anlam üretmez; o anlam, onu yapanın niyetinden, ustalığından ve kudretinden doğar. Bu yüzden kâinattaki hiçbir şey kendi başına bir “hiç” değildir; her şey Allah’a işaret ettiği, O’nu gösterdiği ölçüde devleşir ve anlam kazanır. İşte insan da ancak bu kutsal bağı, bu “nispeti” fark ettiğinde kendi gerçek değerini idrak etmeye başlar.Evet, bizim asıl kıymetimiz, kendi yeteneklerimizden değil, üzerimizde parlayan ilahî isimlerden geliyor. Bizler Allah’ın icraatının en ince nakışları, O’nun mahluku olmakla şereflenmiş en özel muhataplarıyız. Bir antika eşya, sadece eski olduğu için değil, bir dönemin ruhunu ve ustasının maharetini yansıttığı için “eser” olur. Biz de O’nun Hayy ismiyle can bulup, Alîm ismiyle öğrenip, Vedûd ismiyle sevdikçe, o sonsuz isimlerin dünyadaki en parlak aynaları haline geliyoruz.Kendi başına kalsa bir hiç olan insan, “Onun mahluku ve eseri” olma şerefine büründüğünde, bir anda sönük bir cam parçasından, güneşi yansıtan elmas bir aynaya dönüşüveriyor. Değerimiz, aynanın kendisinden değil, Allah’ın esmasından geliyor.Modern dünya bize sürekli “kendini inşa et, kendi değerini üret” diyor. Ama bu, bir tablonun kendi kendine boya sürmeye çalışması kadar imkânsız. Gerçek huzur ve asıl kıymet; “Ben kime aidim?” sorusunun cevabında saklı. İnsan kendi içindeki o derin hazineyi, yani sanatkârını bulduğunda, artık başkalarının ona kaç puan verdiğine bakmaz. Çünkü bilir ki; o, en büyük Sultan’ın muhatabı ve en özel eseridir.Sonuçta dostum, bu dünya koca bir sergi. Ve sen, bu serginin en özel köşesinde, her an keşfedilmeyi bekleyen büyük hazinesin. Sadece üzerine konan o günlük telaş tozlarını biraz silkele ve üzerindeki imzaya bak; paha biçilemez olduğunu o an sen de anlayacaksın.
İnsanlığa Doğru Yolu Kim Gösterecek?Başlıktaki soru insanlık tarihinin en eski sorularındandır. Çünkü bu soru ikna ve tatmin edici bir şekilde cevaplanmazsa soru iken soruna döner. İnsan yaradılışı gereği sonsuz bir hayat ister; yok olmak, unutulmak, kaybolmak istemez. Hep var olmak ve mutlu, huzurlu bir şekilde sevdikleriyle beraber olmak ister. Cennet gibi sonsuz bir hayatı nasıl kazanacağını merak eder. Cehennem gibi dehşetli bir yerden kurtulmanın çarelerini ararlar. İşte insanlara, ne yaparlarsa cennete gideceklerini, nelerden sakınırlarsa cehennemden kurtulacaklarını öğretecek, doğru sözlü, aldanmaz ve aldatmaz Peygamberler lazımdır.Sadece Akıl, Allah’ı Tanımaya Yetmez!İnsanlar akıl ve kalb gibi donanımlarıyla Allah’ın varlığına fikren ulaşsalar bile, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları gibi, kulun dünyadaki yükümlülükleri, sorumlulukları gibi bilgilere kendi başlarına ulaşamazlar. Yine insanın Rabbine hangi vakitlerde ve ne tarzda nasıl ibadet edeceğini kendi akıllarıyla bulamazlar. Özellikle “Allah’a niçin iman edip ibadet etmeliyiz? İnsanın anlamı nedir? Dünyanın manası nedir? Hayatın gayesi, kâinatın ve insanın yaratılış amaçları nelerdir?” gibi soruların cevaplarını ancak peygamberlerden öğrenebilirler. Çünkü ancak peygamberler Allah’tan aldıkları vahiyle bu ve buna benzer gerçekleri insanlara doğru ve ikna edici bir şekilde anlatabilirler.İşte Yüce Allah, insanlara varlıkların yaratılış sebeplerini, insanların dünyaya niçin gönderildiklerini peygamberler aracılığıyla bildirmiştir. İnsanların dünyada ne gibi vazifeler yapacaklarını, bu yapacakları vazifeleri niçin ve nasıl yapacaklarını yine elçileri vasıtasıyla öğretmiştir. Peygamberler, vahiy ve örnek yaşayışlarıyla, dünyadaki imtihanın özelliklerini, imtihanı kazanmanın yollarını, dünyadan sonra nereye gidileceğini ders vermişlerdir.Peygamberler Tarihi, İnsanlık Tarihi Kadar Eskidir!İlk insan olan Hz. Âdem babamız aynı zamanda ilk peygamberdir. Hz. Âdem ile başlayan peygamberlik silsilesi Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile son bulmuştur. Peygamberlik anlamındaki “Nübüvvet” kavramı Kur’an kökenli bir kelimedir. Peygamberlik, Allah ile akıl sahibi insanlar arasında bir elçilik görevidir. Bu elçiler, insanların dünya ve âhiret hayatlarıyla ilgili ihtiyaçlarını gidermek için Allah’tan aldıkları vahiyleri insanlara iletirler. Allah’ın elçi olarak seçip görevlendirdiği kendilerine kitap veya suhuf verdiği veya yeni bir şeriatla gönderdiği Peygamberlere “Resul” denir. Nebi ise, yalnızca ilahi hükümleri vahiy olarak alan, kendinden önceki peygamberlerin şeriatını uygulamak ve desteklemek görevini icra eden kimselere denir. Bu tanıma göre; her Resul nebidir, lakin her Nebi, Resul değildir.1 Bugün pek kullanılmayan eski Türkçede “kılavuzluk yapan” anlamındaki “Yalavaç” kelimesi de peygamber anlamındadır. Peygamberler Manevi Doktorlardırİnsanların Allah’a nasıl ve niçin itaat ve ibadet edecekleri hususunda rehberlik yapmak üzere peygamber gönderilmesi insanların en büyük ihtiyacıdır. Büyük İslam âlimlerinden olan İmam Gazali Hazretleri, bütün insanların her zaman manevi ihtiyaçlarıyla alakalı doktorlara ihtiyacı olduğunu söyleyip Peygamberleri insanları manen tedavi eden doktorlara benzetmiştir. Mesela biliyoruz ki, bir ilmin veya bir sanatın, tartışma konusu olmuş bir meselesinde, o ilmin veya o sanatın hâricindeki kişilerin sözleri orada geçmez. Bu kişiler başka alanlarda ne kadar büyük bir âlim ve sanatkâr da olsalar, sözlerine bu konuda itibar edilmez. Çünkü bu kişiler o alanın uzmanı değiller. Meselâ bir hastalığın teşhis ve tedâvisinde, büyük bir mühendisin konuşması, küçük bir doktorun sözü kadar geçerli olmaz. Aynen bunun gibi maneviyat alanının uzmanı da en başta peygamberlerdir. Onlar dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl kazanılacağının yolunu Allahtan aldıkları ilahi fermanlarla insanlara göstermişlerdir. Peygamberlik Allah vergisidir. Yüce Allah tarafından seçilmiş olan bu insanlar Allahtan aldıkları vahiylerle iman, ibadet ve ahlak konularında derinleşmiş mütehassıs olmuş insanlardır.Nasıl ki, bir insan, bir hastalıktan kurtulmak veya sağlıklı yaşamak için bir doktorun tıp alanındaki görüşlerinden istifade eder. Sonra o doktorun koyduğu teşhisin, verdiği ilaçların, ettiği tavsiyelerin ne kadar da doğru olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe eder. Aynen bunun gibi Peygamberler de imanın insanı insan ettiğini, imanla insanın kâinatın en gözde sultanı olduğunu öğreten maneviyat sahasının iman doktorudurlar. Yine peygamberler, insanın hakiki vazifesinin imandan sonra ibadet ve dua olduğunu, ibadetlerin nasıl ve niçin yapılması gerektiğini bizzat uygulamalı olarak sevdirerek öğreten ibadet doktorudurlar.Yine bu kutlu elçiler gerçek insanlığın nasıl olması gerektiğini, güzel ahlakın ne demek olduğunu kendi üzerlerinde her halleriyle gösteren insanlığın seçkin maneviyat doktorlarıdır. Peygamberlerin böyle gayelerle görevlendirilmesi hem akla uygun hem de Allah’ın hikmetine münasiptir.Yarattıklarını Konuşturan Allah’ın, Konuşmaması Hiç Mümkün Mü?Her şeyin yaratıcısı olan Allah, bütün varlıkları bilerek yaratıyor, o varlıklar üzerinde hikmetlerle, gayelerle tasarruf ediyor. Kâinatın her tarafını ilim ve kudretiyle görerek düzenliyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor. Rabbimiz her şeye görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları koyuyor. Ve bu gaye, hikmet ve faydaların, insanlar tarafından bilinmesini, incelenmesini, dersler çıkarılmasını istiyor. Her şeyin sahibi olan Rabbimiz, kâinattaki ve insandaki yaradılış gayelerinin insanlarca fark edilip önemsenmesini ve bunlara uygun bir hayat yaşanmasını istiyor.Dünyada görüyoruz ki, Yüce Allah, canlı varlıkları sayısız dillerle kendi aralarında konuşturuyor. Canlılar Allah’ın onlara öğrettiği dillerle konuşuyor, anlaşıyor, ihtiyaçlarını temin ediyorlar. Öyle ki gökyüzündeki kuşların dili başka, yeryüzündeki kedilerin, kanguruların dili başka. Toprağın altındaki karıncaların dili başka, okyanusların derinliğindeki balinaların dili bambaşka. Hiç mümkün müdür, bu canlılar gibi milyonlarca çeşit canlıya farklı farklı konuşmaları, dilleri öğreten Rabbimizin, kendisinin konuşmayı bilmemesi veya konuşamaması… Asla böyle bir durum mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah bütün dillerin sahibi, yaratıcısı, öğreticisidir. Onun konuşmaması veya konuşamaması imkânsızdır.Madem Yapan Bilir, Elbette Bilen Konuşur!Hepimiz biliyoruz ki bir şeyi yapan, icad eden onu en iyi bilendir. Ve o şey hakkında söz hakkı öncelikle onundur. Mademki evreni, dünyayı ve insanı Allah yaptı ve yarattı. Öyleyse Allahu Teâlâ bunlar hakkında konuşacaktır; mademki, yüce Allah konuşacak elbette akıl, fikir ve şuur sahibi olanlarla ve konuşmasını bilenlerle konuşacaktır. Mademki akıl ve şuur sahipleriyle konuşacak; elbette akıl ve şuur sahipleri arasında en seçkin ve şuuru en geniş olan insanoğluyla konuşacaktır. Mademki insanlarla konuşacak; elbette insanlar içinde hitap edilmeye en lâyık ve mükemmel insan olanlarla konuşacaktır. Elbette bu mükemmel insanlar da hiç şüphesiz Allah’ın elçiliklerini tasdik ettiği, ellerinde mucizeleri olan, insan nev’inin yıldızları ve fazilet sembolleri peygamberlerdir. İşte Rabbimiz, Halikımız olan yüce Allah kelâm sıfatının gereği olarak, hem seçtiği elçilerine vahyederek hem de o elçilerinden bazılarına verdiği mukaddes kitaplar ve suhuflar ile insanlarla konuşmuştur.1- Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Kavramlar Sözlüğü, s.552.
Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi DeğilKarac’oğlan der ki bakın olanaÖmrümün yarısı gitti talanaSual eylen bizden evvel geleneKim var imiş biz burada yok ikenKaracaoğlanDünya bir han, bir pazar yeri, bir meşher… Yaratılalı beri bu böyle. Kimi az yaşar kimi çok... Ana kucağında göçenler de bir şey anlamaz bu dünyadan yüz yaşını aşanlar da doyamaz. Kimler geldi kimler geçti bu köprüden, kimler soluklandı bu gölgelikte? Hiç ölmeyeceğini zannedenler, kendini öldü bilenler; dessas zalimler, müşfik sultanlar; pintiler, cömertler; cahiller, arifler… En nihayetinde kara toprak hepsini bağrına bastı ve herkesi eşitledi. Ziya Paşa’nın dediği gibi “Mevt gelse gerek her ne kadar olsa muammer / Şah ile geda mülk-ü bekada hep birdir”. Yani ne kadar uzun yaşarsan yaşa ölüm gelecektir; öteki dünyada padişah ile dilenci tamamen birdir, aralarında fark yoktur. Fark sadece takva ve salih amel cihetindedir.Bir duvar yazısıydı yanılmıyorsam: “Hayat ölümcül bir hastalıktır” diye yazmış dertli birisi. Elhak doğrudur. “Her nefis ölümü tadıcıdır” ilahi emri de bunu teyit eder. Belalı bir meydandır dünya; rahatın, tam saadetin olmadığı bir zindan. Zaman ve mekân sınırlar insanı. Sadî-i Şirazî “İnsan nedir?” sorusuna “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endişe” diye cevap verir. Yani “İnsan bir damla kan ve bin endişe…” “Elest bezminde verilen “bela” cevabının şükrüdür” Hz. Mevlana’ya göre çekilen belalar. Divan-ı Kebir’de böyle buyurmuş pîr: “O ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi. Ve sen ‘belâ’ (evet Rabbimizsin) dedin. Belâ demenin şükrü nedir? Belâ çekmektir. Belâ çekmenin sırrı nedir? ‘Fakr u fenâ dergâhının (kapısının) halkasına vuran benim’ demektir.” Kamışlıktan koparılarak içi temizlenip “ney” makamına yükselen kamıştan bahsederken aslında insandan bahseder Hz. Pîr. Âdem babamızın vatan-ı aslisi olan cennetten ayrılıp dünya sürgününü yaşayan insan, ney gibi içindeki fazlalıklardan yani gönlündeki mâsivâdan kurtulursa hazret-i insan makamına yükselir. Bu, insan-ı kâmil olmanın diğer adıdır aslında. Ya da Şeyh Gâlib merhumun dediği gibi “Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdem” (yaratılmışların göz bebeği olan âdem) olmaktır. Ölüm gerçeği hadis-i şerifte buyurulduğu gibi lezzetleri tahrip edip acılaştırır. Bu yüzdendir ki sık sık hatırlanması tavsiye edilmiştir. Rabıta-i mevt (ölümü düşünmek), farklı şekillerle de olsa bir usûl olarak yerleşip bugüne kadar gelmiştir. Kimi toprağın altının da olduğunu hesaba katarak muvazeneli bir hayat sürer kimi ise başını deve kuşu gibi toprağa gömer de ölümün kendisini ıskalayacağını vehmeder. Bu gafletle bir ömür geçip gider. Hissiyatını ya öldürür veya uyuşturur. Ona göre muhtemelen dünyadaki herkes ölecektir ancak kendisi ya ölmeyecektir veya ölse bile en son ölecektir. Elbette kimse böyle bir şeyi savunmaz ancak bu tip insanların yaşadığı hayata bakınca adeta böyle düşünüyor gibi oldukları zannına kapılırsınız. Türkçemizin bayraklaşan şahsiyetlerinden olan Yunus Emre, ölüme muhatap olan insanı can ve ten olarak ikiye ayırır:Ten fanidir can ölmez, çün gitti geri gelmez / Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.Burada şu soru akıllara gelir: Can nedir, ten nedir? Bunların birbirinden farkı ne ola ki?“Can” ve “ten” ayrımını 13. yüzyılda Anadolu’da Oğuz Türkçesinin ilk temsilcilerinden olan şair ve mutasavvıf Aşık Paşa’nın Garipname isimli eserinde de görürüz. Zıtların uyumuna şahit olduğumuz şu dünya hayatında bu iki mefhum iki zıt kutbun temsilcisidir adeta. Can mefhumu iç alemi, semayı, manayı, özü, cenneti, cennetteki huri ve kasırları, bekayı, ruhun ölümsüzlüğünü temsil eder. Ten ise fenayı, fısk u fücuru, cehennemi, harfi, kışırı, yer yüzünü, dış alemi temsil eder.Yidi kat gök can içinde gizlidür / Yedi kat yer ten içinde yazılıdurMarifet candan kopar gelür tene / Masiyet tenden kopar gelür canaÜstad hazretlerinin bahsettiği fani ömrü bakileştirmek bu hakikat üzerinedir. “Ten”e (dünyevi zevklere, dünyevîliğe) yapılan yatırımlar elbette kırılmaya mahkûm camlara benzer. “Cân”a (uhrevîiğe, bekaya) yapılan yatırımlar ise kırılmaz elmas parçalarıdır. Ölmez, çürümez, yok olmaz bir kıymet kazanır. Sadece insanın mı canı (ruhu) vardır, elbette değil. Sözün, şehirlerin, cemadatın da bir ruhu vardır. Mekanların ruhu orada yaşar ve kalbi selim insanlar bunu mutlaka hissederler. Yüzlerce yıl boyunca içinde ibadet edilmiş bir tekke veya bir büyük camide namaz kılarken bambaşka bir huzuru hissederler. Bir şehir, bir şehrin bir muhitinde farklı bir hali yaşarlar. İşte o anda insanın ruhu ile şehrin/muhitin/mabedin ruhu ünsiyet etmiştir. Canların da bir canı vardır o da “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.” sırrında yatar. Mecazi aşklardan geçerek ilahi aşkı bulan kalp canların canını bulur ve Yunus gibi haykırır:Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun. Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun.Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun
İslamiyet İnsaniyet-i Kübrâdırİnsan, bu dünyaya “tamamlanmış” bir tablo gibi gelmiyor. Aksine, bizler ucu bucağı belli olmayan birer potansiyel, birer imkân olarak açıyoruz gözlerimizi. Hepimiz “insan” doğuyoruz ama asıl mesele “insan kalabilmek” ve o potansiyeli kemale erdirmek. Çünkü insan, biyolojik olarak zayıf ve sınırlı bir varlık olsa da; taşıdığı akıl, kalp ve vicdanla aslında koca bir kâinatı içine sığdırabilecek kadar büyük bir tasarımın parçası. Bu yüzden insanın değeri, ne kadar çok şeye sahip olduğu ile değil; kendisine verilen bu imkânları hangi istikamette kullandığıyla ortaya çıkar.Bugün modern dünyanın en büyük krizi de tam burada başlıyor. İnsan, bu devasa donanımını küçücük hedeflere, günlük hırslara ve sadece tüketmeye odaklı bir hayata feda ediyor. Daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok sahip olmak… Hayatın anlamı neredeyse bu dar çerçeveye sıkıştırılmış durumda. Bilgi çoğaldı ama hikmet azaldı; imkânlar arttı ama iç huzurumuz zayıfladı. Kendimizi dış dünyaya, ekranlara ve kalabalıklara o kadar kaptırdık ki, kendi içimizdeki o derin anlam boşluğunu görmezden geliyoruz. Oysa insanın asıl ihtiyacı, dışarıyı büyütmekten çok içeriyi derinleştirmektir.İşte tam bu noktada karşımıza çıkan o orijinal tarif, “İslamiyet insaniyet-i kübradır” derken bize bir can simidi uzatır. Bu ifade, sadece dinî bir tanım değil; insanın nasıl gerçek anlamda insan olabileceğini gösteren bir yol işaretidir. Zira İslam, insanlığın en büyük, en kâmil ve en hakiki hâlidir. Tarih-i âlem buna şahittir.İslamiyet, insanı başıboşluktan kurtarıp ona bir “hayat haritası” sunar. Bu harita, insanı kısıtlayan yasaklar listesi değil; aksine insanı kendi nefsinin, kibrinin ve bencilliğinin esaretinden kurtaran bir özgürlük yoludur. Çünkü insanın en büyük esareti dış şartlar değil, içindeki kontrolsüz arzularıdır. İslam, bu arzuları yok saymaz; onları terbiye eder, dengeye oturtur ve insana gerçek bir istikamet kazandırır.İnsan, ancak kendi zaaflarını aşabildiği, o ham yanlarını törpüleyebildiği ölçüde gerçekten “insan” olmaya başlar. Bu süreç kolay değildir elbette; mücadele ister, gayret ister. Ama neticesi büyüktür. Kendi içine hapsolmuş, sadece menfaatini düşünen birisi ne kadar donanımlı olursa olsun aslında küçüktür. Fakat İslam’ın terbiyesinden geçen insan; merhametiyle başkalarına nefes olur, adaletiyle denge kurar, sorumluluk bilinciyle bulunduğu yeri imar eder. Böyle bir insan artık sadece “kendisi için yaşayan” değil, bulunduğu topluma, hatta bütün insanlığa dokunan bir değer hâline gelir.Bu noktada insanın yolculuğu da derinleşir. Artık mesele sadece doğru davranmak değil; doğru düşünmek, doğru hissetmek ve doğru bir kalp taşımaktır. İbadetler bu yüzden sadece şekil değil; insanı diri tutan, ona yön veren, onu kendine getiren birer hatırlatmadır. Dua, insanın aczini fark etmesidir; şükür, sahip olduklarını doğru okumaktır; sabır ise hayatın zorlukları karşısında dağılmamaktır. Bütün bunlar, insanı içten içe büyüten ve onu daha yüksek insanlık seviyesine taşıyan adımlardır.Kaldı ki İslam’ın teklif ettiği hayat, daraltan değil; aksine genişleten bir hayattır. Küçük bir benlikten büyük bir sorumluluğa, sınırlı bir dünyadan sonsuz bir anlam ufkuna açılan bir kapıdır. Ve insan, bu kapıdan geçtiği ölçüde gerçek anlamda kemale erer; kendini bulur, kendini aşar ve nihayetinde hak ettiği değere ulaşır.Bu büyük insanlık anlayışı, yalnızca kişinin iç dünyasında bir huzur üretmekle kalmaz; toplumu da gerçek anlamda bir “selam yurdu”na dönüştürür. Selam… Yani güven, esenlik, huzur ve karşılıklı saygı. Tarihimize baktığımızda, bu anlayışın kuru bir ideal olarak kalmadığını; aksine hayatın içine işlendiğini açıkça görürüz. Kurulan şehirlerde, işleyen adalet sistemlerinde, farklı inançların bir arada yaşayabildiği sosyal yapılarda bu ruh gösterir kendini. Çünkü burada esas olan, insanı yalnızca kimliğiyle değil, taşıdığı emanetle de değerlendirmektir.Müslümanların kurduğu dünyada “başkası” hiçbir zaman bir tehdit olarak görülmedi; aksine korunması gereken bir emanet olarak kabul edildi. İnsan, sadece kendinden olanı değil, farklı olanı da yaşatma sorumluluğu taşıdı. Bu yüzden İslam medeniyetinde farklı dinlere mensup insanlar, kendi inançlarını korkmadan yaşayabildi. Bir Yahudi, Yahudiliğini; bir Hristiyan, Hristiyanlığını muhafaza ederek varlığını sürdürebildi. Bu, sadece bir hoşgörü meselesi değil; kökünde derin insani bir anlayışın bulunduğu medeniyet tasavvuruydu.Modern Batı düşüncesinde zaman zaman karşımıza çıkan “başkası cehennemdir” yaklaşımı, ötekini bir tehdit unsuru olarak görür. Bu bakış açısı, rekabeti çatışmaya, farklılığı düşmanlığa dönüştürebilir. Oysa İslam’ın inşa ettiği büyük insanlık ikliminde farklılık, bir zenginlik olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, birbirlerini yok ederek değil; birlikte var olarak bir düzen kurmuşlardır. Bu yüzden bizim kurduğumuz dünya, sadece bize ait bir alan değil; başkalarının da nefes alabildiği, kendini bulabildiği bir hayat zemini olmuştur.İşte bu yüzden İslam’ın kurduğu dünya, sadece bir medeniyet değil; aynı zamanda bir vicdan iklimidir. Orada güç, ezmek için değil korumak için vardır; farklılık, ayrıştırmak için değil tamamlamak içindir. Bugün insanlıktan, adaletten, birlikte yaşama ahlâkından ve gerçek bir medeniyetten söz edeceksek; bu denklemin bir tarafına mutlaka İslam’ı koymak zorundayız. Aksi hâlde dünya, giderek artan gerilimlerin, adaletsizliklerin ve anlam krizlerinin içinde diken üstünde yaşamaya devam edecektir. İnsanlığın yeniden nefes alabilmesi, huzuru ve dengeyi bulabilmesi ise ancak bu büyük insanlık anlayışını yeniden hatırlaması ve hayatına taşımasıyla mümkün olacaktır.Bugünün insansız ve insafsızlaşan dünyasında tek çıkış yolumuz, kendimize verilen o büyük programı doğru okumaktır. İslamiyet bize dar bir kalıp değil, sonsuz bir ufuk açar. Bizi egomuzun karanlığından çıkarıp hakikatin aydınlığına taşır. Mesele, bu muazzam imkânı nasıl değerlendireceğimizdir: Kendi sığ sularımızda boğulacak mıyız, yoksa İslam’ın rehberliğinde o “en büyük insanlık” mertebesine yürüyecek miyiz? Unutmayalım ki dünya, biz “insan” kalabildiğimiz sürece yaşanabilir bir yer olmaya devam edecek; insan da İslam’la insan kalabilecektir.
İbnü’l-Vakt Olmak Ne Demektir?İbnü’l-vakt olmak, kısaca “içinde bulunduğu vaktin hakkını veren insan” olmak demektir. Bu ifade, İslam düşüncesinde derin bir yere sahip olsa da aslında hepimizin gündelik hayatında karşılığı olan bir hakikati anlatır: İnsan, elinde bulunan ânı nasıl yaşıyorsa, ömrünü de öyle kuruyor demektir.Çünkü hayat, büyük kırılma anlarından ziyade, çoğu zaman farkına varmadan yaşayıp geçtiğimiz küçük zaman dilimleriyle biçimlenir. Sabahı nasıl karşıladığımız, elimizdeki işi hangi ciddiyetle yaptığımız, sevdiklerimizle nasıl konuştuğumuz ve sıkıntılar karşısında nasıl tavır aldığımız; insanın hem şahsiyetini hem de ahiretini sessizce şekillendirir.Yani zaman sadece geçen bir şey değil, aynı zamanda insanı ortaya çıkaran bir aynadır. Zira zaman harekât-ı zerrat olmakla bizim de faaliyetlerimizdir. Bir minibüste gördüğüm şu söz, bu hakikati çok sade ama çok güçlü bir şekilde anlatıyordu: “Bugünün tekrarı yok.” Gerçekten de yok. Bu sabah bir daha gelmeyecek. Bu yaş, bu fırsat, bu sağlık, bu imkân, bu sevdiklerimizle aynı şartlarda bir araya gelişimiz bir daha aynen yaşanmayacak. O hâlde insanın önündeki en büyük vazife, yaşadığı günü gelişi güzel geçirmek değil; elinden geldiğince anlamlı, dikkatli ve bereketli yaşamaktır.Harcanan Ömür Değil, ZamandırÇoğu zaman “vakit geçiyor” deriz. Hâlbuki geçen yalnızca vakit değildir; bizim ömrümüzdür. Bize verilen sermayemizdir. Saatler takvim yapraklarından düşerken, aslında insan da kendi hayatından eksilmektedir. Bu yüzden zamanı boşa geçirmek, sadece bir boşluk yaşamak değil; hayat sermayesini fark etmeden tüketmek demektir.Kur’an-ı Kerim’in dikkati farklı zaman dilimlerine çekmesi boşuna değildir. Günün çeşitli saatleri, gece, sabah, kuşluk, ikindi, asır… Bunların her biri, insanın rastgele yaşaması için değil; farkında olması için önüne konmuş işaretler gibidir. Hatta bazı zamanlara yemin edilmesi, zamanın ne kadar kıymetli bir nimet olduğunu gösterir. Demek ki zaman, sıradan değildir. Sessizdir ama değersiz değildir. Akıp gider ama önemsiz değildir.İnsan bazen malını kaybettiğinde üzülür, sağlığı bozulduğunda sarsılır; fakat en büyük kaybını çoğu zaman fark etmeden yaşar: dağılmış, savrulmuş, boşlukta geçmiş bir ömür.İbnü’l-Vakt Olmak Ne İster?İbnü’l-vakt olmak, geçmişi tamamen unutmak ya da geleceği hiç düşünmemek değildir. İnsanın elbette hatıraları da olacak, planları da olacak. Fakat ne geçmişin yükü bugünü felç etmeli ne de yarının endişesi bugünün hakkını yemelidir.Asıl mesele şudur: İnsan, şu anda yapması gereken şeyi gerçekten yapabiliyor mu?İbnü’l-vakt olan kişi, önündeki işe dikkat kesilir. Yapması gereken şeyi ertelemez, savsaklamaz, özensizleştirmez. Elindeki işi küçümsemez. Çünkü bilir ki büyük hayat dediğimiz şey, zaten küçük gibi görünen vazifelerin güzel yapılmasıyla kurulur.Bu bazen öğrencinin dersine gerçekten odaklanmasıdır. Bazen annenin çocuğunu dinlerken başka şeylerle meşgul olmadan ona kulak vermesidir. Bazen babanın, yorgun da olsa eve geldiğinde ailesine karşı ilgisini ve nezaketini korumasıdır. Bazen memurun işini sorumluluk şuuruyla yapmasıdır. Bazen de insanın, karşısındaki kişinin kalbini incitmemeye özen göstermesidir.Yani ibünü’l-vakt olmak, yalnızca derin düşünce dünyasına ait bir kavram değil; hayatı dağılmadan yaşayabilmenin adıdır.Her Gün Bir Daha Gelmeyecekİnsan, çoğu zaman hayatın tekrar edeceğini sanarak gevşiyor. “Yarın yaparım”, “bir ara düzeltirim”, “daha çok vakit var” diye diye nice güzel imkânı elinden kaçırıyor. Hâlbuki bazı şeylerin telafisi vardır, bazılarının yoktur. Kaçırılan bir fırsat bazen geri gelir; ama boşa geçirilmiş bir gün, aynen geri dönmez.Bu yüzden sabahı karşılamak, sıradan bir başlangıç değildir. Yeni bir gün, aslında yeni bir imkândır. Yeni bir hesap, yeni bir imtihan, yeni bir açılımdır. İnsan güne sadece koşuşturmaya hazırlanarak değil, niyetini toparlayarak başlamalıdır. Günün başında yapılan samimi bir dua bile, insanın bütün gününe yön verebilir: “Allah’ım; bugünümün evvelini salâh, ortasını felâh ve sonunu necâh (istediğime kavuşma, kurtuluşa erme) kıl. Allah’ım! Evveli korku, ortası sabırsızlanma ve sonu dert ve rahatsızlık olan bir günden sana sığınıyorum.”Böyle bir yöneliş, günü sadece doldurmayı değil; değerlendirmeyi öğretir.Olaylar da Tekrar EtmezSadece günlerin değil, yaşadığımız hadiselerin de tekrarı yoktur. Karşılaştığımız her olay, her zorluk, her sevinç, her kayıp, her kırgınlık, her karşılaşma kendi içinde biriciktir. Bu yüzden insan, başına gelenleri rastgele yaşayıp geçmemeli; onlarla kendisine yöneltilen soruyu da duymaya çalışmalıdır: Bir nimete kavuştuğunda şükür mü edecek, yoksa gaflete mi düşecek? Bir sıkıntı geldiğinde sabır mı gösterecek, yoksa öfkeye mi kapılacak? Bir haksızlığa uğradığında vakarını mı koruyacak, yoksa ölçüsünü mü kaybedecek?Unutma! İnsanın asıl değeri, çoğu zaman başına gelen olaylarda değil; o olaylara verdiği cevaplarda ortaya çıkar. Hayatın acı ve tatlı yönlerini birer imtihan sorusu gibi görmek, insanı daha dengeli, daha derin ve daha dikkatli kılar. Çünkü mühim olan, ne yaşadığımız kadar; onu nasıl karşıladığımızdır.Namaz Bir Alışkanlık Değil, Bir Buluşmadırİbnü’l-vakt olmanın en açık şekilde kendini göstermesi gereken yerlerden biri de namazdır. Çünkü namaz, insanın vakitle ve kullukla kurduğu ilişkinin en canlı ifadesidir. Fakat ne yazık ki bazen en çok tekrar ettiğimiz şey, en çok alışkanlığa dönüşen, ülfet edilen şey de olabiliyor.Oysa kıldığımız her namaz biriciktir. Dışarıdan bakınca birbirine benziyor gibi görünse de hakikatte hiçbir namaz ötekinin aynı değildir; yediğimiz hiçbir yemeğin aynı olmadığı gibi. Çünkü insan her defasında başka bir ruh hâliyle, başka bir ihtiyaçla, ömründen biraz daha eksilmiş olarak Rabbinin huzuruna çıkmaktadır.Bu yüzden namazı aradan çıkarılacak bir iş ya da sadece yerine getirilmiş bir görev gibi değil, en üst seviyede bir buluşma gibi görmek gerekir. Efendimizin “Namazını, veda eden kimsenin namazı gibi kıl” (İbn Mace, Zühd, 15) buyruğu da bu inceliği öğretir. Yani her namaza, son kez kılıyormuş gibi bir ciddiyetle durmalı; huzurda olduğunun farkıyla dikkat kesilmeli ve samimiyetle yönelmelidir. Ezberle değil, fark ederek… Aceleyle değil, hissederek yani tadil-i erkanla… Şeklen değil, kalben de orada olmaya çalışarak…İnsan İlişkilerinde de Vaktin Hakkı Vardırİbnü’l-vakt olmak, sadece insanın kendi iç dünyasında değil, başkalarıyla olan muamelesinde de belli olur. Anne babayla geçirilen zamanın, bir dostla yapılan konuşmanın, bir sofrada oturmanın, bir ziyaretin, bir özrün, bir teşekkürün de tekrarı yoktur.İnsan bunu gerçekten düşündüğünde, konuşmasının tonu değişir. Kırıcı olmamaya daha çok dikkat eder. İhmali azaltır. Ertelediği iyilikleri geciktirmemeye çalışır. Çünkü bazı sözler zamanında söylenmeyince anlamını kaybeder; bazı gönüller de vaktinde alınmayınca daha derin kırılır.Hayatta en çok iç yakan pişmanlıklardan biri, zamanında yapılmayan iyiliklerdir: Aranmayan bir anne. Gönlü alınmayan bir dost. Ertelenen bir özür. Söylenmeyen bir teşekkür. Gösterilmeyen bir vefa…Bu yüzden insan, sevdiklerine karşı da “nasıl olsa sonra” rahatlığıyla değil, “belki bir daha aynı fırsat olmaz” dikkatiyle yaklaşmalıdır.Ertelemek de Bir KayıptırÇağın en yaygın hastalıklarından biri dağınıklık, bir diğeri de erteleme. İnsan neye yetişemediğinden çok, neden toparlanamadığını düşünmeli. Çünkü çoğu zaman mesele zamanın azlığı değildir; dikkatin dağılması, önceliklerin bozulması ve neyin gerçekten önemli olduğunun unutulmasıdır.Bugün birçok insan vakitsizlikten şikâyet ediyor; ama aynı insanlar, günün en verimli saatlerini küçük dağılmalara, ekran oyalanmalarına, lüzumsuz uğraşlara, kararsız beklemelere terk edebiliyor. Sonra da gün bitiyor, yorgunluk kalıyor, fakat insanın içinde gerçek bir doluluk hissi oluşmuyor.İbnü’l-vakt olmak, biraz da buradan kurtulmaktır. Yani her şeye yetişmeye çalışmak değil; asıl olana yönelmektir. Çok iş yapmak değil; doğru işi vaktinde yapmaktır. Hayatı kalabalıklaştırmak değil; derinleştirmektir.Kavanozdaki TaşlarBir zaman yönetimi dersinde öğretmen, masaya bir kavanoz koyar ve önce büyük taşları içine yerleştirir. “Doldu mu?” diye sorar. Öğrenciler “Evet” der. Ardından çakıl taşlarını döker; boşluklar dolar. Sonra kum ekler, en son da su. Her seferinde kavanoz biraz daha dolar.Dersin sonunda öğretmen şöyle der:“Çıkarılması gereken asıl ders şu: Eğer büyük taşları başta koymazsanız, sonra asla yer bulamazsınız.”Yani hayatınızdaki en önemli şeyleri önce yerleştirmezseniz, önemsiz ayrıntılar her yeri doldurur.Mübarek Zamanlar Bize Ne Söyler?Mübarek günlerin, gecelerin ve ayların da tekrarı yoktur. Takvimde yeniden geliyor gibi görünseler de insan o zamanlara aynı kişi olarak dönmez. Geçen yılki biz ile bu yılki biz aynı değiliz. Gücümüz, yaşımız, imkânımız, iç dünyamız, hatta ömrümüzün kalan kısmı aynı değil. Bir de sonrakine yetişeceğimizin garantisi yok…Bu yüzden insan, mübarek vakitlere “nasıl olsa yine gelir” rahatlığıyla bakmamalıdır. Her Ramazan, her kandil, her cuma, her seher, insan için yeniden toparlanma fırsatıdır. Ama fırsat, ancak fark edilirse fırsat olur. Yoksa nice bereketli zamanlar, insanın elinden sıradan günler gibi akıp gider.Önemli olan çok şey bilmek değil; bildiğini hayata geçirebilmektir. Nice insan hakikati bildiği hâlde ertelediği için yerinde sayar. Nice insan da büyük sözler söylemez belki ama küçük adımları vaktinde attığı için ilerler. Nitekim Efendimiz (sav), “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 216) buyurarak sürekliliğin değerine dikkat çekmiştir.Asıl Mesele Vaktin Hakkını VermekSonuçta ibnü’l-vakt olmak, zamanı sadece planlamak değil; anlamlandırmaktır. Her ânı Allah’ın verdiği bir emanet gibi karşılamaktır. İçinde bulunulan vakitte, o vaktin gerektirdiği en doğru işi yapmaya çalışmaktır. Geçmişe takılıp kalmadan, geleceğe savrulmadan, bugünün hakkını verebilmektir.Bu anlayış insana hem düzen verir hem derinlik kazandırır. İşini daha dikkatli yapar, ibadetini daha diri yaşar, ilişkilerini daha özenli yürütür, sıkıntıları daha sabırlı taşır. Çünkü artık vakti tüketen biri değil; vakitle terbiye olan biri hâline gelir.Belki hepimiz büyük işler başaramayacağız. Belki her gün mükemmel olmayacak. Ama her güne şu şuurla başlayabiliriz: Bugün bir daha gelmeyecek. Öyleyse onu gelişigüzel değil, mümkün olduğunca güzel yaşayalım.Dua odur ki Rabbimiz bize, boşa geçen vakitlerin gafletinden, dağınık ömürlerin savruluşundan muhafaza buyursun. Günlerimizi bereketli, işlerimizi anlamlı, ibadetlerimizi diri, ilişkilerimizi vefalı eylesin. Bize, vaktin kıymetini bilen bir kalp, önündeki işe yoğunlaşan bir dikkat ve her ânı rızasına yaklaştıran bir şuur nasip etsin.
Bitmez Kader Merakı ve Cevaplı Sorular مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ“Madem bizdeki iradenin hiçbir şeyi icat etmeye kabiliyeti yok, gerçekte de hiçbir şey yapamıyoruz; peki neden Kur’ân’daki ayetlerde yerlerin ve göklerin yaratanına karşı insan asi, düşman ve nankör olarak açıklanıyor? İsyan, günah ve yaratıcısını tanımama gibi nedenlerden dolayı şiddetli bir şekilde uyarılıyor, eleştiriliyor?” Bu soru içindeki sorudan anlaşılıyor ki önce ‘küfür ve inkâr nedir?’ sorusunun açıklanması gerekiyor. Küfür, en başta “Allah yok!” demektir. Kâfirlerin, “Allah yok” deme şekilleri ise farklı farklıdır. Bazıları “Her şey kendiliğinden olmuştur.” derler. Bazıları “Sebepler yarattı.” derler. Bazıları ise “Tabiat yaptı, yarattı.” derler. Ortak özellikleri bir elmanın vücut bulması için kâinatı bir fabrika gibi çalıştıran Yaratıcıyı kabul etmemeleridir. Bu ve benzeri inkârları ile kâfirler, zerrelerden kürelere, yıldızlara, galaksilere kadar her şeyin Allah’ın kudretiyle yaratıldığını inkâr ettikleri için kabahatleri de o oranda büyük olur. Adeta kâinat kadar geniş bir cinayet işlerler. Kâfirlerin bu büyük inkâr ve isyanları; bozmak, tahrip etmek ve yok etmek manalarını taşımaktadır. Nasıl ki, büyük bir geminin dümencisinin vazifesini yapmamasıyla gemi batar, bütün çalışanların emekleri ve gayretleri boşa gider. Tüm bu tahribat, görev yerini terk etmekle gerçekleşir. Öyle de küfür ve isyanlar nedeniyle yapılması gereken vazifeyi terk etmek; bozmak, tahrip etmek ve yok etmekle sonuçlanır. Bunda da iradenin, yerinde ve doğru kullanılmaması söz konusudur. Böylece kâinatın yaratılma gayesi manasızlıktan, bir nevi boş boşuna yaratılmışlıktan öteye gitmez.Kâfirlerin içinde bulundukları küfür büyük bir günahtır. Hem öyle bir günahtır ki kâinat kadar geniştir ve sonsuza kadar uzayıp gider. Bu günahın neticesi, bütün kâinatın kıymetsiz addedilmesi ve vücuda gelen tüm güzelliklerin boş ve gayesiz görülmesidir. Aşağılanmasıdır. Allah’ın birliğini gösteren bütün mevcudatın yalanlanmasıdır. Bütün ilahi isimlerin tecellisinin alaya alınmasıdır. Allah insanın kendi emrine verilen bütün kâinat, mevcudat namına ve ilahi isimlerin hakları için isyankârları uyarır. Akıllarını başlarına almaları için, kâfirleri ebedî azap ile tehdit eder.“Allah, insanlara ne haliniz varsa görün demiyor. Onlara önem veriyor. Kâfirleri, isyankârları ve zalimleri uyarıyor. İnananlara kendisinin ve meleklerinin yardım edeceğini söylüyor. Bu durumu biraz açabilir miyiz?”Misallerle cevaplanması gerekiyor. Devam: Diyaliz makinesinin ustasını kabul edip de böbreğin tesadüfen olmasını savunmak veya gözlüğün ustasını kabul edip de gözün ustasını kabul etmemek… İnsan maalesef böyle zavallılıklara kapılabilir. Müslüman bir toplumda bir sürü insanın canına, malına ve inancına zarar verebilir. Onun için ehl-i iman, kâfirlere karşı Cenab-ı Hakk’ın her an yardımına muhtaçtır. Çünkü söylediğimiz gibi, bozmak kolaydır. Mesela on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını ve tamiratını üzerine alsa haylaz bir çocuğun o haneyi ateşe vermeye çalışmasına karşı birçok önlem alması gerekir. Hatta o çocuğun velisine müracaat etmeye mecbur kalınması gibi Müminler de edepsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakkın çok büyük yardımlarına muhtaç kalırlar. Bundan dolayı, “Allah’tan sürekli yardım dilemenin formülü” dua her an hayatımızda olmalıdır. Küfür ve isyanla hareket ederek kâinattaki manayı ve gayeyi bozmaya hizmet edenlere, az bir işle (yalanla, fitneyle, ırkçılıkla, Allah yok demekle) insanlığa pek çok zararı dokunanlara karşı ehl-i imanın en büyük yardımcısı elbette Yüce Allah’tır. “Kimler kaderden bahsedebilir? Yani kaderimde böyleymiş, diyebilir? Kimler kaderle teselli bulabilir?” Kader! Kaderi böyleymiş! Kaderimde varmış! Bu gibi ifadeler, kendisini ilmi olarak yetiştirmemiş kimseler tarafından kullanılıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, avamın geçmiş olaylar için ve başına gelmiş musibetler için kullanmasında bir sakınca yoktur. İnsanı üzen olayların ve ümitsizliğe düşüren anların ilacı kader inancıdır. İnsan varlıkla, yoklukla, hastalıkla, evlatla, işle, eşle ve aşla imtihan edilir. Tabir caizse mülakattan geçer. Bu imtihanlar kaderdendir. Önemli olan sabır, teslimiyet, itaat, tevekkül, tahammül, kanaat, sorumluluk ve benzeri sınavlardan başarılı bir şekilde çıkmaktır. Ayette Rabbimiz bizi şöyle uyarıyor: “(Ey mü’minler!) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ Peygamber ve berâberindeki îmân edenler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman!’ diyecek (hâle gelmiş)lerdi! Dikkat edin, şübhe yok ki Allah’ın yardımı yakındır.”1 Fakat bizler işlediğimiz günahlar için ve gelecek için kader şemsiyesi altına giremeyiz. Gelecek için “Şübhesiz insan için, (kendi) çalıştığından başkası yoktur!”2 ayeti düsturumuz olmalıdır.Netice olarak eğer kader hakkında konuşan kişi maneviyatı yerinde ise ve kamil bir imanı varsa kâinattaki her şeyi ve hatta nefsini de Cenab-ı Hakka verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit kaderden bahsetmeye hakkı olur. Çünkü madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Haktan bilir, o vakit kendinde bulunan cüz-i iradeden dolayı suçunu kabul eder. “Bu kötülükte benim payım var. Çünkü bunu ben istedim, Allah da yarattı der.” Rabbini takdis eder. (Allah'ın kusursuz olduğunu ilan eder.) Bir iyilik, bir güzellik, bir başarı elde ettiği zaman da kadere bakar, gururlanmak yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde ise kaderi görür, sabreder.Eğer kaderden bahseden insan günahlara müptela ise o vakit kaderden bahsetmeye hakkı yoktur. Çünkü yaptığı iyi işleri kendine verir ve ben yaptım der. Başarısızlıklarını da bahanelerle, sebeplere verir. Kendini kusurlu görmez ve göstermez, başarısızlığını veya günahlarını kadere havale eder. Sanki kendisi sütten çıkmış ak kaşık gibidir. Asla üstüne toz kondurmaz. Hatayı kabul etmez. Böyleler için kader konusunda konuşmak manasızdır. Böylelerin kaderden bahsetmesi, nefsin tuzağına düştüklerini gösterir.1- Bakara Suresi 214. Ayet2- Necm Suresi 39. Ayet
Bu Milletin Mayasında İslam VardırBu milletin yüzyıllardır kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş olan, Bu milletin beldelerinin her meydanında, her cadde ve sokağında, başınızı çevirdiğiniz her köşesinde, kabristanlarında ve hazirelerindeki mezar taşları bu milletin mayasının yüzyıllardır tezahürüdür. Bu tezahürler, deveran içinde yeni nesilleri mayalamaya da devam etmektedir.2026 yılı Ramazan ayı geride kaldı. Her yıl olduğu gibi bu sene de kendine has bir manevi iklim bıraktı. Özellikle “Kâbe’de hacılar hu der Allah” ilahisinin oluşturduğu küresel etki, Ramazan’a ayrı bir atmosfer kazandırdı. Buna bir de Ramazan’a yönelik gözle görülür artan teveccühün getirdiği neşe eklendi.Bununla birlikte, bu neşeden rahatsız olanların açtığı tartışmalar da eksik olmadı. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen Ramazan’ın taşıdığı o derin huzur, manevi canlılık ve genel atmosfer bozulmadı.“Maarifin Kalbinde Ramazan” etkinlikleriyle Ramazan ayının okullarda neşe ve heyecan ile idrak edilmesinden rahatsız olanlar tam da yine bir şubat ayında, yine 28 Şubat dönemi kırıntılarını ihtiva eden malum gerekçe ve kavramlarla malum bildirileri tedavüle soktular. Bazı kavramların arkasına sığınarak milletin değerlerini hedef almaya başladılar. Millete bigâne olarak bildiriler yayınlayanlar açısından meselenin bir cehalet olmadığı göz önüne alındığında, milletin ne olduğu hakikatini bunlara tekrar tekrar hatırlatmak bir izah değil, sesimizin tonunu yükselterek, yüksek sesle bir ret ve itiraz mahiyetinde olabilir.Bu güruha karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 25 Şubat tarihli grup toplantısı konuşmasında “Bu milletin mayasında İslam vardır” çıkışı bu anlamda tarihi bir çıkış ve dönüm noktasıdır. Bu çıkış sadece Ramazan ayına münhasır bir tasvir ve tanımlama ile de sınırlı değildir. Zira mayadan bahis; mayalanmanın başladığı, mayanın tuttuğu yüzyıllara yayılan bir süreci ihtiva etmektedir. Aynı şekilde bu güruhun itirazları da Ramazan’a münhasır bir itirazı içermeyip bütün bu mayalanma süreci boyunca devam eden itiraz, tahkir ve direncin günümüz izdüşümüdür.Bu güruh; sanki bu milletin İslam’la müşerrefiyeti yokmuşçasına, böyle bir tarihi geçmişi hiç var olmamışçasına ve tarihin günümüze taşıdığı güncel ve mevcut tevarüs ettiği hakikat yokmuşçasına, memleketin bir ucundan bir ucuna köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, karış karış İslam mührü vurulmamış gibi ve sanki bu günlerde 7’den yetmişe herkesin kalbinden ve dilinden dökülen “Hu Allah” ilahileri bu millet içerisinde ilk defa duyuluyormuş gibi, yüzyıllardır bu millet için on bir ayın sultanı Ramazan ayı değilmiş gibi bildiriler yayınlamaktadır. Milletin asli değerlerine ve hüviyetine sahip çıkmasına ve çıkılmasına tepki gösteren, tahkir eden, tezyif eden, eline güç ve iktidar geçtiğinde ise eziyet eden, Ramazan ayının okullarda heyecan ve neşe ile idrak edilmesine karşı imzalı bildiriler yayınlayan bu güruha karşı hâlihazırda mevcut ve kıyamete kadar da baki kalacak bazı hakikatleri zaman zaman tekrar hatırlatılması zaruri olmaktadır. İslam ile müşerref olmanın hemen hemen ertesi zamanlar, yeni bir medeniyet inşa etmenin hemen arifesi yıllar; 1100’ler 1200’ler 1300’ler.11. yy.’da Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınan ve Besmeleyle, Allah’a hamd ve şükür, Hz. Peygambere salat ve selam ile başlayan, İslam dönemi Türk edebiyatının yazılı ilk eseri Kutadgu Bilig bu milletin İslami mayasıdır.Türk İslam tarihinde ifa ettiği fonksiyon itibariyle bütünüyle hak ettiği “Kubbetü’l-İslam” unvanıyla ve 210 dönüm arazi üzerinde 6000’den fazla Selçuklu Türk kabriyle Ahlat bu milletin İslami mayasıdır. 1217 yılında inşa edilen Şifahiye Medresesi ve Selçuklu Sultanı 1. İzzettin Keykavus’un Medrese içindeki 1220 tarihli türbesi ile 1271 yılında yapılan ve taşların dantel gibi işlendiği Buruciye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Gök Medrese gibi Selçuklu medreseleriyle Sivas gibi kadim bir şehir örneğinde olduğu gibi, Konya gibi, Kayseri gibi, Erzurum gibi şehrin tam merkezinde yani hayatın tam ortasında yüzlerce yıllık medreseler ve camilerin olduğu, günün hemen her saatinde göz göze gelinen ve emsalleri Anadolu’nun diğer çok beldeleriyle bu “ilim ve irfan medeniyeti” bu milletin İslami mayasıdır.Doğudan batıya, kuzeyden güneye, aynı dönemin, aynı yolculuğun, aynı medeniyetin uzantısıyla, aynı harfler ile yazılan kitabeleriyle; Denizli’de Ak Han (1253) ve Çardak Han (1230); Antalya’da İncir Han (1238); Isparta’da Cami-i Kebir (1281), Kastamonu’da Yılanlı Camii ve Külliyesi (1273) bu milletin İslami mayasıdır.Divan-ı Hikme’tinde “Hâlık’ımı ararım gece gündüz cihan içinde;/Dört yanımdan yol indi kevnü ve mekân içinde / Üç yüz altmış su geçtim, Dört yüz kırk dört dağ aştım,/Vahdet şarabını içtim, düştüm meydan içinde.” mısralarıyla Hoca Ahmet Yesevi’den feyz alırken aynı zamanda Mevlana’dan ders alabilmek, Bir gün Yunus Emre ile Tapduk’un dergâhına odun toplarken, diğer bir gün Konya’da Ateşbaz-ı Veli’yi temaşa edebilmek, Bir kulağınızı Hacı Bektaş-ı Veli’den ayırmadan diğer kulağınızı Karacoğlan’a verebilmek. Ezanı Sultanahmet Camii’nden dinleyerek, Ayasofya’da namaz için kıyama durabilmek bu milletin İslami mayasıdır.Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirinde “Bursa’da bir eski cami avlusu, / Küçük şadırvanda şakırdıyan su /Orhan zamanından kalma bir duvar...” olarak tasvir ettiği şey bu milletin İslami mayasıdır. Bursa Ulu Camisinin bir duvarında, Sultanahmet Camii’nin Cümle Kapısının kapı kanatları üzerlerine ve Topkapı Sarayı’ndaki bazı kapılara nakşedilmiş olan “Allahümme ya müfettihal ebvâb, İftah lenâ hayral bab (Ey kapıları açan Allah'ım, bizlere hayırlı kapılar aç)” duası bu milletin İslami mayasıdır. Hz. Peygamber’in teveccühüne, muhabbetine, müjdesine mazhar olmuş bu mazhariyetin bir tezahürü olarak İslam tarihi içerisinde ümmetin ekseriyeti nezdinde sahip olduğu teveccüh, muhabbet, gönüllerdeki makam ve tarihte ifa ettiği icraatları itibariyle müstesna bir yere sahip olan İstanbul bu milletin İslami mayasıdır.İstanbul’da 717 yılında inşa edilmiş bir “Arap Camii” olması ve o günden bu güne İstanbul semalarında Kelime-i Tevhid ifadeleri içeren ezanların okunuyor olması bu milletin mayasıdır. Galata Köprüsünden 250 metre ötede, İstanbul’un fethinden sonra Galata da inşa edilen ilk cami olarak bilinen Bereketzade Camii bu milletin İslami mayasıdır. Bereketzade Camisinden 350 m. ilerde yer alan Yeraltı Camii’nde makam-ı kabirleri bulunan sahabeler Amr bin As, Vehb bin Hüseyra, Sufyan ibni Uyeyne (ra) bu milletin İslami mayasıdır. İstanbul’un manevi sultanı Ebu Eyyûb el-Ensarî Hazretleri bu milletin İslami mayasıdır.Ankara- İstanbul arası seyahat eden milyonlarca kişinin Bolu’da yol kenarında Hayreddini Tokadi Hz. türbesinde bir selam verecek kadar molası bu milletin İslami mayasıdır.Bu güne kadar yüzbinlerce insanın pazar günü sabah namazları sonrası Aziz Mahmud Hüdai Hz.’nin manevi huzurunda, huzur ile ezkara durması bu milletin İslami mayasıdır.Milletin Meclisi’nin kürsüsünden, ekseriyeti Müslüman olan millete hitaben yaptığı konuşmasında, çocukların okullardaki Ramazan etkinliklerine itiraz eden Milletvekilinin memleketi Muğla’daki Firuz Bey Cami (1394), Milas Ulu Cami (1378), Üç Erenler, Menteşe Bey, Şeyh Şahidi ve daha nice türbeler Muğla’nın ve bu milletin İslami mayasıdır.Bu milletin yüzyıllardır kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş olan, Bu milletin beldelerinin her meydanında, her cadde ve sokağında, başınızı çevirdiğiniz her köşesinde, kabristanlarında ve hazirelerindeki mezar taşları bu milletin mayasının yüzyıllardır tezahürüdür. Bu tezahürler, deveran içinde yeni nesilleri mayalamaya da devam etmektedir.Bütün bunlar ortadayken, Cumhurun temsilcisi ve reisi Cumhurbaşkanının, Cumhurun namına söylediklerini, kendi ifademiz kabul ederek milletçe soruyoruz. “Hayırdır, Çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizi neden rahatsız ediyor? Çocuklarımızın Ramazan süslemesi yapması sizin neden rahatsız ediyor? Çocuklarımızın teneffüs saatlerinde okul bahçelerinde cıvıl cıvıl hep bir ağızdan ilahiler söylemesi sizi neden rahatsız ediyor?”
Modern Dünyanın Değer Ölçüleri ve İnsanın KaybıModern dünyanın en büyük trajedisi belki de şudur: İnsan, “kendimi kazanacağım” diye koşuştururken aslında kendini kaybetti. Şimdi yeniden kendimize gelebilmemiz için, önce bizi Var Eden’e dönmemiz gerekiyor. Çünkü bir insanın gerçek kıymeti,ne kadar ön planda olduğunda değil; kime kul olduğunda gizlidir.Her Şeyi Bildik Lakin Kendimizi UnuttukHer şeyi öğrendik ama sanki en önemli parçayı yolda düşürdük: Kendimizi. Bugün bilgiye boğulmuş durumdayız; tıp uçtu gitti, psikoloji her halimizi ezberledi, teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde bağlanıyoruz. İnsanı ölçen, biçen, analiz eden binbir çeşit yöntemimiz var. Ama gel gör ki, dış dünyayı keşfettiğimiz kadar kendi içimize yolculuk yapamıyoruz.Vücudumuzun nasıl çalıştığını ezbere biliyoruz ama ruhumuzun aç olduğu şeyden haberimiz yok. Zihnimizin kıvrımlarında geziyoruz da kalbimizin sesini duymuyoruz. Hastalıklarımıza havalı isimler koyuyoruz ama o içimizdeki bitmek bilmeyen huzursuzluğun sebebini bir türlü çözemiyoruz. Neden biliyor musun? Çünkü modern dünya bizi parçalara ayırdı; sadece etten kemikten ya da sosyal bir figürden ibaret sandı. Oysa biz bunlardan çok daha fazlasıyız. Biz, ancak o manevi boşluğu doldurduğumuzda, yani “kul” olduğumuzu hatırladığımızda gerçekten nefes almaya başlıyoruz. Pusula Şaşınca Yol da KarışıyorBugün yaşadığımız o iç sıkıntılarının, hani o bir türlü adını koyamadığımız boşluğun düğüm noktası tam da burası: Niye var olduğumuzu unuttukça, hayattaki ölçümüzü de kaybediyoruz. Kalbimizin merkezine “kul olmayı” değil de kendi egomuzu, isteklerimizi yerleştirdiğimiz an; dışarıdan ne kadar fiyakalı ve güçlü görünürsek görünelim, içten içe dökülmeye başlıyoruz. Çünkü insanın asıl rotası, canının her istediğini yapmak değil, kendisini var edenin çizdiği zarif ölçülere göre yaşamaktır. Kulluk ve insanlık sınırlarını aşan “özgürlük” masalları bizi özgürleştirmiyor; aksine arzularımızın oyuncağı yapıyor. Sonunda kendimizi hür sanırken, aslında nefsimizin hapishanesinde mahkûm olup kalıyoruz.Zamanımızın en büyük yanılgısı işte tam da bu: Allah’a teslim olmayı kısıtlanma, nefsimizin her dediğini yapmayı özgürlük olarak tanımlamak. Oysa durum tam tersi. Bu alemin ustasına (Sâni-i Âlem) hakkıyla bağlanan bir kalp, artık ne başkalarının ne de kendi heveslerinin esiri olur. İnsan Rabbine yaklaştıkça değer kazanır, kemal bulur; ama nefsinin peşine takıldıkça küçülür, ufalır, değersizleşir. Çünkü nefis bizi iyiliğe değil, zahiren kolay olana, doğruya değil anlık hazlara çağırır. Şeytan da bu çağrıyı öyle bir süsler ki; kötülüğü “ihtiyaç”, taşkınlığı “cesaret”, bencilliği “karakterli olmak” gibi yutturur. Ama netice değişmez: Nefsin putlaştırıldığı yerde insan darmadağın olur, aile bağları kopar ve koca bir toplum çözülüp gider…Görünmek mi, Var Olmak mı?Şöyle etrafımıza bi baksak ya; modern dünya bizi “görünür” olmaya öyle zorluyor ki, bu yeni değer ölçüleri aslında ruhumuzu parça parça ediyor. Artık ahlakımıza değil başarımıza, karakterimize değil ne kadar “tık” aldığımıza bakılıyor. Kim daha çok kazanıyor, kimin takipçisi daha fazlaysa o “makbul” sayılıyor artık.Oysa biz, “varlığını yoklukta bil” diyen bir terbiyeden geliyoruz. Buradaki “yokluk”, kendini değersiz görmek değil; sendeki her şeyin aslında O’ndan (cc) geldiğini itiraf etmektir. Yani sendeki zekayı, yeteneği sanki kendi malınmış gibi sahiplenme yanılgısından kurtulmaktır. Bize öğretilen şuydu: Bir meziyetin varsa onu “hafa turabına”, yani gizlilik toprağına göm.Bugün ise herkes elindeki tohumu toprağın üstünde sergileme, herkesin alkışına sunma derdinde. İnsan, elindeki o küçücük tohumu kendinden biliyor ve varlığını sadece o görünürlükten ibaret zannediyor. Ama tohumu toprağa atmaya, yani “varlık davasından” vazgeçip “her şey Allah’tan” diyerek o yokluk toprağına girmeye yanaşamıyor. Tohum toprakla buluşup kendi benliğini orada eritmediği, o gizliliğe razı olmadığı için de bir türlü çatlayıp boy veremiyor; koca bir ağaç olup meyve verme imkanını elinin tersiyle itiyor. Haliyle hiçbir güzelliğimiz derine inemiyor, meyveye duramıyor.Hatırlasana; Hz. Ömer, Veysel Karani Hazretleri’nden nasihat isteyince Üveys el-Karani ona: “Bilinir misin ya Ömer?” diye sormuştu. Hz. Ömer “Evet,” deyince, o sarsıcı cevabı verdi: “Öyleyse bilinme!”İşte bugün hepimizi saran o tükenmişlik ve derin yalnızlık, aslında bu “her şey benden” deme ve “herkes beni görsün” yorgunluğundan kaynaklanıyor. Dışımız sahte parıltılarla devleşirken, içimiz asıl sahibini unuttuğu için boşalıyor. Ruhumuz, yaratılışına hiç uymayan bu “benlik” ceketini giymeye zorlandıkça içten içe yıpranıyor. Gerçek kıymetimizi elimizde tuttuklarımızda değil; ancak her şeyin O’ndan olduğunu bilip, kendi “benliğimizi” aradan çekerek o yokluk toprağında bulacağız.Yorgun Değil, Menzilden UzağızŞu meşhur “tükenmişlik” meselesi var ya; aslında olay sadece işlerin yoğunluğu ya da geçim derdi değil. Tabii ki dijital dünyanın kuşatması, sürekli birileriyle yarışma hali bizi hırpalıyor ama asıl mesele çok daha derinde: Kendi doğamıza / fıtratımıza aykırı yaşamaktan dolayı içimizde bir gerilim hattı oluştu. Bizler makine değiliz; sadece verim üretmek, 7/24 ulaşılabilir olmak ya da her an kendimizi birilerine ispat etmek için gönderilmedik bu dünyaya.Bedenimiz acıkınca nasıl tepki veriyorsa, ruhumuzun da hakları var. O da beslenmek istiyor; sükûnet istiyor, bir yere ait olduğunu bilmek, merhamet görmek ve dua ile nefes almak istiyor. Ruhunu aç bırakan bir insan, dışarıdan bakıldığında ne kadar başarılı veya donanımlı görünürse görünsün, içten içe erimeye mahkûmdur.Dikkat ettin mi? Bugün herkes beden sağlığı için seferber olmuş durumda ama ruh terbiyesi kimsenin umurunda değil. Ne yiyeceğimizi, ne giyeceğimizi en ince ayrıntısına kadar araştırıyoruz da neye nasıl inanmamız gerektiğini hiç dert etmiyoruz. Stres yönetimi tekniklerini ezberliyoruz ama nefsimizi dizginlemeyi bilmiyoruz. “Kendine iyi bak” diyoruz ama kendimiz dediğimiz nedir, biz kimin için varız, bu can bize kimden emanet olduğunu düşünmeden iyileşmeye çalışıyoruz. Öyle olunca da bulduğumuz çözümler pansumandan öteye geçmiyor; ağrımız sussa da yaramız bir türlü kapanmıyor. Çünkü o içimizdeki uçsuz bucaksız boşluk “kişisel gelişim” teknikleriyle değil, ancak hakikatle dolar.Egomuz Şiştikçe İnsanlığımız SönüyorAslında her şey içimizde başlayıp dışarıya taşıyor. Bir insan kendi özünden ne kadar uzaklaşırsa, içinde yaşadığı toplum da o kadar çatlamaya başlıyor. Bizler nefsimizi şımartıp onu adeta dokunulmaz ilan ettikçe, özel hayatımızdaki huzurdan da mahrum kalıyoruz. İsteklerimiz ölçüsünü kaybettikçe sabrımız tükeniyor; sadece “haz” peşinde koştukça fedakârlık yapamaz hale geliyoruz. Her şeyin en iyisi, en çoğu benim olsun diyen insan; elindekini bölüşmeyi, işinde dürüst kalmayı, sokaktaki insana merhamet etmeyi yavaş yavaş unutuyor.Üstelik bu “kötü huy” dediğimiz şey, sadece o kişide kalmıyor; bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılıyor. Kibir, bi bakıyorsunuz yönetim kademelerine sıçramış; hırs, ticareti zehirliyor; bencillik en yakın dostluklara bile sızıyor. Hatta bazen o kadar ileri gidiyoruz ki, en samimi olması gereken ibadetlerimize bile “gösteriş” gölgesi düşüyor. Sonuçta ne mi oluyor? Bozulan sadece bir kişinin iç dünyası olmuyor; o kişideki yıkım dalga dalga tüm toplumu, hepimizi sarsıyor. Behlül Dânâ Hazretlerine rahmet olsun, ona nispetle söylendiği gibi, her koyun kendi bacağından asılsa da kokusu herkesi rahatsız ediyor…Hayat Kuralsız Değil; Attığımız Her Adımın Bir Karşılığı VarŞu noktayı gözden kaçırmamak lazım: İnsan ve toplum hayatı, kâinatın muazzam işleyişinden, yani Allah’ın koyduğu kanunlardan ayrı değil. Başarı ve yardım (ki bu İslami literatürde tevfiktir) istiyorsak, önce Allah’ın koyduğu bu umumi kanunlara uygun hareket etmemiz gerekiyor. Yani şöyle bir gerçek var: Yaratılış ayarlarımıza ters bir hayat sürüp sonra huzur beklemek gerçekçi değil. Fıtratımıza aykırı bir hayat kurup sonunda o özlediğimiz sükûnete kavuşamayız.Ahlakın zayıfladığı bir yerde “Niye kimse birbirine güvenmiyor?” diyemeyiz. Adaleti hırpalayıp sonra kurumlardan sadakat bekleyemeyiz. Aileyi bir kenara itip sağlam karakterli nesiller hayal edemeyiz. En önemlisi de, Allah’a ve Ahirete imanı hayatın dışına itip kalbimizin huzurla dolacağını zannedemeyiz. Eğer bu kurallara uymazsak, hayat bize “hayır” der. Bu reddediş bazen geçmeyen bir iç sıkıntısı, bazen darmadağın olan aile bağları, bazen de toplumsal bir öfke ve güvensizlik olarak karşımıza çıkar. Kısacası, ilahi düzeni yok sayan bir hayatın son durağı huzur değil, maalesef daha derin bir savruluş olur.Kalp Zayıflayınca Kurallar SertleşirAslında bugün boğuştuğumuz şahıs ve topluma ait dertlerin çoğunun kökünde aynı zayıflık yatıyor: İnancın hayattan çekilmesi. Mesele sadece birkaç ibadeti aksatmak değil; inancın, hayatımızın pusulası olmaktan çıkmasıdır. Kalpteki o manevi güç zayıflayınca, insanın kendi kendini denetleme mekanizması da bozuluyor; merhametimiz azalıyor, nezaketimiz (haya) zayıflıyor, sorumluluk duygumuz sönüyor.Peki, vicdanın boşalttığı o yeri ne dolduruyor dersin? Daha fazla kural, daha sert denetimler, baskıcı performans sistemleri, kameralar ve dijital takip cihazları... Ama kabul edelim ki, bunların hiçbiri o sessiz vicdanın yerini tutamıyor. Çünkü insanı gerçekten “insan” yapan şey, tepesindeki kamera ya da ceza korkusu değildir. Bizi biz yapan, içimizde diri kalan o Allah’a iman şuuru ve günün sonunda hesap vereceğimiz gerçeğidir. İçeride ışık sönünce, dışarıdaki hiçbir lamba bizi aydınlatmaya yetmiyor.Görülmek mi İstiyoruz, Yoksa Gerçekten Var Olmak mı?Modern çağın bizi en çok hırpaladığı yer, kendimize bakışımız oldu. Bir taraftan “herkes gibi ol” baskısı, diğer taraftan “farklı ol, öne çık” zorunluluğu ruhumuzu paramparça ediyor. Özellikle gençlerimiz, ayaklarını basacak sağlam bir anlam zemini bulamadıklarında, sadece “dikkat çekerek” var olduklarını hissetmeye çalışıyorlar. Bazen aykırı tavırlarla, bazen inanç değerlerini kurcalayarak, bazen de sırf taşkınlıklarıyla “Ben de buradayım!” demeye çalışıyorlar.Aslında bu durum basit bir isyandan ziyade, derindeki o “değersizlik” hissinin dışavurumudur. Kendini gerçekten değerli hissetmeyen insan, içindeki bu uçurumu iki tehlikeli yolla kapatmaya çalışır:Ya sosyal medyanın sanal vitrinlerinde, beğeni ve onay mekanizmalarının esiri olarak kalabalıkların arasında kimliğini kaybeder; ya da dikkat çekmek uğruna sertleşerek, şoke edici eylemlere, şiddete ve hatta telafisi olmayan cinayetlere meylederek o boşluğu karanlıkla doldurur. Bugün gençliğin bir kısmını suça ve sertliğe iten o “görülme” arzusu, aslında iyileştirilmemiş bir değersizlik sancısıdır.Oysa gerçek özdeğer; bir ekrana veya bir başkasının korku dolu bakışına hapsolmak değil, insanın Allah katındaki yerini ve vazifesini bilmesinde gizlidir. İnsan, bu dünyaya neden geldiğini ve kimin misafiri olduğunu anladığında hem haddini bilir hem de sahip olduğu o eşsiz kıymeti fark ederek sakinleşir, tekâmül eder.Aynı Çatı Altında Birbirimize YabancıyızMaalesef aile bağlarımız zayıfladıkça, bu “kendini kaybetme” süreci daha da hızlanıyor. Aslında her şey çocuklukta başlıyor; bir çocuk değerli olduğunu ilk önce ailesinin gözlerinde görür. Gerçekten sevilmiş, “buradayım” dediğinde görülmüş, derdi dinlenmiş ve üzerine emek verilmiş bir çocuk, hayata çok daha sağlam adımlarla basar.Ancak bugün dijital dünya aramıza öyle bir set çekti ki; aynı evin içinde, aynı koltuklarda oturup bambaşka dünyalarda yaşıyoruz. Anne baba orada, çocuk burada ama gönüller bir türlü buluşmuyor. Bu kopukluk, çocukların “bağ kurma” yeteneğini daha yolun başında zedeliyor. Küçükken kurulmayan o sıcak bağlar, büyüdükçe “aidiyet krizine”, sürekli başkalarından onay bekleme hastalığına ve garip bir yabancılaşmaya dönüşüyor. Sonuçta insan sadece dış dünyaya değil, kendi özüne de kapılarını kapatıyor.Asıl Savaş İçeride BaşlıyorŞunu asla unutmamalıyız ki bizim en büyük kavgamız dış dünyayla değil, kendi nefsimizledir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), Tebük gibi çetin ve meşakkatli bir seferden dönerken asıl mücadelenin şimdi başladığını o meşhur ikazıyla dile getirmiştir: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” Bu ifadeyle bizlere hatırlatılan hakikat, dış dünyadaki zorluklarla yapılan mücadelenin, insanın kendi iç dünyasındaki savaşa kıyasla “küçük” kaldığıdır. Hepimiz kendi iç dünyamızın kumandanıyız ve en büyük kahramanlığı, o küçücük âlemde nefsimizin bitmek bilmeyen isteklerine, heveslerimizin bizi sürüklemesine ve o içten gelen kötü alışkanlıklara karşı göstermek zorundayız. Asıl mesele, meydanlarda gösterilen celadeti, kendi ruhumuzun derinliklerinde nefsimize karşı gösterebilmek ve o fırtınalar karşısında dik durabilmektir.Eğer insan iç dünyasındaki bu savaşı kaybederse, dışarıda kazandığı hiçbir başarının tadı tuzu kalmaz. İstediği kadar zengin, ünlü ya da başarılı olsun; bir kişi kendi içinde yenilmişse, dış dünyadaki hiçbir zafer onun o derin boşluğunu dolduramaz.Çare: Öze Dönüş, Sahibine DönüşAslında çıkış yolu sadece teknik bilgi, gelişmiş kurumsal yapılar ya da havalı psikolojik destek yöntemleri değil. Elbette bunların faydası var ama hiçbiri ruhun o derin açlığını doyurmaya yetmiyor. Bizim asıl ihtiyacımız, fabrika ayarlarımızı, yani fıtratımızı yeniden hatırlamak. Bu dünyaya neden geldik, neye göre yaşamalıyız, bizi ne gerçekten büyütür, ne küçültür; bunları yeniden fark etmeliyiz. Kendimizi kurtarmak istiyorsak, nefsimizi şımartmayı bırakıp onu Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ölçüleriyle güzelce eğitmeyi, terbiye etmeyi öğrenmeliyiz.Toplumun huzuru da sadece isteklerimizi ve öfkemizi serbest bırakmakla gelmez. Gerçek huzur, Peygamberimizin (sav) o eşsiz ahlakını kuşanmakla ve Sünnet-i Seniyye’yi yeniden hayatımızın pusulası yapmakla mümkün. Ancak o zaman taşlar yerine oturacak ve ruhumuz o çok özlediği dengeye kavuşacak.Kaybolan Dünya Değil, BizizAslında bugün insanlığın önündeki en büyük vazife yeni bir dünya inşa etmek değil; insanı dünyada yeniden doğru yere koyabilmektir. Kabul edelim; biz ne birer ilahız ne de sadece tıkır tıkır işleyen bir makine. Ne sadece iştahımızdan ibaretiz ne de sergilediğimiz performans kadar değerliyiz. Biz, asıl şerefini Rabbine kul olmakta bulan, ahlakıyla güzelleşen ve hakikate tutundukça derinleşen varlıklarız. Eğer bugün -bu gerçeği unuttuğumuz için- hayatımız hızlanırken bereketi kaçıyorsa, bilgiye boğulurken hikmetten mahrum kalıyorsak ya da imkanlarımız artarken huzurumuz azalıyorsa; emin ol bunda şaşılacak hiçbir şey yok.Çünkü dünya uğruna maneviyatı feda ettiğimizde, elimizde devasa zarardan başka bir şey kalmıyor. Kalbimizdeki bu bitmek bilmeyen yorgunluğun asıl ilacı, Allah’a olan inancımızı yeniden hayatın merkezine koymaktır. Artık insanı sadece “çalışan, tüketen, yarışan ve görünen” bir varlık olarak gören o modern kalıpları sorgulama vakti geldi. Asıl ölçümüze, yani bizi biz yapan değerlere dönmeden ne o meşhur tükenmişlik hissi biter ne de kendimizi gerçekten değerli hissedebiliriz.Modern dünyanın en büyük trajedisi belki de şudur: İnsan, “kendimi kazanacağım” diye koşuştururken aslında kendini kaybetti. Şimdi yeniden kendimize gelebilmemiz için, önce bizi Var Eden’e dönmemiz gerekiyor. Çünkü bir insanın gerçek kıymeti, ne kadar ön planda olduğunda değil; kime kul olduğunda gizlidir.
Hz. Yunus (as) Kıssası ve Almamız Gereken DersKur’an-ı Kerim; Yüce Allah’ın (cc), Peygamber Efendimiz (sav) aracılığıyla bize gönderdiği ilahî kitabı, Rabbimizin (cc) bize hitabıdır. Kullarını çok seven ve onların doğru yol üzere olmasını isteyen Allah (cc); emirlerini, yasaklarını, mesajlarını ve bildirmek istediği haberleri Kur’an’da açıklamıştır. Cenab-ı Allah (cc), yüce kitabında mesajlarını bazen açık ve net bir şekilde doğrudan iletmiş, bazen de dolaylı olarak kıssalar yoluyla bizlere mesaj vermiştir.Kıssaların HikmetiSözlükte hikâye, hikâye etme, anlatma, haber verme anlamlarına gelen kıssa; dinî bir kavram olarak Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, geçmişte yaşamış peygamberler ve milletlerle ilgili ibretli ve tarihî olaylara denir. Peygamber kıssaları hakkında Kur’an’ın bize ne söylediğine baktığımızda fark ediyoruz ki her peygamberin hayatından farklı durumlar, olaylar, maceralar anlatılıyor. Her peygamberin kendine özgü hayatı ve imtihanı olduğunu görüyoruz. Her peygamber, hayatında farklı bir tecrübe ve eğitim örneği yaşıyor. Bu ne anlama geliyor? Her bir peygamber kıssası, bir yönüyle benim kendi duygu dünyamda ve hayatımda karşılaşacağım farklı durumlarda bana yaşanmış bir örnek ile çözüm sunuyor. Diğer bir yönüyle de Allah’ın elçisi ve onun hitap ettiği toplum bağlamında farklı toplumsal durumların örneklerini gösteriyor.Kıssaların MesajıKur’an-ı Kerim’de yer alan kıssalarda; bazı peygamberlerin hayatı, ilahî mesajları yaymaya yönelik çabaları, tebliğ sürecinde yaşadıkları sıkıntılar, karşılaştıkları engeller, Allah’a (cc) olan bağlılıkları, her zaman doğruyu tercih etmeleri vb. anlatılır. Yine Kur’an’da, peygamberler yanında Ashab-ı Kehf gibi bazı grupların inançları uğrunda çektikleri sıkıntılara da değinilir. Bunun yanı sıra peygamberlerle alay eden, onların bildirdiği yoldan gitmemekte direnen Ad, Semud gibi kavimlerin, günah ve inkârda ısrar eden toplulukların Allah (cc) tarafından nasıl helak edildiği açıklanır.İnsan ve İmtihan Gerçeğiİnsan olarak her birimiz, herhangi bir şekilde hayatımızda pek çok zorluklara, sıkıntılara, hatta maddî manevî musibetlere muhatap oluyoruz. Kaldı ki Allah’ın en sevdiği peygamberler bile sağlık, zenginlik veya sevdikleriyle ilgili farklı imtihanlara tabi tutulmuşlardır. Allah’ın “Habibim” dediği Efendimiz (asm) dahi ciddi imtihanlardan geçmiş, çocuk yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş, yedi çocuğundan altı tanesini kendi elleriyle toprağa vermiştir. Hz. Yunus (as) ve Duanın GücüHz. Yunus’un (as) peygamber olarak karşılaştığı tüm imtihanlar ve zorluklar karşısında ettiği dua ve sığındığı makam bize önemli dersler verir. Bu durum, kısa, normal ve sıradan gözüken; ama yürekten samimi yapılan bir duanın gücünü Müslümanlara anlamaları için ilham verici ve temel bir hatırlatma niteliğindedir. Hz. Yunus (as) kıssası aynı zamanda Kur’an’daki en güçlü kıssalardan biridir. Hz. Yunus (as) ile ilgili bu hikâye veya kıssa Allah (cc) tarafından Kur’an-ı Kerim’de Enbiyâ Suresi, Saffât Suresi ve Yunus Suresi’nde bahsedilmektedir.(… Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.) “… Senden başka ilâh yoktur; Seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!” diye nida etmişti. (Enbiyâ Sûresi, 87)Bu kıssadaki duanın kıymeti ile ilgili Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki: “Birinize dert ve belâ gelince, Yûnus Peygamber’in duasını okusun! Allahu Teâlâ onu muhakkak kurtarır.” O, Hazret-i Yunus’un (as) duasıdır.” (Suyutî, Câmiu’s-Sağîr, 3/104, no: 2861; Hâkim, Müstedrek, 1/505). Sıkıntıyı veren Allah olduğu gibi dertlere derman olacak, sıkıntıyı ve zorluğu da Allah’tan başka kaldıracak hiçbir güç yoktur.Ninova’ya GönderilişHz. Yunus ibni Mettâ (as), Kuzey Irak’ta nüfusu bir milyonu aşan bir şehir olan Ninova’ya peygamber olarak gönderildi. Hz. Yunus (as), Ninova halkı arasında doğup büyümüş, halktan birisiydi. Gelişen Ninova şehrinde halk, Allah’ın mesajını çoktan unutmuş, putperestlik, zulüm ve ahlakî yozlaşma içine düşmekle dalalete sapmıştı.İşte bu sebeple Allah (cc), onları doğru yola ve nur yoluna yönlendirmek için, aralarında doğmuş birisi olarak Hz. Yunus’u (as) elçi, uyarıcı ve tebliğ edici olarak gönderdi. Hazret-i Yunus (as), onlara Allah’ı tanımaları ve doğru yolu bulmaları için yardım etmek istemiş ve gayret göstermişti. Akılsızlıklarına ve acımasız sözlerine rağmen, onlara Allah’ın azabını ve cezasını hatırlattı. Fakat Ninova halkı, kendilerinden önceki birçok topluluğun yaptığı gibi Hz. Yunus’u reddetti. Hz. Yunus, otuz üç sene putperest kavmini hidayete ulaştırmak için çabaladı. Onları Allah’ın birliğine iman etmeye davet etti. Fakat uzun yıllar kelime-i tevhidi anlatsa da sadece iki kişi iman etmişti.Yaşadığı zorluklara rağmen cesareti kırılmadı; Allah’ın Nuh kavminin ve kendisinden öncekilerin üzerine saldığı büyük gazabını hatırlatarak onları Allah’a ibadet etmeye teşvik etmeye devam etti. Ancak onlar, “Biz ve seleflerimiz bu tanrıları birkaç yıldır onurlandırdık ve hiçbirimizin başına bir kötülük gelmedi.” diyerek buna itiraz ettiler. İnsanların bu şekildeki tepkileri Hz. Yunus’u üzdü. Şehri terk etmeye ve insanların Allah’ın emir ve yasaklarına, kendisine bildirilenlere kulak vereceği başka bir yere gitmeye karar verdi. Hz. Yunus’un unuttuğu bir şey vardı: Rabbinden müsaade almamıştı.Gemi ve Balık İmtihanıBir gemiye binerek şehri terk etti. Fakat yarı yolda Allah, bindiği gemiye büyük bir dalga veya bir fırtına gönderdi; gemi batacak duruma geldi. Mürettebat ve yolcular kendi tanrılarına dua ettiler. Sonunda birinin kurban olarak denize atılmasına karar verdiler. Başka bir rivayete göre ise gemideki yüklerden kurtulmak gerekiyordu. İçlerinden birisini feda etmeye mecbur kaldılar. Bunun için de aralarında üç kere kura çektiler.Denize atılacak kurban olarak üç kurada da Hz. Yunus (as) çıkınca onu denize attılar. Hz. Yunus’u (as) bir balık yuttu ve bir rivayete göre üç gün üç gece, diğer bir rivayete göre ise yedi veya kırk gün balığın karnında kaldı.Hz. Yunus (as), ayrıldıktan kısa bir süre sonra Ninova halkı hatalarını anladılar ve Allah’tan af dilediler. Hz. Yunus balığın karnındayken “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” diyerek Enbiyâ Suresi’nin 87. ayetini okumaya devam etti.Hz. Yunus’un (as), balığın karnından Muharrem ayının onuncu gününde Allah’ın inayetiyle kurtulduğu rivayet edilir. Balık onu Dicle kenarında bir sahile bırakır. Güçsüz ve yardıma muhtaç hâlde olan Hz. Yunus’a hem gölge hem de besin sağlaması için Allah (cc), kikayon bitkisini yaratır. İyileşen Hz. Yunus, peygamberlik görevine devam etmek üzere yeniden halkının yanına döner.KISSADAN ÇIKARILACAK DERSLERYunus (as)’ın hayatı bizlere sabır, acizlik, teslimiyet ve iman kavramlarının taşıdığı manaları anlatırken, hayatımıza en etkileyici peygamber kıssalarından biri olmaya devam etmektedir. Onun dini yayma, insanları imana davet etmedeki mücadeleleri ve Allah’a olan inancı, yalnız Allah’a ibadet edileceği konusunda hepimize ilham verici bir ders olmuştur.Öfkemize Hâkim OlmalıyızHz. Yunus (as) kıssası ile Kur’an-ı Kerim, birçok noktada itaatsizlik ve öfkeyi önlemeyi, kontrol etmeyi vurgulamıştır. Yunus Peygamber kıssasında, bir dava adamı olarak herhangi bir sebeple öfkemize yenik düşmenin tehlikeleri bir kez daha hatırlatılmıştır. Böylece öfkeyle aldığımız ani, fevrî kararların ve hareketlerin sonuçlarını da tekrar düşünmemizi sağlamış olur.Yunus (as), Irak’ın Ninova şehrinde yaşamış ve Allah (cc) tarafından insanları tek olan Allah’a ibadet etmeye yönlendirmesi emredilmiştir. İnsanları tövbe etmeye ve geçmiş günahları için Allah’tan af dilemeye çağırmıştır. Ancak halk, Hz. Yunus’un (as) mesajını reddetmiş ve kötülüklerine devam etmiştir. Bunun üzerine büyük bir incinme ve hüsran altında Yunus (as), Ninova’yı kırgınlıkla terk etmişti. Yunus ibn-i Mettâ (as) gemiye binip ayrıldığında Ninovalılar hatalarını anlamışlar ve Allah’a tövbe etmişlerdi. Allah (cc) onların tövbelerini kabul etti ve bütün günahlarını bağışladı.İşte biz, bu anlamlı ve ibretli kıssanın yardımıyla, duygularımıza yenik düşmemek ne kadar zor olursa olsun, öfke ve hayal kırıklığının bizi yenmesine izin vermememiz gerektiği dersini alıyoruz. Hazreti Yunus’un (as) denize atılması ve bir balık tarafından yutulması kırgınlık ve belki de kızgınlıktandı. Şüphesiz bu, Allah’ın onun için hazırlamış olduğu imtihanıydı.Allah’a ve Takdir Ettiği Şeyleri Kabul EtmeliyizKusurlarımıza ve zayıflıklarımıza rağmen, Hz. Yunus’un kalbinin kırılganlığı, samimiyeti ve teslimiyeti bizim için bugün bile motive edici bir durumdur. Kur’an-ı Kerim burada bize, kusurlarımız ve hatalarımız karşısında Hz. Yunus (as) gibi samimi ve içtenlikle Allah’tan rahmet ve lütfunu istemek için hiçbir zaman geç olmadığını hatırlatır. Allah (cc), kader cihetiyle bu zor ve sıkıntılı durumlarla karşılaşmamızı ve üstesinden gelmemizi planlamıştır. Ne yaşarsak yaşayalım, samimi ve halis bir yakarış ve dua ile Allah’ın (cc) bizi bu tür hadiselerin altından güçlü bir şekilde çıkaracağını unutmayalım. Ümitsizliğe kapılmayıp, en zorlu sıkıntılarla, musibetlerle, zorluklarla, engellerle karşılaşanların Allah’ın sevgili kulları olan peygamberler ve salih kullar olduğunu asla hatırımızdan çıkarmayalım.Dualarımızı İşiten, Cevap Veren Allah’ımız VarKur’an’da Yunus Peygamber’in kıssası, Allah dileseydi hesap gününe kadar Yunus Peygamber’i bulunduğu yerde bırakabileceğini gösterir. Hayatımızda ne olursa olsun, her şeyi Allah’ın takdir ettiğini ve planladığını unutmamalı, her türlü duruma rağmen Allah’a olan inancımızda sebat etmeliyiz. Allah’tan yardım istemek, O’na yaklaşmanın ve O’na olan acizliğimizi ve ihtiyacımızı ifade etmenin en iyi yollarından biridir. Nitekim “Dua ibadetin özüdür.”Rabbimiz her zaman dualarımızı işitir ve kendisinden istenmeyi sever. Sadece O’na tam olarak güvenmemiz, sonuç için sabırlı olmamız ve durumumuz çözülene kadar elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerekir. İstediğimiz sonuca ulaşamadığımızda Rabbimize asi olup tahammülsüzlük göstermemeliyiz. Zira dualarımızın kabul olmasını da kimse engelleyemez. Kabul edilmiyorsa mutlaka bir hikmeti, bir sebebi vardır diye düşünmeliyiz.Her Türlü Zorluklara Karşı Sabırlı OlmalıyızHz. Yunus’un (as) kıssası, sabrın, tahammülün ve metanetin gerçekten temel bir ibadet olduğunu bizlere hatırlatır. Hz. Yunus (as), Allah’tan yardım istemiş ve sabrını hiç yitirmemiştir. Çünkü Allah sabredenleri ödüllendirir.Karşılaştığımız Sıkıntıların Mutlaka Bir Hikmeti VarHepimiz hayatımızda zaman zaman imtihanlar, sıkıntılar, aksilikler ve başarısızlıklar yaşıyoruz. Allah’ın planına olan inancımızı ve ümidimizi kaybetmek üzere olduğumuz zamanlar da oluyor. Bu, tam olarak Rabbimize güvenmemiz ve yardım için dua etmemiz gereken zamandır.Yunus Peygamber Allah’a inanmıştı ve Allahu Teâlâ da sonunda onu affetti ve ödüllendirdi. O hâlde Allah’ın bizim için olan iradesini kabul etmeliyiz.Allah’tan Başkasından KorkmamalıyızBalığın karnında, fırtınalı bir denizde, gece karanlığında, her taraftan ümidin kesildiği bir durumda Hz. Yunus (as), Allah’tan başka kimseden korkmadı. Allah’tan yardım diledi. Allah’ın yardımına güvendi ve her şeyin hayırlısını istedi. Bizler! Kaybetmekten korkarız, çevremizden çekiniriz, başkalarının ne düşüneceğinden veya söyleyeceğinden tedirgin oluruz, rollerimizi toplumun belirlediği standartlarda yerine getirememekten korkarız ve bunların hepsi nihayetinde kaygıya, kedere ve ruh daralmasına yol açabilir.O hâlde yalnızca Allah’tan korkan ve O’nu, emri olmadan hiçbir şeyin ve kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini, kendisine nihai rızkı verenin sadece Allah olduğunu bilen bir kişinin bu maddî dünyada korkacak hiçbir şeyinin olmadığı sonucuna varılabilir. İmanı zayıf olan veya imanı olmayan bir kimse ise sayısız varlıktan korkarken, gelecek korkusu ve irili ufaklı, kontrol edemediği sayısız şey hakkında endişeye kapılır.Nasıl Tövbe Etmeliyiz?İlk zamanlar Ninovalılar, Hazreti Yunus’un davetine rağmen yaptıkları kötülüklerden tövbe etmediler. Kötü eylemlerinde ısrar ettiler. Bu durum Hazret-i Yunus’u kırdı ve Ninova’dan ayrılmasına sebep oldu. Daha sonra insanlar yaptıkları bu korkunç hatayı fark ederek tövbe ettiler. Allah da onları tövbelerinden dolayı bağışladı.Bu bize her zaman Allah’tan yardım istemeyi ve pişman olduktan sonra tövbe etmemiz gerektiğini öğretir. Yani bize nimeti veren Allah olduğuna göre, günahlarımız için da ondan af dilemeliyiz.Dua Etmekten Asla VazgeçmemeliyizAllah’ın emriyle bir balina Hz. Yunus’u (as) yuttu. Kendine geldiğinde mezarında olduğunu düşündü. Ancak bir süre sonra bu en karanlık bölgenin denizde yaşayan en büyük hayvanın midesi olduğunu anladı. Ancak bu durum, Hz. Yunus’u hayatından vazgeçirmemiş, hatalarına ağıt yaktırmamış ve onu ümitsizliğe düşürmemişti.Yunus Peygamber, yaşadığını ve zarar görmediğini anlayınca Allah’a secde ve dua etti. Ellerini kaldırıp O’ndan mağfiret ve rahmet diledi. Yunus Peygamber’in yaptığı bu dua da bize, en karanlık zamanlarda bile mağfiret dilemenin doğru yolunu öğretir.Yunus (as) kıssasından, ümitsizliğin doruğunda da olsak Allah’a (cc) olan inancımıza daha sıkı sarılmamız gerektiği derslerini alabiliriz. Yunus’u (as) balinanın karnından çıkarıp karaya ulaştırdığı gibi, imtihanlarımızda da bize yardım edecek ve bizi zafere ulaştıracak ancak O’dur.Sabrımızı Asla KaybetmemeliyizYunus Peygamber kıssası bize sabrın önemini ve Yüce Allah’a ibadet etmenin ne kadar elzem olduğunu öğretir. Aynı zamanda Yunus (as) kıssasını hatırlayarak, Allah’a olan inancımızda her zaman sabırlı ve kararlı olmayı da öğrenebiliriz.Hz. Yunus (as) kıssası; günah işlemekte ne kadar ileri gidilirse gidilse bile, tövbe yoluyla her zaman bir dönüş yolu olduğuna kapı açan ibretlik bir derstir. Samimi bir tövbe, bizi zor durumlardan kurtaracak ve Yüce Allah’ın mağfiretini ve rahmetini kazanmanıza yardımcı olacaktır. Yunus Peygamber’in hayatından alınan bu dersler, daha iyi bir mümin olmamız için bizlere birer hatırlatmadır.Bugün milyonlarca Müslüman tarafından gece gündüz okunan Yunus (as) duasını biz de günlük hayatımıza dahil etmeye çalışmalı ve aynı zamanda çocuklarımıza da öğretmeliyiz.Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kıssa ve hikâyelerle bizlere çok güzel dersler vererek rehberlik eden, ufkumuzu açan Bediüzzaman Said Nursî Üstadımıza binler teşekkür ederiz. Bu hakikati özellikle Birinci Lem’a’da ele almış olması cihetiyle de kendisine ayrıca minnettarız.
İnsan Kalmanın Yolları“Îmân, insanı insan eder; belki insanı sultan eder.”İnsanın bu dünyaya geliş gayesi, iman ve kulluktur. Hayattaki en büyük hakikat olan bu husus, insan kalmanın yolunu da göstermektedir. Çünkü bu dünyaya hareket eden, ses çıkaran, yiyen, içen hayvanlar gibi yaşamak için gelmedik. Peki, bizi insan yapacak iman ve kulluk nasıl elde edilebilir veya nasıl hayata geçirilebilir? Bu sualin cevabı tek kelimedir: ilim. İlim tahsil etmeyenler, öğrenmeyenler; imanın ne olduğunu, kulluğun nasıl ve ne için yapılacağını bilemez. O zaman, herkes için önce ilim demeliyiz. İlk tahsil edilecek ilim dalı ise iman-ı tahkîkîdir. İman-ı tahkîkî ilmini tahsil eden vicdanlı olur, emîn olur, ondan kimseye zarar gelmez. Çünkü tahkîkî iman sahibi insan, bilir ki; Cenâb-ı Hakk’ın vaadi gerçektir. Haşir, yeniden dirilme, hesap günü gerçektir. Bu dünyada yaptığımız her şeyin hesabını vereceğiz. Allah’ın istediği gibi bir kul olmayanın kurtuluşu yoktur. Kısacası ya bu deveyi güdeceğiz, ya da bu deveyi güdeceğiz. Başka bir yol arayanın eli boş kalır. Ölse de azaptan kurtulamaz. Kısacası günümüzün ifadesiyle “kaçarı yoktur”.İnsanı insan eden iman-ı tahkîkînin nasıl tahsil edileceği, bu yolda hangi eserlerin kullanılacağı, bu eserlerin insanlara ne kadar tesirli olduğunun tecrübelerle sabit olduğu ve neticesinde elde edilecek faydaların başta asayiş olmak üzere devlete ve millete ne büyük getirilerinin olacağı bilindiği halde, hala bu konuda gerekli somut adımlar atılmıyor. İman-ı tahkîkî dersleriyle hapishanelerdeki azılı suçlular bile yola gelmişler, tevbe etmişlerdir. Başta Bedîüzzaman Hazretleri olmak üzere, Risâle-i Nûr talebeleri, suçsuz yere hapse atıldıklarında böyle çoklarının hidayetine vesile olmuşlardır. Risâle-i Nûr talebeleri aldıkları iman dersleriyle asayişe katkı sağlamışlardır. Bu hususta Bedîüzzaman Hazretleri 14. Şua’da şunları söylemektedir: “İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki; idare ve âsâyişe kat‘iyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı i‘tirâf etmişler: ‘Bu Nûr şâkirdleri ma‘nevî bir zâbıtadır. İdare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.’ dedikleri bu hakîkate, binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdîk ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukūât kaydetmemeleri ile te’yîd ettikleri halde…” O dönemlerin kolluk kuvvetleri, iman derslerini alan Nûr şâkirdlerinin manen emniyete destek olduklarını ifade ediyorlardı. Yine 26. Lem’a’da aynı husus tekrar edilerek şu ifadeler eklenmiştir: “Îmân-ı tahkîkî ile Risâle-i Nûr’u okuyan her adamın kafasına bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te’mîne çalışıyorlar.” Evet, iman-ı tahkîkîyi kazanan kişinin kafasındaki yasakçı onu başkalarının hakkını yemekten ve asayişi bozmaktan uzak tutar. Aynı zamanda tahsil ettiği hakikatleri etrafına da anlatarak, çevresindeki asayişin teminine de destek olur. Üstelik Nûr şakirdleri, duyarlıdırlar. Ayrım gözetmeksizin herkesin iman derslerinden istifade etmesini isterler. Toplum içinde etkileşimde bulundukları insanların dertlerine de ortak olurlar. Çoklarının kuvve-i maneviyelerinin de düzelmesine yardımcı olurlar. Bu da ciddî bir toplumsal fayda sağlanmasına vesile olur.İmanı kuvvetlenen kişi merhametli olur, etrafına şefkatle yaklaşır. Canlı, cansız hiçbir şeye zarar vermek istemez. Başkalarının da iman derslerinden istifade etmelerini ister. Onların da ahiretlerini düşünür. Denizli hapsinde yaşanan hadiseleri anlatan Bedîüzzaman Hazretleri şu ifadeleri kullanmıştır: “Bunun bir numûnesi Denizli hapishânesidir. Oraya Nûrlar ve mahbûslar için yazılan Meyve Risâlesi girmesiyle, üç dört ay zarfında iki yüzden ziyâde olan oradaki mahbûslar, öyle fevkalâde itâatli ve dindârâne bir salâh-ı hâl aldılar ki; üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi‘ bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmî memurlar bu hâle hayretle ve takdîrle bakıyorlardı. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: ‘Nûrcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve cezâ almaya çalışacağız. Tâ onlardan ders alıp, onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.’”Suç işleyip hapse giren insanlar, iman derslerini aldıktan sonra tahtakurularını bile öldürmekten çekinmeye başlamışlardı. Elde böyle bir hazine varken, niçin bundan istifade edilmez? Niçin mesafeli durulur? Klasik nasihat usullerinde ısrar edilmesinin sebebi nedir? Tüm dünyada İslâm ile yeni tanışanların imana gelmeleri için Risâle-i Nûr’un yöntemleri kullanılıyor. Bu durum yabancıların imanı anlatmak için çektikleri videolarında, konferanslarında, söyleşilerinde açıkça görülebilmektedir. Aslı bizde olan, Türkçe yazılan, en büyük iman hakikatlerini çok basit delillerle izah eden, hem aklı, hem kalbi doyuran Nûr derslerini topluma yaymak için daha ne bekliyoruz?Bedîüzzaman Hazretleri, İslâm’ın kış mevsiminde gelmişti. Bize baharı müjdelemişti. Artık İslâm ve iman için bahar mevsiminin başlamasının zamanı gelmedi mi? Üstümüzdeki küfür, dalalet ve günah örtülerini atalım. İslâm’ın gür sadasını duyuralım. Ahiret meyvelerini dünyada yememek için hiçbir maddî ve manevî menfaat beklemeyen, sadece ihlas ile Allah’ın rızasını ümit eden iman müdafilerinin önünü açalım, destek olalım. Hulâsa olarak insan olalım, insan kalalım, başkalarının da insan olması için uğraşalım.
Her Hâlde Kazanan İnsan OlmakAleyhissalâtü vesselâm Efendimiz buyuruyor ki:“Müminin haline hayret edilir. Çünkü o, her zaman hayır üzeredir ve bu hâl yalnızca müminlere mahsustur. O (mümin) sevinirse şükreder, sevap kazanır; bu onun için hayır olur. Üzülürse sabreder,sevap kazanır; bu da onun için hayır olur.” (Müslim)Şu iki hadis-i şerifi hayatımıza birer ölçü olarak yansıttığımızda, başımıza açılan büyük ahiret imtihanını başarıyla tamamlayamamak için bir sebep kalmayacağını düşünürüm. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz buyuruyor ki: “Müminin haline hayret edilir. Çünkü o, her zaman hayır üzeredir ve bu hâl yalnızca müminlere mahsustur. O (mümin) sevinirse şükreder, sevap kazanır; bu onun için hayır olur. Üzülürse sabreder, sevap kazanır; bu da onun için hayır olur.” (Müslim)Dolayısıyla müminin hayatı, baştan sona hayır ve kazanç çizgisi üzerinde devam eder. Yine O (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz: “İmtihan ne kadar ağır olursa (sabredilmek şartıyla) mükâfat da o nispette büyük olur.” (Tirmizî) buyurmuşlardır.İşte bu ölçülerle bakıldığında, basit ve sıradan gördüğümüz hadiseleri bile birinci hadis-i şerifin verdiği perspektifle sevaba ve ahiret kazancına dönüştürebiliriz; hatta dönüştürmeliyiz. Zorlu hadiseleri ve ağır imtihanları da ikinci hadis-i şerifin mesajını hatırlayarak kazanca çevirebiliriz; bunu da ihmal etmemeliyiz.Özellikle ikinci hadis-i şerif, ehl-i imana şu önemli mesajı verir: Ağır imtihanların dış görüntüsüne takılıp kalmayın; onların arkasında bulunan manevi olgunlaşma ve Allah’a yaklaşma gibi kalıcı, büyük kazançlara odaklanın. Bu bakış açısı, sabretmeyi kolaylaştırır ve büyük imtihanı kaybetme riskini bi-iznillah ortadan kaldırır. Bu iki hadis-i şerif, gereği gibi yaşandığında; çaresizliğe düşürecek bir dert, altında ezileceğimiz bir bela ve musibet kalmayacağını gösterir.Son olarak şu hususu da ifade edelim: Eğitim-öğretimde “cevap anahtarı” diye bir kavram var. Soruların doğru cevapları önceden belirlenir; talebenin verdiği cevaplar bu anahtarla karşılaştırılır ve başarı buna göre ölçülür. Büyük imtihan olan hayatın soruları -acı ve tatlı bütün hadiseler- karşısında da cevap anahtarları verilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede: “Kur’an’a göre sorgulanacaksınız.” (Zuhruf, 44) buyurulmaktadır.Demek ki Kur’an ve sünnette, hayatın sorularına verilecek cevaplar açıkça bildirilmiştir. Bu cevapları özetle şu kavramlarda toplayabiliriz: iman, ibadet, sabır, şükür, dua, rıza, tevekkül ve teslimiyet. Hayatın farklı hâl ve şartları karşısında, bu kavramların ifade ettiği tavırları yerli yerinde ortaya koyabildiğimiz ölçüde, inşallah asıl imtihanı kazanma yoluna girmiş oluruz.Bu kavramların her biri geniş şekilde ele alınabilir. Ancak biz, hepsini bir bakıma kuşatan “teslimiyet” üzerinde kısaca durarak konuyu tamamlayalım. Din-i İslâm, teslimiyet esasına dayanır. İslâm’ın en temel manası, teslim olmaktır; Müslüman da teslim olan demektir. Bu sebeple, İslâm’ın tamamına kalbiyle teslim olma liyakatini gösteremeyen kimse, gerçek manada İslâm’ın huzuruna eremez.Kişi ne kadar akıllı ve araştırıcı olursa olsun, din-i mübîn-i İslâm’da teslimiyet göstermesi gereken meselelerle mutlaka karşılaşır. Böyle durumlarda, Risale-i Nur’da da ifade edildiği üzere, şöyle düşünmek gerekir: İslâmiyet sarayının bir kapısı bana kapalı görünüyorsa, açık olan pek çok kapısı vardır. Hatta bana kapalı görünen bir mesele, benden daha akıllı nice insanlara açıktır. Ayrıca bir saraya girmek için tek bir kapının açık olması bile yeterlidir. Halbuki İslâm’ın aklı hayran bırakan, ruhu mest eden ve insanın bütün latifelerini huzura sevk eden sayısız güzellikleri vardır. Bir meselede takılıp kalmak, aklın kârı değildir.Bu anlayışla kişi, Müslüman kimliğine gölge düşürmeden yoluna devam eder. Nitekim İslâm hakkında geniş araştırmalar yapıp Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (sav) hakkında övgü dolu sözler söyledikleri hâlde hidayetten nasipsiz kalan bazı müsteşriklerin bu mahrumiyetleri -Allahu a‘lem- teslimiyet noktasında gereken tavrı gösterememelerinden kaynaklanmaktadır.Merhum Necip Fazıl’ın şu tespiti oldukça dikkat çekicidir: “İslâmiyet önce aklı teslim alır, sonra serbest bırakır.”Yani kişi, Allah’a ve O’nun dinine teslimiyeti peşinen kabul ederse, o dairenin içine girme liyakatini bi-iznillah kazanır. Aksi hâlde, “Ben bütün meseleleri aklımla çözdükten sonra İslâm’ı kabul ederim.” diyen kimse, İslâm’ın etrafında dolaşır; fakat içeriye girememe tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Çünkü asıl istenen teslimiyet şartını yerine getirmemiştir.Nitekim İslâm tarihinde, çok üstün zekâlara sahip oldukları hâlde Yunan felsefesinin etkisiyle aklın sınırını kabul etmeyen ve teslimiyet göstermeyen bazı şahsiyetler, İmam-ı Gazâlî gibi büyük âlimlerin tenkitlerine maruz kalmışlardır.Necip Fazıl merhumun verdiği şu örnek de ibretlidir: İngiliz filozofu Bacon, bir bunalım anında şöyle demiştir: “Bana filozofların tanımladığı statik Allah fikri değil, peygamberlerin tarif edip tanımladığı, her an bir işte olan ve hayata müdahil olan Allah inancı lazım.”Buna rağmen, maalesef hidayet nasip olmadan bu dünyadan ayrılmıştır. Bu da bize gösterir ki, hakikati görmek tek başına yeterli değildir; esas olan, o hakikate teslim olabilmektir.
Kaç Karatsın?Günün sonunda, perdeler kapandığında hepimiz şu can yakıcı soruyla baş başa kalacağız: Şu fani dünyada kaç karatsın?İnsan, bu uçsuz bucaksız kâinatta ilk bakışta sıradan, etten kemikten bir varlık gibi görünür. Oysa hakikatte, kâinatın en kıymetli muhatabı, adeta onun gözbebeğidir. Her birimiz, varlık sahnesine adım atarken büyük bir istidatla, tabiri caizse yüksek bir sermayeyle gönderildik dünyaya. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Andolsun, biz Âdemoğlunu şerefli kıldık” buyrularak insanın bu müstesna konumu açıkça ifade edilir. Bu bakımdan insan, doğuştan taşıdığı “eşref-i mahlûkat” sıfatıyla, değeri ölçülemeyecek bir cevherdir.Ancak asıl mesele burada başlar: Bize verilen bu yüksek sermaye, ömür boyu cebimizde duracak sabit ve dokunulmaz bir kıymet değildir. İnsan, sahip olduğu bu cevheri işlemek, korumak ve parlatmak için dünya denilen bu imtihan ve terbiye sahasına gönderilmiştir. Zira dünya, sadece yaşayıp geçilecek bir yer değil; ruhun her an şekillendiği, istikamet kazandığı bir meydandır.İnsana öyle bir istidat verilmiştir ki, isterse melekleri geçecek kadar yükselebilir; isterse “esfel-i sâfilîn”e kadar düşebilir. Yani iman, ahlâk ve kullukla yücelip adeta yıldızlara komşu olmak mümkündür; fakat nefsin peşine düşüldüğünde, o paha biçilmez kıymet de aşağıların aşağısına indirilebilir. Bu sebeple insan, bir yönüyle eşsiz bir cevher taşıyan değerli bir varlık; diğer yönüyle ise o cevheri her an kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya olan bir yolcudur.Bu sebeple insanın gerçek değeri, sadece var olmasıyla değil; o varoluşa nasıl karşılık verdiğiyle, hayatı nasıl anlamlandırdığıyla ortaya çıkar. Nitekim bir pırlanta, toprağın altından ilk çıktığında sıradan bir taş gibi görünür; fakat işlendikçe kıymeti ortaya çıkar. İnsan da böyledir: İman, ibadet ve samimi kullukla işlendikçe, içinde taşıdığı o cevher parlamaya başlar.Bu açıdan bakıldığında asıl ölçü; ne maddî imkânlar ne de dış görünüştür. İnsanın gerçek ederi, kalbinin Rabbiyle kurduğu bağın kuvveti ve bu bağın hayatına kazandırdığı istikamet ve derinlik kadardır.Pırlanta piyasasında kullanılan “karat” ifadesi, taşın ağırlığını temsil eder. Bizim hayatımızda da bir “karat” vardır; fakat bu ne teraziyle tartılır ne de gramla ölçülür. İnsanın karatı; kalbinin her türlü fırtınada Allah’a ne kadar sabitlendiği, imanının zorluklar karşısındaki mukavemeti ve kulluğunun derinliğidir. Bir insanın asıl şahsiyeti ve kıymeti; ictimai rollerin getirdiği alkışlarla, vitrinlerdeki o parıltılı sunumlarla veya başkalarının zihnindeki imajıyla belirlenmez. Bilakis insan, kalabalıkların uzağında, sadece kendi vicdanı ve Rabbiyle baş başa kaldığı o en yalın anlarda sergilediği sadakatle bulur gerçek derinliğini. Çünkü günümüzde insan, toplumsal bir kimliğe sığınmadığında ya da kendi başına bırakıldığında bir “hiç” hükmündeyken; Allah’a nispet edildiği, ona aidiyetini samimiyetle ilan ettiği an sonsuz bir değer ve sarsılmaz bir haysiyet kazanır. Bediüzzaman Hazretlerinin o sarsıcı tespitiyle: “İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır.”1Nasıl ki bir mücevherin kalitesini sadece ağırlığı belirlemiyorsa, bizim değerimizi de sadece “yaşıyor olmamız” belirlemez. Pırlanta dünyasında meşhur 4C kuralı vardır: renk (color), kesim (cut), berraklık (clarity) ve karat (carat). İnsan karakterini de şu dört sütun üzerinden okuyabiliriz. Bu ölçüler bizim pusulamızdır; hangi istikamete kırıldığımızı, yukarıya mı tırmandığımızı yoksa aşağıya mı savrulduğumuzu bize rapor ederler.Renk; insanın ahlâkıdır. Güzel ahlâk, insanın iç dünyasındaki güzelliğin dışarıya, yüzüne ve tavrına sızan nurudur. Kalp testisinde ne varsa, dışarıya o sızar. Eğer içimiz merhametle, doğrulukla ve edeple doluysa, rengimiz pırlanta gibi berraklaşır. Efendimiz (sav): “Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır” 2 buyururken aslında bizim o kalıcı rengimize işaret eder. Kibir, öfke, kıskançlık ve bencillik ise insanın o doğal parlaklığını karartan, değerini düşüren kirli renklerdir. Dış güzellik zamanın dişleri arasında ufalanıp gider; ama güzel bir ahlâk, insanın gerçek kimliğini belirleyen ve ebediyete kadar solmayan o asil renktir.Kesim; insanın terbiyesi ve imtihanıdır. Ham bir elmas, usta bir zanaatkârın elinde acımasız görünen o keskin vuruşlara maruz kalmadan asla gerçek bir mücevhere dönüşemez. İnsan da böyledir. Hayatın önümüze çıkardığı engeller, “neden ben?” dediğimiz o ağır imtihanlar ve sabır gerektiren demler aslında bizi yontmaktadır. Her zorluk, nefsimizdeki fazlalıkları atar; kaba, sivri ve hoyrat taraflarını törpüler. Evet, bu kesim işlemi bazen canımızı yakar, bazen bizi uykusuz bırakır; fakat sonunda bizi o hamlıktan kurtarıp “insan-ı kâmil” yoluna sokar. Sabreden, başına gelenlerden ders çıkaran ve o darbeleri birer terbiye aracı olarak gören kişi manen yükselir. Ama her sıkıntıda isyan eden, nefsine teslim olup kendini düzeltmeye yanaşmayan kişi, ne kadar büyük görünürse görünsün sıradan bir taş olarak kalır.Berraklık, kalbin safiyetidir. İçinde riya, gösteriş merakı, kin ve doymak bilmeyen dünya hırsı bulunan bir kalp, ışığı içine hapseden bulanık bir cam gibidir; ne kendini aydınlatır ne de dışarıya ışık verebilir. Böyle bir kalbin sahibi, dışarıdan ne kadar süslü görünse de hakikatte karanlık içindedir.Fakat iman, ihlâs, ibadet ve takva, kalbi adeta kristal gibi berraklaştırır. Kalp, fuzuli yüklerinden arınıp tek bir merkeze yöneldikçe insan da yükselir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in açık ölçüsü şudur: “Allah katında en değerliniz, takvaca en ileri olanınızdır.”3 Bu hakikat gösterir ki insanın gerçek değeri, kalbinin ne kadar arındığı ve Rabbiyle kurduğu bağın ne kadar saf ve güçlü olduğuyla ölçülür. Çünkü bizim asıl değerimiz, Allah’ın bize baktığı o nazargâh-ı İlahi olan kalbimizin ne kadar saf ve berrak olduğudur.Ve karat; yani imanın sarsılmaz ağırlığı. İşte bu, tüm sistemin motoru ve merkezidir. İman arttıkça insanın manevi hacmi genişler, değeri katlanır; iman zayıfladıkça insan hafifleşir ve savrulur. Çünkü iman, insanı sonsuz kudret sahibine bağlayan en sağlam kopmaz halattır. Bu bağ ne kadar sağlamsa, insan o kadar emniyette ve o kadar yukardadır. Bizim hakiki ağırlığımız, dünyada bıraktığımız parmak izleriyle değil; mahşer terazisindeki karşılığımızla ölçülür. Öyle isimsiz kahramanlar vardır ki dünyada bir gölge kadar sessiz yaşarlar ama imanlarının ağırlığıyla arşın direklerini titretirler. Nice şöhretli isimler de vardır ki dünyada dağlar kadar yer kaplarlar ama hakikatte bir kuş tüyü kadar bile ağırlıkları yoktur.Bütün bu ölçülerin bize fısıldadığı büyük sır şudur: İnsan kıymetlidir, fakat değeri sabitlenmiş bir varlık değildir. Her an, her nefeste ya bir basamak yukarı çıkarız ya da bir basamak aşağı ineriz. Ahlâkımızla renk alır, imtihanlarla şekillenir, kalbimizle berraklaşır ve imanımızla o asıl ağırlığımıza kavuşuruz. Hayattaki her tavrımız, bizi ya Rabbimize bir adım daha yaklaştırır ya da kendi gurbetimize sürgün eder.Şunu unutmamalı: Pırlantada fiziki büyüklük her zaman değer demek değildir. Küçük ama berraklığı yüksek bir taş, devasa ama kusurlu bir taştan çok daha kıymetlidir. İnsan için de böyledir; nicelik değil nitelik esastır. Bir pırlanta, yerin kilometrelerce altında, hayal edilemez basınçlar ve binlerce yıllık sabırla oluşur. Sen de ey insan; sabır çekmeden, o basıncı iliklerinde hissetmeden, yanıp kavrulmadan olgunlaşamazsın. Her zorluk, aslında senin değerini katlayan gizli bir rahmet fırçasıdır.Pırlantanın kesimi ne kadar ustaca yapılırsa, ışığı o kadar geniş bir açıyla yansıtır. Sen de kendini ne kadar güzel terbiye edersen, Allah’ın esmasını ve güzelliğini o kadar net yansıtırsın. Senin merhametin, adaletin, cömertliğin ve şükrün; aslında senin o parlayan yüzeylerindir. Ve unutma, tek bir özellik seni kurtarmaya yetmeyebilir; iman ahlâkla kenetlenmeli, ibadet ihlâsla mühürlenmeli, bilgi ise hikmetle yoğrulmalıdır ki o mücevher tamam olsun.Nadir olan her şey değerlidir. İnsan için de dünyadaki en nadir ve kıymetli şey, gerçek bir “kul” olabilme sanatıdır. Herkesin konuştuğu ama çok az kişinin gerçekten yaşadığı, tadına vardığı bir makamdır bu. Gerçek kulluk, seni sıradan kalabalıklardan ayırır ve seni eşsiz bir elmasa dönüştürür. Çünkü sen Rabbine yaklaştıkça, O’nun nurundan pay aldıkça parlayabilirsin.Yani anlayacağın, insanın değeri sahip olduklarında değil; kim olduğunda ve kime ait olduğundadır. Kendini sadece bu fani dünya ile tanımlarsan, değerin de bu dünyanın ömrü kadar olur ve onunla beraber yokluğa karışırsın. Ama kendini ezelî ve ebedî olana nispet edersen, değerin sonsuzluğun kapılarını aralar. İnsan imanıyla, hiç eskimeyen, ölümün bile elinden alıp kıymetsizleştiremeyeceği bir hazine taşır.Ve asıl büyük hakikat: İnsan, ancak aczini anlayıp dua ile Rabbine sığındığında devleşir. Dua, senin Rabbine bağlanma şeklindir. O bağ kurulduğu an, artık sen sıradan bir et-kemik yığını değil, alemlerin Rabbine muhatap “aziz” bir misafirsin.Günün sonunda, perdeler kapandığında hepimiz şu can yakıcı soruyla baş başa kalacağız: Şu fani dünyada kaç karatsın?Cevabı dışarıda arama; hakikat, aynadaki suretinde değil, kalbindeki samimiyette gizlidir. Bir garibi sevindirdiğin anlarda, gösterişten uzak bir iyilikte ve Rabbine duyduğun derin sadakatte kendini bulursun.Başkalarının beğenisine göre şekillenmiş imitasyon bir hayatı tercih etme. Fıtratına emanet edilen o cevheri keşfet; seni gerçekten değerli kılanın, iç dünyandaki samimiyet ve istikamet olduğunu fark et.1- Sözler Mecmuası, 1072- Buhârî, Menâkıb 233- Hucurât, 13
Kalbine Bak, Birlik’te “Değer” Gör!Yolun yoldur senin emrin emirdir Uhud, Hayber güneştir, ay Bedir’dir Bilirsin ümmetin artık ne birdir Ne üçtür yâ Resûlallah ne beştir Kalb:Kanın bedende revan olduğu hatt-ı sıhhat oradan geçer. Devir daim ve tertemiz kan ile hücrelere bahar gelir. Her an-ı seyyale haşr u neşre şahit oluruz. Küçük kâinatın nisanı adeta böylelikle gelmiştir. Ya…Ya manevisi…Onda da kalb olmak vardır:Âb-ı hayatın tasfiyesi gibi bu dem hisler de tasfiye etmektedir. Adeta Sera’dan Süreyya’ya bir mesafede, kovalent bağa latifeler de manen mazhar olmaktadır. Oysa ihtiyaçları olan bir koku… Göz açan nübüvvet gömleğinin kokusu…Şu insan, sağlığını düşünür de sıhhat ve afiyeti düşünmez. Ne oldum der de ne olacağım demez. Nazar, daha onca kör noktada sabit kalır, niyete kalb olmaz. Hak’tan nasibince…İman dersi…Bizlere, bir cihetten hakikatlerin hayata nüfuzunu ders vermektedir. En evvel tevhidle, kalb dairesinde her bir hücrenin kendi başıyla hareket etmediğini anlarız. Ve biliriz ki bir tasarruf cüz’i olarak da olsa elimize verilmiş. Sıhhat ve afiyetimiz için kavli ve fiili dua ile ... İşte tam da burada, hislerimize döneriz ve bakarız. Her biri her yerde dağılmış, keşmekeşlik içinde çırpınmış hücre mukabilinde binlerce latife… Meded nerede?Nübüvvet dersinde…Mahlukiyeti bir ele veren tevhid, icraatı da bir ele verir. Emirle… İttiba ile… Öyle bir bağ ki atomları sırt sırta verdiren kudret, Müminleri bir binanın tuğlası yapar. Enfüsten afaka, hissiyatla tefekkür hattı inşa edilir. Adalet, sadakat, haya, cesaret… Bir vücudun azaları. Sıdk mayaları. Sırat-ı müstakim gözleri: Mescid-i Nebevinin saflarında kol kola, el ele teşahhus etmiş.Mahbub-ı Baki’nin rızası dairesindeki beraberlikler, dünyaya münhasır da kalmaz. Kabir ve ahirette meyveleri derlenir. Sevap cihetinde yaşamak… Cennetteki tahtlardan karşılıklı dünyadaki manzaraları seyretmek… Az bir şey mi?Kalbdeki ağrı…Aynı yerinde aranmalıdır. Hisler, maddi bedene dahi tesiri olan bir iman dersiyle adetullaha uyularak mecrasında kullanılmalıdır. İman ve ittihad davasında bu en dar dairenin hayati meselesini ihmal edemeyiz.Doğru bir niyet ve nazarla, cemiyetin kalbi imanla atacaktır. Şu kalbden dile, dilden de dile ittifak etmekle elbette ümmet olma şuuruna sahip olunacaktır. Ümmet ki mayası iman, harcı iman, hamuru iman. Şafi-i Müznibin’in şifası ve Şefi’-i Ruz-i Ceza’nın (asm) şefaatiyle günahları sevablara kalb olunan… Vakti: Rükn-i imani ile 24 saati ihya edilip saadette çevrilen… Mekânı: Huzuruyla mescid kılınan.Kalb sadece bir yaralı uzuv değil. Cihat meydanı.Uhuvvetin ve neticesi ittihadın sırrı bu tecelligâhta okunuyor. Okuyana barekallah!… kendin okumak nüktesi…Elbette haybeye değil. Kim öyle okur, imlâsı bozulur. İnsandan Cenab-ı Hakk’a müteveccih değilse kıraati, mizacı bozulur. Kendine zarar… Yazık etmiş.Ya cem’ olunanlara zararı ola mı ki? Kime ne!Bu saatten sonra nafile! Biiznillah.Müşterek-i his’……ten teşrik-i mesaiye. Oradan “nısf-ı arz / hums-ı beşer” hakikatine. Öyle bir inkılab ki, kudret-i İlahiyenin tecellisi zâhir. “Kimin himmeti milleti ise…”Nefer için, tek başına ordu derler. Biz himmeti nisbetince Hakkın haktaki kuvvete kuvveti ihsanı diyelim. Duralım. Kımıldamayalım.Nebi-i Zişan’ı, Sultan-ı Zişan’ın muzaffer kılmasıyla geldiği on binlerle, Beytullah’ın kapısında seyredelim. Sadece mekânda değil zamanda ittihad ipleriyle cem olunan kalblerde Allah sadasını işitelim. Edeble…Madem gönüller bir olsun deniyor, madem omuz omuza verilsin isteniyor. O vakit çare aşikâr: Enfüsi dairedeki kalbin hakikatini, bir kez daha ümmet şuuruyla tefekkür ederek Nübüvvet bahçesinin su yolundan hislerimize ab-ı hayat yürütelim. Evsaf-ı Nebi’deki Kur’ân’ın ahlakı ile ahlaklanalım. Kayıtsız şartsız.Ama’sız.İhlas ile “فَا تَّبِعُون۪ي” işitip İttiba ederek…* * *Yâ İlâhî!Kâinâtın zerreleri ve birleşerek oluşturdukları terkîbler sayısınca Muhammed (sav)’e salât eyle.
Bursevi’den: “Her Râhın Rehberi, Rehber-i Mutlak’la (asm) Rehnümâ Olur”“Üsküdar’da pirlerimizden Hazret-i Mahmud Hüdayi türbe-i tahiresi ziyaretine varıp teveccüh olundukta taraflarından akseden nazım”17. asırda Devlet-i Alî Osman’ın hükmü altındaki, şimdi Bulgar dahilinde garib Aydos’ta doğar. Tedrise üç yaşında başlar. Rıza-yı İlahi yolunda sevk ve idare olunmuş hayatının Bursa’ya te’siriyle Bursevî olarak tanınır.Ahirette kendisini kurtarmaya namzed 100’den fazla eseri bulunan velüd bir müelliftir. Türkçe, Arapça, Farsçada dil-nümâdır. Kitabu’l-Fürûk isimli eseri dil bahsinde kayda değerdir. Ziya ile Nûr, Gaffâr ile Gafûr misali pek çok kelimeleri mana cihetinden tefrik eder. Aşağıdaki mahalli tahrir esnasında Cenab-ı Hakkın fazl u kereminden türbesinde Hüdayi eliyle ihsan edilen mevzubahis şiir, 70 yaşına yakınken Üsküdar’da yazdığı yüzüncü eseri Tuhfe-i Ataiyye’de bulunmaktadır. * * *Dedi: Üstad-ı Zahiri sorarsan bak bu üstad akıl mertebesidir. Hem Cebrail’in (as) suretidir. Dimağ Sidretü’l-müntehası onun karargâhıdır. Öyle ki ondan şeriatın hükümlerini ders alırsın. Rüyanda Cebrail’i mi gördün? İşte sen aklını gördün. Mağrur olma! O kendine has makamında peygamberlerden gayri kimseye görünmez.Dedim ey şeyh, sen kudemadansın. Asırlar evvel geldin, şimdi ahir zamandır. O vaktin mürşidi şeyhtir. Ya şeyh kimdir? Dedi:O da insanın ruhu mertebesindedir. Ondan maarif-i İlahiyyeyi ta’lim eder. Ha onu görmüşsün ha ruhu görmüşsün. İkisi de bir: Makam-ı marifet. Aynı insan nefsi makam-ı cehl olduğu gibi. Şimdi mukayese et! Hangi mertebe diğerinin fevkindedir? Evet, elbette ruhun mertebesi. Zira akıl tek kanat: şeriatı ve ahkâmını bilir. Zü’l-cenâheyn olan ruh ise öyle mi? İşte diğer ilimlerden daha şerefli olan marifet-i İlahiye onun malumudur. Onun malumu en yüce malumat olup bir mürşid-i kâmilin sohbetiyle hasıl olur. Dedim şeyh nerede, gayrı nerede?Dedi:Şüphesiz, şeyh-i mutlak ta’lim edilenler üzerine üstün bulur. Bu insanın Resulullah sırrı mertebesidir. İmdad onun canibinden gelir. Allah’tan başka her şeyden el çektirir. Tevhide erdirir. Dedim hasılı?Dedi:İşte akl-ı üstaddan zahiri ilimlere istifade edilir. Ruh-ı şeyhden batıni ilimler alınır. Sırr-ı Resulullah’tan dünyanın iki fena yüzünden yüz çevirmeyle baki elmaslar alınır.Akıl ruhun, ruh sırrın tenezzülatından olmakla bu kemalatın hepsi şeyhte cem olunmuştur. İşte bu mana her ne kadar şeyhe göre olsa da dünya gözüyle dopdoludur. Ve Dedim:“Şol fakir de bu ahir vaktin meşayih mukabilinde Nur’larla tenvir olduğu hengamda feth-i karibi tehassüsü esnasında Üsküdar’da azizim Hüdayi Hazretlerini kabr-i mübareklerinde ziyaretine varıp duamıza iştirakinde teveccüh olunmaktan kalbimize ve kalemimize akseden nazımdır ki nazmınıza nazire olunur:”* * *Sırrıma sırrın ulaşdı sırrımı sende gözetHer ne kim sende kemâl oldu anı bende gözetEl açuben yaptığın duâların biz’de gözetYükselen âmînlerimiz makberimizde gözet* * *Dîde-i rûhuyla seyr eyle cemâl-i ma’rifetHer ne tâ’at kim edersen sûret-i tende gözetNûr-ı îmân pencere açub fenâ içre her ânTâkatin bulsa ibâdet kalblerimizde gözet* * *Mâsivâdan kim ki sırrın kesdi oldu mürdevârZümre-i mevtî içindesin anı zinde gözetKesreti kimler ki vahdet sırrına kalb eyledi“اَنْ تَمُوتُوا” buyruğun uhuvvetimizde gözet* * *Semme vechullâhdır âriflerin seyrângehiKande kim kılsın nazar varsın anı anda gözetNeşr-i hakîkat ilen her yanda esmâ okunurKuvvetin ihlâsı tahsîlle dünyâmızda gözet* * *Hakkıyâ sırr-ı ene emleh nedir bildin iseHer kemâlin sûretin bir vech-i ahsende gözetNâtıkâ miftâh-ı ene kenz-i hayr açtı iseRâh-ı hakikatle tenvîr Rehberimizde (asm) gözet* * *Duâ: اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِیَّةِ ﴿﴾ اٰمٖينَ Me’hazKaynaklarıyla Büyük Dua Mecmuası, (2015), Hayrât Neşriyat İlmî Araştırma Heyeti, Hayrât Neşriyat: Isparta (s. 308) Tuhfe-i Ataiyye, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Hüdai Efendi, No: 00439 (v. 59B/61A)https://imla.kabikavseyn.com/
Madalyon KitâbelerGenellikle dinî, sivil ve askerî binaların belirli yerlerine özenle işlenen kitâbe, verdiği bilgi ve yapının estetiğini tamamlayan dekoratif bir unsur olmasıyla önem taşıyan bir mimarî elemandır. Çoğunlukla giriş kapıları üzerinde yer alan ve eserin kimin tarafından ne zaman yapıldığını bildirene “tarih kitâbesi”, tamiri hakkında bilgi verene “tamir kitâbesi” denilir; kemerlerle iç kapılar üstünde yazılı olanlara da “kitâbe levhası” adı verilir.Mimarlık tarihi, çoğu zaman yapının kütlesi, planı, malzemesi ve üslûbu üzerinden okunur; ancak bir yapı ile onu inşa eden kültür arasındaki ilişkiyi en sahih biçimde gösteren kaynaklar kitâbelerdir. Çünkü kitâbeler, bir mimarî eserin yalnızca “ne zaman” ve “kim tarafından” yapıldığını değil, aynı zamanda hangi estetik tercihlerle, hangi siyasî ve dînî anlam evreni içinde inşa edildiğini gösteren belgelerdir. Taşa, mermer levhaya, sıva üzerine, ahşap üzerine yahut çini bir yüzeye işlenen her kelime, hüsn-i hattı, vezni, mazmunu, içerdiği veya gönderme yaptığı âyeti, duası ve üslubu ile dönemin dünyasını bugüne taşıyan güvenilir bir hafıza enstrümanıdır. Bu sebeple kitâbeler hem mimarlık tarihinin hem sosyal tarihin, hem de edebiyat ve din tarihinin kesişim noktasında duran çok katmanlı kültürel metinlerdir. Onları okumak, yalnızca bir yapının tarihçesini okumak demek değildir; bir medeniyetin kendisini ifade etme biçimini anlamaya çalışmaktır.Mimarî eserde kitâbe, görünürde kısa bir metindir; fakat işlevi bakımından yapının kendisi kadar anlam taşır. Bânisini, mimarını, ustalarını ve inşa tarihini bildirir, hangi amaçla, hangi dua ve temennilerle inşa edildiğini açıklar, dönemin hükümdarını, siyasî düzenini, toplumsal hayatını işaret eder, hattı, kompozisyonu ve malzemesiyle mimariyi görsel olarak taçlandırır. Bir cami, türbe, medrese, han, köprü veya çeşme ne kadar güzel olursa olsun, kitâbesi eksikse eserin tamamlanmamış hissedilmesi boşuna değildir. Zira kitâbe, yapının “sözüdür”. Yapı nasıl mimarın eliyle yükselmişse, kitâbe de onu inşa eden zihniyetin diliyle konuşur. Bu itibarla kitâbeler, bir anlamda üzerinde durduğu yapının estetik ve edebi boyutu olan; sülüs, talik, kufi hatla yazılan “alın yazısı”dır.Sanat tarihi çalışmalarında kitâbeler, mimarî yapıların değerlendirilmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Kitâbeler, içerdiği tarihî ve teknik veriler sayesinde belge niteliği; üzerlerindeki hat, bezeme ve kompozisyon unsurlarıyla da estetik açıdan sanat eseri niteliği taşırlar. Yapılar üzerinde yer alan bu kitâbeler genellikle inşa, onarım, genişletme, ek mekân oluşturma gibi müdahaleleri kayıt altına almak amacıyla yazılmıştır. Bu yönleriyle kitâbeler, mimar ve sanat tarihçilerinin başvurduğu temel kaynaklar arasındadır. Kitâbeler yapının kimliği, dönemi, bulunduğu bölge, kültür, sanat ve mimarisi hakkında bilgi vermesinin yanı sıra estetik amaçla, dönemin sanat anlayışına uygun, yazı ve süslemeyle tezyin edilen, görsel zenginliği olan kitâbeler de bulunur. Yapının kimliği hakkında bilgi veren kitâbeler çoğunlukla dikdörtgen veya karedir, fakat tezyin ve süsleme amacıyla yapılan kitâbeler klasik kitâbelerin yanı sıra madalyon, damla, oval veya çok kenar köşeli olabilmektedir. Cami, türbe, medrese, çeşme, saray gibi yapılarda geniş kullanım alanı bulabilmekte, Türk ve İslâm sanat estetiğini yansıtan, üstün sanat eseri olarak kabul gören bu kitâbeler mimarî geleneğimizde son derece özel bir yere sahiptir.







