Bilgiden Önce AhlâkBir insanı gerçekten kıymetli kılan şey nedir? Sahip olduğu diploma mı, kurduğu cümleler mi, taşıdığı ünvan mı; yoksa bütün bunların arkasında duran karakteri, vicdanı ve ahlâkı mı? Bugün modern dünyanın en büyük krizi işte burada başlıyor. Çünkü çağımız bilgi üretiyor; fakat aynı hızla insanı yormayı, sertleştirmeyi ve içten içe boşaltmayı da başarıyor. Herkes konuşuyor ama gerçekten söz söyleyen az. Herkes biliyor ama bildiğiyle amel eden azdan da az.Oysa bizim medeniyetimizde ilim yalnızca dolgu malzemesi değil, insanı olgunlaştıran bir bütündü. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü, sadece öğretmene duyulan saygıyı değil, bilginin ahlâkla birleştiğinde ne kadar büyük bir kıymete dönüştüğünü anlatıyordu. Mesele, çok bilmek değil, doğru insan olabilmekti. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” demişti. Bugün çocuklarımızın önünde her zamankinden daha fazla bilgi var. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor, saniyeler içinde yüzlerce içerik görebiliyorlar. Fakat asıl mesele bilgiye ulaşmak değil, o bilginin insana ne yaptığıdır. Çünkü bir çocuk çok şey öğrenebilir ama merhameti öğrenmezse, başarılı olabilir ama paylaşmayı bilmezse, konuşabilir ama kırmadan konuşmayı öğrenemezse eksik kalır. Yani çocuğa sadece nasıl başarılı olunuru değil, nasıl iyi insan olunuru da verebilmek gerekiyor. Aksi hâlde eğitim yalnızca diploma kazandırır. Karakter eksik kalır. İşte bugün yaşadığımız birçok kırılmanın temelinde de bu var. Ölçü bozulunca, eğri cetvelden doğru çizgi çıkmıyor.Güzel görünmek, iyi görünmek, güçlü görünmek; iyi insan olmaktan daha fazla öne çıkarılıyor da önemli olan kıyafet mi, kifayet mi? İnsanlar etkileyici konuşmayı öğreniyor ama gönül incitmeden konuşmayı öğrenemiyor. Başarıdan söz ediyoruz; fakat güvenilir olmayı, emanete sahip çıkmayı, kul hakkından sakınmayı aynı ölçüde konuşmuyoruz. Oysa bir insanı gerçekten kıymetli yapan şey sadece ne bildiği değil, bildiğiyle nasıl bir insan hâline geldiğidir. Bilgi insanı olgunlaştırıyor, merhametli kılıyor ve faydalı hâle getiriyorsa kıymetlidir. Yoksa makam da alkış da insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetmez, yetmiyor.Biz de bu sayıyı bu pencereden oluşturduk. Zira çocuk yalnızca büyütülen biri değildir; büyüklere insanlığı yeniden öğreten küçük bir aynadır. “Küçük çocuğu olan onunla çocuklaşsın” tavsiyesi, aslında insanın içindeki merhameti diri tutma çağrısıdır. Zira çocukla konuşabilen, onun dünyasına inebilen insan; kibri, sertliği ve yapaylığı biraz olsun üzerinden atabilir. Masum çocuklar bize, insan olmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır.Bu sayıda yer alan bütün yazılar tek bir hakikatin etrafında birleşiyor: Bilgiden önce ahlâk… Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca aklı değildir; vicdanıdır. Bir toplumun geleceğini belirleyen şey yalnızca yetişmiş insan sayısı değil, yetişmiş insanın nasıl bir karakter taşıdığıdır. Merhametsiz zekâ, vicdansız başarı ve ahlâksız bilgi insanlığı kurtaramaz. Dünyayı daha yaşanır hâle getirecek olan şey; bildiğiyle kibirlenen insanlar değil, bildiğiyle insan kalabilen insanlardır.Bu sayının; kalbi yormayan, vicdanı uyandıran ve insanı kendisiyle yeniden yüzleştiren bir yolculuğa vesile olması duasıyla…İyi okumalar.
Tarihten SayfalarAyasofya Camii ŞadırvanıFatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethedilmesinin ardından Ayasofya, camiye çevrilmiştir. Bundan sonra tahta çıkan birçok Padişah, Ayasofya Camii’ne kimi eklemeler yaptırmışlardır. Bu eklemeler içinde en dikkat çekenlerden birisi şadırvandır. Ayasofya Şadırvanı, Sultan I. Mahmud tarafından 1740 senesinde yaptırılmıştır. Sekiz mermer sütuna dayanan sekiz geniş kemer üzerine oturtulmuş kalın, kubbeli ve kurşun örtülü bir saçak altında yer almaktadır. Yekpâre ve zemine tunç bileziklerle bağlanmış olan mermer sütunların başlıkları sarkan mukarnaslıdır. Bunların aralarına takılmış kemerlerin ortalarında da mermer kabartma ve altın yaldızlı birer gül motofi vardır. Bu sekiz köşeli mermer revakın üst kısmında, mermer üzerine kabartma ve nefis bir hat ile altın yaldızlı Arapça bir kitabe bulunmaktadır. Arapça kitabede İmam Busirî’nin Kasîde-i Bürde adlı şiirinden 16 beyit vardır. Revakın iç kısmında ise, Arapça kitâbenin mütenazırı olarak mermer üzerine kabartma Türkçe ve Şair Emin tarafından kaleme alınmış bir tarih kasidesi yazılmıştır. Bu Türkçe kasidenin hattatı Ahmed Arif Efendi olup, toplamda 16 beyitten oluşur. Revakın her bir parçasında altın yaldızlı çerçeveli, açık mavi zemin üzerine altın yaldızlı ve güzel bir talik hat ile dörder mısraı yazılmıştır.11 Haziran 1183Selahaddin Eyyubî, Haleb’i aldıHaleb, Irak Selçuklu Sultanı Mahmud tarafından 1129 senesinde Haçlılar karşısındaki kahramanlıklarıyla tanınan İmâdüddin Zengî’ye verilmiştir. Onun vefatından sonra yerine geçen Nureddin Mahmud da şehirde huzur ve sükûnu sağladı. Surları, kaleyi, Ulucami’yi, pazar yerlerini ve yolları tamir ettirip zâviyeler ve hastahaneler yaptırdı. Sünnîliği destekleyen medreseler kurarak Irak ve el-Cezîre’den getirttiği âlimlerin buralarda ders vermesini sağladı. Yerine geçen oğlu el-Melikü’s-Sâlih İsmâil zamanında Selahaddin Eyyubî Halep kapılarına dayandı. el-Melikü’s-Sâlih, ölümünden önce Haleb’i Musul Hâkimi İzzeddin Mesûd’a bıraktı. Ancak Halife Müstazî-Biemrillâh, Haleb’i Selahaddin Eyyubî’ye verdi. Selahaddin, 21 Mayıs 1183’te şehri kuşattı. 2. İmâdüddin Zengî, bir süre mukavemet ettikten sonra 11 Haziran 1183’te Eyyubîler’le anlaştı. Selahaddin Eyyubî burayı oğlu el-Melikü’z-Zâhir Gazi’ye bıraktı.25 Haziran 1577Ahmed Paşa, HabeşBeylerbeyiliğine atandı16. yüzyıldaki en geniş sınırları Mısır hududundan Doğu Afrika’daki Mombasa’ya kadar uzanan ve bugünkü Sudan’ın bir kısmı ile Cibuti, Eritre, Etiyopya ve Somali’yi içine alan Habeş Eyaleti, Osmanlılar’ın Doğu Afrika’da ulaşabildikleri en son sınırlar olma özelliği gösterir. 25 Haziran 1577’de eyaletin beylerbeyiliğine Ahmed Paşa atandı. Ahmed Paşa, elden çıkmış olan Debârvâ’yı tekrar geri aldı. Şehrin etrafına bir sur ve içine de bir beylerbeyilik sarayı inşa ettirdi. Ahmed Paşa, Habeş Kralı Sartsa Dengel ile 1579’da yaptığı savaşta şehid düştü. 13 Aralık 1579’da Habeş beylerbeyi olan Hızır Paşa, Masavva‘ ve Arkiko’ya yönelik Habeş baskısını bertaraf ettiği gibi Arkiko’yu da kurtardı. Hızır Paşa’nın dirayetli idaresi sayesinde kısa zamanda Masavva‘ ve civarı Habeş kuvvetlerinden temizlendi. 14 Haziran 1603Bosnevî Derviş Paşa şehid olduHersek’e bağlı Mostar’da dünyaya gelen Derviş Paşa, küçük yaşlarda İstanbul’a getirilerek İbrâhim Paşa Sarayı’nda eğitildi. Tahsili sırasında özellikle edebiyatta kendini gösterdi. Sultan 3. Murad döneminde (1574-1595) Enderun’a alınarak doğancılar zümresine katıldı. Söylediği gazel ve kasidelerle padişahın iltifat ve ikramına mazhar olan Derviş Ağa daha sonra Has Oda’ya alındı. Sultan 3. Mehmed’in Eğri ve Haçova seferine (1596) katıldı; savaşta gösterdiği kahramanlık üzerine küçük mîrâhur oldu. Şubat 1599’da Bosna beylerbeyiliğine tayin edildi. Osmanlı-Habsburg savaşları sırasında Csepel adasını (Kızlaradası) düşmandan geri almaya çalışırken şehid düştü. Vefatından kısa süre önce kendisine verilen vezirlik payesinden haberi olmamıştır.
Bana Bir Harf Öğretenin Kırk Yıl Kölesi Olurum “Ya öğreten ol, ya öğrenen, ya dinleyen ya da bunları seven ol; beşincisi olma, helak olursun.” İnsan, bu dünyaya yalnızca yemek içmek, gezip dolaşmak ya da yan gelip yatmak için değil; varlığın sırrına ermek, kemale ermek ve hakikatin izini sürmek için gönderilmiştir. Ancak hayatın karmaşası ve dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsü içinde bu yolculuk, tek başına yürünemeyecek kadar zorlaşmaktadır. Yolcu ne kadar istekli olursa olsun, haritası yoksa, pusulası bozuksa, rehbersizse menzile varması imkansızdır. İşte öğretmen, bu önemli yolculukta çocuğun/gencin ufkunu açan, gözdeki perdeyi kaldıran ve eşyanın ardındaki manayı fısıldayan rehberdir.Hz. Ali’nin “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü, insanın kendi içindeki o büyük uyanışa duyduğu derin hürmetin seslenişi olsa gerektir. Buradaki “kölelik”, bir insanın bir başkasına iradesini teslim etmesi değil; ruhun, kendisini karanlıktan çekip çıkaran o ele karşı beslediği sarsılmaz vefadır. Çünkü gerçek bir öğretmen, sadece bilgi aktaran değil; insanın kalbine dokunup oradaki potansiyeli uyandıran gizli bir mimardır.Nasıl ki kâinata dair her büyük keşif ve her kadim satır o mütevazı ama vakur elif harfiyle başlarsa, insanın anlam dünyasındaki yolculuğu da öğretmenin ruhuna nakşettiği o ilk adımla başlar. Elif, bilginin kapısını aralayan o tılsımlı anahtardır; zihnin sessizliğine düşen ilk sestir. Bir muallim, öğrencisine o ilk elifi öğrettiğinde ona sadece bir harf değil, okumanın, yazmanın ve eşyayı fark etmenin kapısını teslim eder. O ilk adım atılmadan ne bir cümle kurulabilir ne de hakikatin izi sürülebilir.İşte bu yüzden, bazen tek bir harf kuru bir bilgi kırıntısı olmaktan çıkar, ömür pusulasına dönüşür. İnsan hayatın gürültüsünde yolunu kaybettiğinde, öğretmenin yüreğinden kopup gelen bir kelime, zifiri karanlıkta çakılan kibrit çöpü gibi tüm dünyayı aydınlatabilir. Zira bir insanın elinden tutmak, ona sadece formülleri anlatmak değil; kendindeki cevheri fark ettirmektir. İslam medeniyetinin kodlarında öğretmenlik, bir meslek olmanın çok ötesinde, peygamber mesleği olmakla bir mirasın omuzlanmasıdır. “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim,” buyuran bir peygamberin ümmeti olarak biliriz ki; okumak sadece satırları takip etmek değil, kâinat kitabını bir bütün olarak mütalaa etmektir. Çünkü öğretmen, çocuğun zihnini kuru malumatla dolduran bir depocu değil; o zihne firaset tohumları eken bir bahçıvandır. O, çiçeği anlatırken sadece yaprak ve kökten bahsetmez; ilahi sanatın zarafetini gösterir. Matematiği rakamların soğukluğundan kurtarıp, evrendeki kusursuz nizamın diline dönüştürür.Modern çağın en büyük sancısı, bilginin devleşip hikmetin cüceleşmesidir. Bugün insanlık, her şeyi biliyor ama “niçin” yaşadığını unutuyor. Fen ilimleriyle donatılmış fakat vicdanı nasırlaşmış nesiller, bilgiyi bir kurtuluş reçetesi değil, yıkıcı bir güce dönüştürebiliyor. Oysa ilim, edep ve ahlakla yoğrulmadığı sürece sadece teknik bir beceridir; merhamet üretmez, huzur vermez. Bu yüzden kadim geleneğimiz “İlla edep” derken, zeki insan yetiştirmekten önce “güzel insan” yetiştirmenin hayatiyetine vurgu yapar. Bir gencin karnesindeki notlardan ziyade, vicdanındaki sızının canlılığı, toplumun geleceğinin asıl teminatıdır.Hadis-i şerifin o sarsıcı uyarısı kulaklarımızda çınlar: “Ya öğreten ol, ya öğrenen, ya dinleyen ya da bunları seven ol; beşincisi olma, helak olursun.” Bu söz, hakikate karşı kayıtsız kalmanın manevi bir çöküş olduğunun ilanıdır. Bilgiye ve bilene sırtını dönen toplumlar, zamanla adalet duygusunu yitirir, merhametten uzaklaşır ve cehaletin karanlığında boğulur. Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda görürüz ki, büyük medeniyetleri ayakta tutanlar çelik zırhlı ordular değil, Akşemseddinler gibi görünmez mimarlardır. Fatih’i İstanbul’un kapılarına götüren, hocasının dizinin dibinde aldığı o sarsılmaz iradedir.Netice itibarıyla, modern dünyanın bilgi kirliliği içinde boğulan gençlerin ihtiyaç duyduğu şey, arama motorlarının sunduğu veriler değil; bir şahsiyetin sıcaklığı ve bir gönlün rehberliğidir. Öğretmen, kendi mumunu eritirken etrafına ışık saçan, bir harfle bir ömür kuran kandildir. Ona gösterilen hürmet, aslında insanın kendi geleceğine, insanlık onuruna ve medeniyetine gösterdiği saygıdır.
Masum ÇocuklarÇocuklar, Allah Teâla’nın, biz anne ve babalara emanet ettiği sevimli, temiz kalpli, masum yavrulardır. Dünya hayatının süsü olan çocuklarımız istikbali inşa edecek en değerli hazinemizdir. Bugünün çocukları yarının büyükleri olacaktır. Yarın İslam davasını omuzlayacak kahramanlar safi, halis, mübarek çocukların içlerinden çıkacaktır. Şimdi nazik ve narin olan masum yavrulara sahip çıkmak onları sevgi, şefkat ve merhametle yarınlara hazırlamak dinimizin temeli, mevcudiyetimizin bir vesilesi, boynumuzun borcudur.Resul-i Ekrem (sav); “Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha değerli bir bağışta bulunmaz.”1 buyuruyor. Evet, en büyük ihsan en güzel ikram en önemli vazife çocukların ahlakını güzelleştirmektir. Çocuklara bırakılacak en değerli miras, şüphesiz güzel ahlaktır. Yavrularımızı baş tacı yapacak ve başlarda gezdirecek hakikat, onları sünnet-i seniye terbiyesiyle yetiştirmektir. Çocukların dünya ve ahiret saadetleri güzel ahlaka bağlıdır. Dünya ve ahirette rezil olmaktan kurtaracak ve onları iki cihanda aziz edecek hakikat, güzel ahlaktır. Sadece çocuklarımızın değil, bizim de saadetimiz, onların sünnet-i seniyenin edebiyle edeplenmesine bağlıdır. Allah’ın rızasını kazanmanın ve Resulullah’ı (sav) hoşnud etmenin yolu imanlı bir nesil yetiştirmekten geçiyor. Fenitekim Resulullah (sav); “Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yanyana bulunacağız” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi.2 ***Her hususta olduğu gibi, çocuklara nasıl davranılması gerektiği konusunda da en güzel örnek Resûl-i Ekrem (sav)’dir. Resulullah (sav) çocuklara çok kıymet vermiş ve onları, Allah’ın bir hediyesi olarak görmüştür. O (asm), çocuklara hiçbir zaman kaba, sert davranmamış onların kalplerini asla kırmamıştır. Çocuk yaşta Resulullah (sav) Efendimizin yanında kalan Hz. Enes (ra) diyor ki; “On sene Resulullah (sav)’in yanında kaldım. Bana bir kere olsun kaba davranmadı, kızmadı. İnsanların en güzel huylusuydu.”3Resul-i Ekrem (sav) her fırsatta çocuklara sevgisini göstermiş ve bu hususta çok cömert davranmıştır. O (asm), çocukları candan sevmiş ve onları bütün samimiyetiyle kucaklayıp bağrına basmıştır. “Çocuklarınızı çok öpün. Zira her bir öpücük için cennette size bir derece verilecektir”4 buyurmuştur. Bir defasında Allah’ın Resulü (sav) sevgili torunu Hz. Hasan’ı öpmüştü. O sırada Efendimizin (sav) yanında bulunan bir adam, duygularına hâkim olamayıp şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Benim on çocuğum var onlardan hiç birini öpmedim.” Bunun üzerine hakikatin mübelliği ve insanlara Allah’ın dinini öğretmek için gönderilen bir muallim olan Resulullah Efendimiz (sav) şöyle cevap verdi; “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” ***Resulullah (sav), çocukları ciddiye alır, onlara bir yetişkin gibi davranırdı. Karşılaştığı çocuklara selam verirdi.5 Efendimiz (sav), kendisini çocuklara o kadar çok sevdirmişti ki bir yerde O’nu gören çocuklar hemen O’na doğru koşar, etrafını sarar, sevgi gösterilerinde bulunurlardı. Bir defasında toplu olarak bir arada olan çocuklar Resulullah’ın geldiğini gördüler. Her zamanki gibi sevinçle etrafını sardılar. Neşeli gülücüklerle O’nu ne kadar çok sevdiklerini göstermeye çalışıyorlardı. Resul-i Ekrem (sav) de onlara tebessüm ediyordu. Bu sırada onlara, “Beni seviyor musunuz?” diye sordu. Onlar da hep bir ağızdan “Evet, Ya Resulullah!” diye cevap verdiler, bunun üzerine Efendimiz (sav) üç defa çocuklara; “Allah biliyor ki, vallahi ben de sizleri çok seviyorum” diye cevap verdi.6 Evet, sevgiye en layık şey yine sevgidir ve sevgi hissedilir. Resulullah (sav) çocukları çok seviyordu. Çocuklar da bu sevgiyi derinden hissedip O’na sevgiyle mukabele ediyorlardı. ***Resûl-i Ekrem (sav)’in şefkat ve merhametinden bütün dünya çocukları hisselerini almıştır. Merhametini yalnızca müminlerin çocuklarıyla sınırlandırmayan Efendimiz (sav), her çocuğa aynı şefkatle yaklaşmıştır. Savaşın en çetin anlarında bile çocuklara zarar verilmesini kesin bir dille yasaklamış; anne ile evladının birbirinden koparılmaması hususunda şu ikazda bulunmuştur: “Kim anne ile çocuğunu birbirinden ayırırsa, Allah da kıyamet günü onunla sevdiklerini birbirinden ayırır!”7 ***Resul-i Ekrem (sav), hastalanan çocukları ziyaret edip onlara dualar eder ve teselli verirdi. Bir defasında Resulullah’a (asm) hizmet eden yahudi bir çocuk hastalandı. Resulullah (sav) onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona Müslüman olmasını teklif etti. Çocuk, düşüncesini öğrenmek için, yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası oğluna; “Ebü’l-Kâsım’ın çağrısına uy” dedi. Çocuk da Müslüman oldu. Bunun üzerine Resulullah, “Şu yavrucağı cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun” diyerek dışarı çıktı.8 Herhalde masum yavruların kalplerine iman tohumu ekmekten daha değerli bir hakikat olmasa gerek. Yavruların ebedi istikballeriyle yakından ilgilenmek, onların gönüllerini kazanıp hidayetlerine vesile olmak en büyük şükür vesilesidir. Masum yavruları Allah’ın bir emaneti olarak görüp onların kalplerine samimiyetle dokunmak ve iman hakikatlerini aşılamak eğitimcilerin ve ebeveynlerin en temel vazifesidir. Görüldüğü gibi Resulullah (sav) çocuk eğitiminde merhamet merkezli bir yaklaşım ortaya koymuştur. Efendimizin (sav) bir çocuğun hidayeti karşısındaki şükrü, bizlere çocuğun manevi istikbalini her türlü dünyevi gayenin üzerinde tutmamız gerektiğini ders vermektedir. ***Allah’ın en nazenin emaneti olan çocuklar, tertemiz bir fıtrat üzere dünyaya gözlerini açarlar. Bu nazik ve nazlı yavrular, fıtratları gereği her daim bir şefkat eli ve sığınacak bir liman ararlar. Dünyanın ürkütücü hallerinden ve hayatın fırtınalarından o masum ruhları koruyacak olan tek sığınak ise imandır. Evlatlarımızın o nazik kalplerine daha yolun başındayken yerleştirilecek iman çekirdeği, onları hem hayatın zorluklarına karşı güçlendirecek hem de ebedi huzura kavuşturacaktır.***Resul-i Ekrem (sav)’in çocuklara gösterdiği o eşsiz şefkat ve nezaket, kıyamete kadar bütün ebeveynler için en güzel rehberdir. O’nun yolundan ve izinden giden o nurlu kafileler de çocuk yetiştirmeyi nesilden nesile aktarılan mübarek bir emanet olarak görmüşlerdir.Bu nurlu yolu takip edenlerden biri de Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretleridir.Hüsrev Efendi Üstadımız çocuklar hakkında talebelerine daima nasihat etmiş, çocuklara İslami terbiye vermenin ehemmiyeti hakkında konuşmalar yapmış ve şöyle demiştir: “Kardeşim, çocukları iman cihetinde kurtarmaya çalışın! Onlara ikramda ve ihsanda bulunun! Çocuklarınızı iman cihetinde kurtarırsanız siz de kurtulursunuz. Hem dünyanız kurtulur hem ahiretiniz kurtulur, hep beraber cennete gidersiniz inşallah.”Çocuklarına İslâmî terbiye verememenin ızdırabı içinde kıvranan bir kısım ebeveynlere ise şöyle nasihat etmiştir: “Kardeşlerim, çocuk yetiştirme hususunda ağır davranmayınız. Hepiniz malumat sahibisiniz kendi çocuklarınızı kendiniz mükemmel bir şekilde yetiştirebilirsiniz. Yabancı insanların çocuklarınıza her gün ekmek vermesine razı olur musunuz? Elbette razı olmazsınız değil mi? Kardeşim! Herkes kendi çocuğunun fıtratını, huyunu ve suyunu çok iyi bilir. O halde her şeyden evvel herkes kendi çocuğunu yetiştirmelidir. Evlerinize girdiğiniz zaman çocuklarınıza hususi zaman ayırın. Namazı kıldıktan sonra tesbihatlarınızın yerine onların anlayacağı dilden dersler yapın. Onlara tatlı muamelede bulunun. O çocukların Kur’an’dan ve Kur’an’ın nurlarından yetişmelerine gayret sarf edin. Eğer lakayt kalırsanız Cenâb-ı Hak sizleri ahirette mesul eder. Sizin de bildiğiniz bir kısım haylaz çocukların fena akıbetlerini hatırlayın. Eğer yavrularınızı güzel yetiştirmezseniz Allah muhafaza o çocuklar ileride size büyük zararlar açabilir.”9 Hüsrev Efendi rahmetullahi aleyhin bu şefkatli ikazları, evlatlarımızı kendi ellerimizle iman dairesinde yetiştirmenin hem dünyevi hem de uhrevi kurtuluşumuzun yegâne anahtarı olduğunu açıkça göstermektedir. İlâhî bize ve neslimize nurunla hayat ver. Bizi ve neslimizi nurunla yaşat ve o nurunla öldür. Ve bizi ve neslimizi, bize ihsanın olan nûr-u nûrunla haşret, lütfet, kerem kıl. Hatalarımızı ve seyyiâtımızı mağfiret eyle. Ve bizi, başında Habîb-i Zîşân’ın olan fırka-ı nâciye-i kâmileye ilhâk et. Âmin. Âmin. Âmin.101- Tirmizî, Birr, 33 2- Müslim, Birr ,1493- Tirmizi, Birr ve Sıla, 694- Zeyd b. Ali, Müsnedü’l-imâm Zeyd, s. 5055- Ahmed b. Hanbel Müsned-i Ahmed Enes b. Malik, 504, 6- Hüseyin b. Muhammed Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs fî Ahvâli Enfesi Nefîs, Kahire 1302,1, 3857- Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 4138- Buhârî, Cenâiz 80, Merdâ 119- Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 1447-144810- Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.415
Kıyafet mi, Kifayet mi?İnsanlık tarihi, cevheri dışındaki zarfında arayanların yanılmalarıyla dolu bir hazin hikâyedir. Peki bugün? Bir insanı sahiden kıymetli kılan nedir? Üzerindeki ipekli kumaş mı, oturduğu deri koltuğun heybeti mi, yoksa ruhunun derinliklerindeki ahlâk, irfan ve düzgün karakter mi?Asırlar geçse de beşerin zaafı değişmiyor; göz her daim parıltıya aldanıyor. Güzel giyineni muteber, yüksek unvan sahibini kudretli, vitrini süslü olanı “adam” zannediyoruz. Oysa, halkın derin irfan süzgecinden süzülüp gelen şu söz, hayatın sessiz tokadı gibi bize her defasında aynı dersi veriyor: “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok; nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.” Zira insanı insan kılan, bedenini örten pahalı kumaşlar değil; iç dünyasını nakış gibi işleyen edeptir. Elbise tenin kusurunu gizler, fakat edep ruhun çıplaklığını örter. Kıyafet sadece fani gözlere hitap ederken; kifayet, yani liyakat ve gönül tokluğu, kalplere sarsılmaz bir güven aşılar.Zamanımızın en derin yarası tam da bu noktada, eğitim tasavvurumuzda açılmaktadır. Zihinleri ansiklopedik bilgilerle doldurup gönülleri nadasa bırakan bir anlayış, toplumun önüne “diplomalı” fakat merhamet mahrumu, makam sahibi fakat vicdan fakiri nesiller çıkarmaktadır. Bugün okul sıralarında çocuklara “nasıl daha çok kazanacakları” bir hırs abidesi gibi fısıldanırken; “nasıl insan kalınacağı” bir teferruat gibi geçiştirilmektedir. Oysa eğitim bir meslek edinme sanatı değil, bir şahsiyet inşa etme davasıdır. Bilgi, ahlâkın potasında erimezse sadece kaos üretir.Eskilerin meşhur “Eşeğe altın semer vursan eşek yine eşektir” sözü, bugün marka çılgınlığı ve unvan budalalığı içinde kaybolan modern insana vurulmuş bir mühürdür. Dış süsleme, özdeki mayayı değiştirmez. Birinin omuzlarına ağır bir rütbe bırakmak yahut sırtına bir cübbe giydirmek kolaydır; zor olan o rütbenin gerektirdiği adalet duygusunu ve vakarını o kişiye kazandırmaktır. Bugün binalar yükselip diplomalar çoğalsa da eğer karakter irtifa kaybediyorsa orada medeniyetten değil, ancak teknik bir yıkımdan bahsedilebilir.Meşhur “Ye kürküm ye” nükte-i latifesi, aslında bugünün dünyasının en acı özetidir. Nasreddin Hoca’nın şahsında temsil edilen hakikat, bugün lüks restoranların kapılarından plazaların asansörlerine kadar her yerde yankılanmaktadır. İnsanın özüne değil, ceketinin markasına selam verilen bir devirdeyiz. Çocuğunun ahlâkından önce deneme sınavındaki derecesini merak eden ebeveynler; dürüstlüğünden önce banka hesabındaki rakamları soran dostlar biriktiriyoruz. İyi bir kariyer uğruna feda edilen yıllar, karakter inşası için harcanmayan o kısa anların gölgesinde kalmaktadır.Halbuki güç merhametle, zekâ vicdanla, bilgi ise edeple taçlanmadığı müddetçe insanlığın hayrına değil, zararına hizmet eder. Eskilerin “İlimden önce edep” demesi boşuna değildir; zira edep, bilginin nereye akacağını gösteren o mukaddes mecradır. Ahlâk pusulası şaşmış bir ilim, insanı -görünürde daha maharetli- bir canavara dönüştürür.Hülasa, evlatlarımıza bırakacağımız en asil miras ne lüks sitelerdeki tapular ne de yaldızlı unvanlardır. Bırakılması gereken yegâne miras, rüzgârın yönüne göre eğilmeyen sağlam bir şahsiyettir. İnsanı ayakta tutan, sırtındaki markalı kumaşların sahte sıcaklığı değil, ruhundaki kifayetin ve duruşun vakarıdır. Eğitim, insana bir işten ziyade bir “haysiyet” kazandırdığı gün asli manasına erecektir.
Eğri Cetvelden Doğru Çizgi ÇıkmazBugün çocuklarımızın ellerindeki ekrana değil sadece; o ekranların onların zihninde, vicdanında ve kalbinde ne inşa ettiğine bakma zamanıdır. Çünkü bir nesli yalnızca teknoloji değil, o teknolojiyi hangi şuurla kullandığı şekillendirir. Eğer çocuklarımızı ekranlarla baş başa bırakır, onların ruh dünyasını ihmal eder, yalnızlıklarını fark etmezsek; yarın ortaya çıkan manzaranın sorumluluğundan da kaçamayız. Evlatlarımızın eline doğru ölçüler vermek, hakikatle bağ kurmalarını sağlamak, merhameti, sabrı ve iradeyi yeniden güçlendirmek bugün hepimizin vazifesidir. Zira ölçüsü bozulan bir neslin istikameti de bozulur. Sınıfa her girişimde çocukların yüzlerine bakarım. Bazılarının gözlerinde uykusuzluk, bazılarında sebepsiz bir öfke, bazılarında ise insanın içine işleyen derin bir boşluk hissederim. Bir öğretmen için bunlar sadece yorgunluk emaresi değildir; bu neslin iç dünyasına dair sessiz işaretlerdir. Evet, biz çoğu zaman müfredatı, sınavları ve akademik başarıyı konuşuyoruz ama asıl meselenin giderek başka bir yerde şekillendiğini fark etmekte gecikiyoruz galiba. Çünkü çocuklarımızın karakteri yalnızca ailede ya da okulda değil; daha ziyade saatlerce maruz kaldıkları dijital dünyanın içinde inşa ediliyor. Dikkat! Dijital oyunlar yalnızca vakit geçirmek için oynanan basit araçlar değil. Bugün milyarlarca dolarlık bir sektör, çocukların dikkatini nasıl daha uzun süre ekranda tutacağını bilimsel yöntemlerle hesaplıyor. Renkler, sesler, ödül sistemleri, karakter tasarımları… Hepsi insan beyninin haz mekanizmasını harekete geçirmek için özel olarak planlanıyor. Çocuk oyunu kapatmak istedikçe sistem ona yeni bir görev, yeni bir ödül, yeni bir heyecan sunuyor. Böylece oyun, fark edilmeden bir bağımlılık düzenine dönüşüyor. Öğrencilerde bunu açıkça hissediyoruz.Gerçek hayatta başarı sabır istiyor, emek istiyor, beklemeyi gerektiriyor. Bir öğrencinin bir konuyu öğrenebilmesi için tekrar yapması, hata yapması, bazen başarısız olup yeniden ayağa kalkması gerekiyor. Bir spor dalında gelişmek, bir enstrüman çalabilmek, hatta bir kitap okumak yahut sağlam bir karakter inşa etmek; hepsi uzun bir emeğin neticesinde ortaya çıkıyor. Yani gerçek hayatın tabiatında süreç var, ter var, zaman var. Ama dijital dünyada birkaç saniyede “kahraman” olmak mümkün. Bir tuşla güç kazanılıyor, birkaç hamlede seviye atlanıyor, birkaç dakika içinde ödüller elde ediliyor. Oyunlar, insan beyninin haz mekanizmasını sürekli canlı tutacak şekilde tasarlanıyor. Her geçen bölümün ardından yeni bir ödül, yeni bir heyecan, yeni bir başarı hissi sunuluyor. Çocuk zihni de zamanla bu hızlı ödül düzenine alışıyor. Böyle olunca gerçek hayatın fıtri akışı ona yavaş, yorucu ve sıkıcı görünmeye başlıyor.Bugün birçok öğretmenin ortak şikâyeti aynı: Dersin başında birkaç dakika bile dikkatini toparlayamayan, uzun bir metni sabırla okuyamayan, hemen sonuç almak isteyen bir öğrenci profili giderek yaygınlaşıyor. Çünkü hızlı ekran geçişlerine alışan zihin, derin düşünmeye ve uzun süre odaklanmaya karşı direncini kaybediyor. Kitap okumak ağır geliyor, sessizlik sıkıcı bulunuyor, düşünmek yerine sürekli yeni bir uyaran aranıyor. Çocuk, bir problemi çözmek için zihni çaba harcamak yerine, anında haz veren başka bir şeye yönelmek istiyor.Daha da önemlisi, dijital dünyadaki bu “anında ödül” kültürü gençlerin hayata bakışını da değiştiriyor. Emek vermeden kazanmayı normal gören bir anlayış oluşuyor. Oysa hayatın en kıymetli kazanımları hızlı değil; sabırla elde edilir. Karakter, bilgi, dostluk, güven, ahlâk ve muvaffakiyet… Bunların hiçbiri birkaç tuşa basmakla oluşmaz. Fakat sürekli hızla akan dijital içeriklere maruz kalan bir genç için sabır artık bir erdem değil, katlanılması zor bir yük gibi görülmeye başlanıyor.Bir başka tehlike ise şiddetin sıradanlaşmasıdır. Sürekli yok etmeye, vurmaya, zarar vermeye dayalı içeriklere maruz kalan bir zihin, zamanla gerçek hayattaki acılara karşı duyarsızlaşabiliyor. Bilimsel araştırmalar, uzun süre şiddet içerikli oyun oynayan çocuk ve gençlerde saldırganlık eğiliminin arttığını, empati duygusunun zayıfladığını ve öfke kontrolünde problemler yaşanabildiğini ortaya koyuyor. Çünkü insan zihni, tekrar edilen görüntüleri zamanla normal kabul etmeye başlıyor.Bir de işin ısrarla görmemeye çalıştığımız bir tarafı var: Dijital yalnızlık… Aynı evin içinde herkes birbirine uzak. Yan yana oturan çocuklar birbirine mesaj atıyor ama göz göze gelip konuşmakta zorlanıyor. Gerçek arkadaşlıkların yerini sanal kalabalıklar alıyor. Çocuk, ekran başında saatler geçirirken fark edilmeden iç dünyasına kapanıyor. Aileyle bağ zayıflıyor, sohbet azalıyor, güven duygusu sarsılıyor.Daha karanlık tarafında ise çocukların duygusal boşluklarını hedef alan dijital manipülasyonlar bulunuyor. Özellikle yalnız hisseden, anlaşılmadığını düşünen veya aidiyet arayan gençler sanal dünyanın yönlendirmelerine daha açık hale geliyor. Önce güven veren bir dil kuruluyor, sonra çocuk psikolojik baskıyla kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Tehdit, korku ve şantaj devreye girdiğinde ise çocuk çoğu zaman bunu ailesine anlatamıyor. Sustukça içine kapanıyor, içine kapandıkça daha büyük bir yalnızlığa sürükleniyor.Peki çözüm ne?Çözüm teknolojiyle savaşmak değil; çocuklarımızı sahipsiz bırakmamaktır. Yasak koymak tek başına çözüm olmuyor. Çünkü mesele cihaz değil; çocuğun kalbindeki boşluğu neyin doldurduğudur. Eğer bir genç gerçek hayatta değer görmüyor, başarılı hissedemiyor, anlaşılmıyorsa; sanal dünya ona cazip gelmeye başlıyor.Bu yüzden çocuklarımızın sadece akademik başarısıyla değil, ruh dünyasıyla da ilgilenmek zorundayız. Manevi altyapısını oluşturan, spor yapan, kitapla bağ kuran, sanatla uğraşan, gerçek dostluklar geliştiren ve aile içinde kendisini değerli hisseden bir çocuk; dijital dünyanın karanlık çağrılarına karşı daha güçlü duracaktır.Okulların da artık yalnızca bilgi aktaran kurumlar değil, karakter inşa eden mekânlar olması gerekiyor. Çünkü ahlâkla birleşmeyen bilgi, insanı koruyan bir kalkan değil; bazen istikametini kaybettiren bir güce dönüşebiliyor.Bugün çocuklarımızın ellerindeki ekrana değil sadece; o ekranların onların zihninde, vicdanında ve kalbinde ne inşa ettiğine bakma zamanıdır. Çünkü bir nesli yalnızca teknoloji değil, o teknolojiyi hangi şuurla kullandığı şekillendirir. Eğer çocuklarımızı ekranlarla baş başa bırakır, onların ruh dünyasını ihmal eder, yalnızlıklarını fark etmezsek; yarın ortaya çıkan manzaranın sorumluluğundan da kaçamayız. Evlatlarımızın eline doğru ölçüler vermek, hakikatle bağ kurmalarını sağlamak, merhameti, sabrı ve iradeyi yeniden güçlendirmek bugün hepimizin vazifesidir. Zira ölçüsü bozulan bir neslin istikameti de bozulur. Unutmayalım! Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.
Küçük Çocuğu Olan, Onunla ÇocuklaşsınPeygamber Efendimiz (asm), “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın.” buyururken sadece çocukla oyun oynamayı değil, onun dünyasına girebilmenin yolunu öğretiyordu aslında. Çünkü çocuk, dünyayı mantıkla değil, hisle tanır. Onun kalbine giden yol, uzun nasihatlerden değil; beraber gülmekten, dinlemekten ve bize göre küçük de olsa dünyasını ciddiye almaktan geçer.Çocuk, eve sadece neşe getirmez; ses getirir, hareket getirir, dağınıklık getirir, hatta çoğu zaman yorgunluk getirir ama hepsinden önemlisi, unuttuğumuz bir şeyi yeniden hatırlatır: samimiyet… Sürekli yetişme telaşıyla koşuşturduğunuz hayatın içinde, yere oturup bir oyuncağın dilinden anlamaya çalışmak, aynı hikâyeyi defalarca aynı heyecanla dinlemeye gayret etmek ya da küçücük bir oyunu dünyanın en mühim işi gibi ciddiye almak tuhaftan öte sıkıcı ve zor geliyor değil mi? Öyle görünse de bu, anlamsızca çocuklaşmak değil, kalbin zamanla kabuk bağlayan taraflarını yeniden yumuşatabilme çabası olup, insan için ilaç gibi geçen bir zaman dilimidir.Peygamber Efendimiz (asm), “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın.” buyururken sadece çocukla oyun oynamayı değil, onun dünyasına girebilmenin yolunu öğretiyordu aslında. Çünkü çocuk, dünyayı mantıkla değil, hisle tanır. Onun kalbine giden yol, uzun nasihatlerden değil; beraber gülmekten, dinlemekten ve bize göre küçük de olsa dünyasını ciddiye almaktan geçer.Bugün pedagojinin de önemle üzerinde durduğu en temel meselelerden biri duygusal bağdır. Ve bir çocuk için en büyük güven kaynağı, anne babasının yanında kendini görülmüş, anlaşılmış ve değerli hissetmesidir. Sürekli emir veren, sadece başarı bekleyen fakat çocuğun iç dünyasına temas etmeyen bir yaklaşım, zamanla aynı evin içinde olsanız bile çocuğunuzla aranızda görünmez duvarlar örer. Çünkü çocuk, kendisiyle göz hizasında konuşan insanı sever. Çünkü yere oturup onun oyuncağıyla oynayan, yaptığı basit bir resmi dikkatle inceleyen anne baba; aslında çocuğa “Sen benim için önemlisin.” mesajı verir.Burada çok mühim bir incelik var, o da: Çocuğun seviyesine inilmez, çıkılır. Bu söz, çocuk eğitiminde yetişkinlerin çocukları kendi katı kalıplarına zorla uydurmaya çalışması yerine, onların temiz fıtratına, saf bakışına ve hayal dünyasına yaklaşması gerektiğini anlatır. Fiziki olarak göz hizasına eğilmek mümkündür; ama asıl mesele ruhen onların masumiyetine yükselebilmektir. Çünkü çocukluk, insanın eksik olduğu bir dönemi değil; çoğu zaman en saf, en temiz ve en doğal hâlidir. Büyükler zamanla hayatın telaşı içinde kaybettikleri samimiyeti, hayret etmeyi ve içtenliği çocukların dünyasında yeniden fark ederler.Bugün okullarda yaşanan birçok problemin temelinde de biraz bu kopuş yatıyor diyebiliriz. Daha küçük yaşta öfkesini kontrol edemeyen, arkadaşına zarar veren, tahammülsüzleşen, sürekli dikkat çekmeye çalışan çocukların sayısı artıyor. Neden? Çünkü çocuklar aslında bazen yaramazlık yapmıyor, sadece görülmek, fark edilmek, ilgilenilmek istiyor. Bazen bağırmıyor; duyulmak istiyor. Lütfen dikkat! İç dünyası ihmal edilen çocuk, duygularını doğru ifade edemediğinde bunu öfkeyle, saldırganlıkla veya içine kapanarak göstermeye başlıyor. Biz çocuklaşamayınca çocuklarımız büyükleşiyor. Daha oyun çağında hayat yükü taşıyan, erken büyümüş gibi davranan, çocukluğunu yaşayamadan yorulan ve dahası yoran bir nesil çıkıyor ortaya.Hâlbuki bir çocuğun yağmur damlasına uzun uzun bakması, küçücük bir taşı hazine gibi saklaması ya da bir karıncaya dakikalarca dikkat kesilmesi olması gerekendir. Bizim hızla kaçırdığımız şeyleri fark etme çabasıdır. Hayat sadece yetişmekten ibaret değildir zira. Çocuk için hiç değil. Çocuk, dünyaya henüz menfaat gözlüğüyle bakmaz. Bu yüzden onun dünyasına çıkabilen anne baba, sadece çocuğunu eğitmiş olmaz; çoğu zaman kendi kalbini de tamir eder. Çocukla geçirilen vakit, aslında yetişkinin de ruhunu dinlendiren bir rahmet olur. Çünkü çocuk insanın içindeki aceleciliği törpüler, kaybettiği merhameti hatırlatır, küçük şeylerden yeniden sevinç duyabilmeyi öğretir.Peygamber Efendimizin (asm) çocuklarla olan münasebetine bakıldığında bunun en güzel örnekleri görülür. Efendimiz (sav) torunlarını omzuna alır, secdeyi onlar rahat etsin diye uzatır, çocukların oyunlarına kayıtsız kalmazdı. Çünkü İslam, çocuğu susturulması gereken bir yük değil; merhametle yoğrulacak bir emanet olarak görür. Sevgiyle büyüyen çocuk sevgiyi öğrenir; kıymet gören çocuk ise kıymet vermeyi öğrenir.Bugün birçok çocuk maddi imkân içinde büyüyor; fakat yeterince ilgi görmediği için iç dünyasında yalnızlaşıyor. Oyuncakları var ama oyun arkadaşı yok. Odası var ama gönlüne giren kimse yok. Hâlbuki çocuk en çok alınan hediyeleri değil, birlikte geçirilen zamanı hatırlıyor. Bir baba ile oynanan oyunlar, bir annenin dizine baş koyarak geçirilen belki birkaç dakika, yıllar geçse de ruhunda sıcak bir iz bırakıyor.Belki de çocuk terbiyesinin özü tam da budur: onun dünyasına samimiyetle yaklaşabilmek… Çünkü çocuk dile değil, ele bakar. Sevginin olduğu yerde söz tesir eder; merhametin olduğu yerde terbiye kök salar. Hem onları anlamaya çalışırken belki daha çok kendimizi yeniden bulmuş oluruz...
Eğitimden Asıl Maksad Güzel AhlâktırAsıl mesele sadece “okumuş” olmak değil, “insan kalabilmektir”. Çünkü bir toplumun geleceğini ayakta tutacak olan şey beton binalar değil, o binaların içinde yaşayan yüksek ahlâklı insanlardır.Bir toplumun gelişmişliğini anlamak için üniversite sayılarına ya da duvarlardaki diplomalara bakmak bazen yanıltıcı olabilir. Bunu anlamadaki asıl ölçü, o toplumun insanlarının trafikte birbirine nasıl baktığı, birinin hakkı yendiğinde nasıl tepki verdiği ve gücü eline geçirdiğinde nasıl birine dönüştüğüdür. Bilgi dediğimiz şey bir nevi yakıttır; ama o yakıtla nereye gideceğinizi, yolu nasıl yürüyeceğinizi belirleyen şey ahlâktır. Tarih boyunca iz bırakan öğretmenler ve alimler de tam bu yüzden eğitimin merkezine “dersleri” değil, “ahlakı” koymuşlardır. Çünkü bizi biz yapan şey sadece zekâmız değil, karakterimizdir.Peygamber Efendimizin (sav) o meşhur, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim,” sözü aslında meselenin özeti gibidir. Yani inanç ya da eğitim, sadece zihne depolanan bilgilerden ibaret değildir; o bilgilerin kalbi yumuşatması ve ondan dile nezaket, davranışa zarafet katması beklenir. İnsanın gerçek değeri, kaç kitap okuduğunda değil, o kitapların hayatına ne kadar yansıdığında gizlidir. Nihayetinde Yunus’un dediği gibi, “İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsin, bu nice okumaktır?”Hatırlayalım; vaktiyle bir baba, oğlunun haylazlığından ve vurdumduymazlığından dert yanarken hep, “Oğlum, sen adam olamazsın,” dermiş. Çocuk bu söze hırslanmış, evden ayrılıp uzak diyarlarda yıllarca dirsek çürütmüş; sonunda ilim tahsil edip makam mevki sahibi, devrin yüksek bir memuru olmuş. İlk fırsatta da babasına gücünü göstermek istemiş. Muhafızlarını gönderip babasını huzuruna getirttikten sonra koltuğuna kurularak şöyle demiş:“Sen bana hep adam olamazsın derdin, ama görüyorsun bak, ben koca bir vali oldum!”Babası, oğlunun o kibirli duruşuna, yaşlı babasını ayağına kadar getirten merhametsiz tavrına bakmış ve hafifçe gülümseyerek şöyle demiş:“Evladım, ben sana okuyamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, babanı muhafızlarla ayağına çağırtmaz, kendin hürmetle benim ayağıma gelirdin. Görüyorum ki okumuşsun ama yine de adam olamamışsın...”İşte gerçek eğitim de tam olarak budur: Makam sahibi olmak değil, ahlaklı bir insan olmak. Başka bir ifadeyle, bilginin insanı başkalarından üstün görmeye değil, başkalarına karşı daha mütevazı ve daha zarif olmaya sevk etmesi.Bugün maalesef “eğitim” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde hemen sınavlar, net sayıları, kariyer basamakları ve maaş çekleri canlanıyor. Çocuklarımızın hangi okulu kazanacağını dert ettiğimiz kadar, “Nasıl bir insan olacak?” sorusunu sormayı sanki ikinci plana attık. Oysa vicdanı olmayan bilgi, sahibini yüceltmek yerine topluma zarar veren bir silaha dönüşebilir. Adaletten nasibini almamış bir hukukçu ya da merhameti olmayan bir doktor, sadece teknik birer uzman olmaktan öteye gidemez. Bilgiye ruhunu veren, vicdandır.İbn-i Sina’nın, üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken çok sevdiğim bir tespiti vardır: “İnsan ne kadar eğitim görürse görsün, sıkıntı anlarında doğası nükseder.” Bu söz aslında eğitimin sadece zihne cila yapmak değil, insanın en derinindeki “fıtratı” iyileştirmek olduğunun ilanıdır. Çünkü İbn-i Sina’ya göre gerçek eğitim; bilginin bir “aksesuar” gibi dışarıda kalması değil, insanın reflekslerine kadar işlemesidir.Normal şartlarda herkes naziktir; ancak eğitimin asıl kalitesi, kişinin sarsıldığı, öfkelendiği veya büyük bir çıkarla sınandığı o kriz anlarında ortaya çıkar. Eğer alınan eğitim, insanın o “ham ve bencil doğasını” bir merhamet ve adalet disiplinine dönüştürememişse, o kişi sadece bilgili bir “maske” taşımaktadır. Gerçek bir eğitim süreci; insanın stres anındaki otomatik tepkilerini yönetebilmesini, gücü eline aldığında bile hakkaniyetten sapmamasını ve darda kaldığında dürüstlüğünü koruyabilmesini sağlar.Yani eğitim, insanın içindeki o sert ve kaba köşeleri törpüleyerek bilgiyi davranışa, kuralı ise bir yaşam karakterine (melekeye) dönüştürme sanatıdır. Bir insan kriz anında bile nezaketini koruyabiliyorsa, işte o zaman aldığı eğitim fıtratına nüfuz etmiş ve onu gerçekten dönüştürmüş demektir.Eskiden “talim” (bilgi verme) ve “terbiye” (şahsiyet inşa etme) kavramları bir arada anılırdı. Bir çocuk sadece matematik öğrenmezdi; öğretmeninin üslubunu, annesinin şefkatini, babasının vakur duruşunu da “okurdu”. Yani en büyük okul, o örnek insanların yaşadığı evler ve sınıflardı. Kitaptaki yazıdan çok, insanın üzerindeki o güzel hâl öğretirdi hayatı.Bugün hepimiz nezaketsizlikten, bencillikten ve insanların birbirine olan güveninin sarsılmasından şikâyetçiyiz. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor ama iç dünyamız aynı hızla güzelleşmiyorsa bir yerde hata yapıyoruz demektir. Ahlâktan yoksun bir bilgi, bizi daha akıllı yapabilir ama daha iyi bir insan yapmaya yetmez.Bu yüzden çocuklarımıza sadece “başarılı olmayı” değil, “iyi bir insan olmayı” aşılamalıyız. Paylaşmanın kazanmak kadar, dinlemenin konuşmak kadar kıymetli olduğunu anlatmalıyız. Bir gencin iyi bir meslek sahibi olması elbette güzeldir; ama anne babasına hürmet eden, kul hakkını gözeten, dürüst ve güvenilir biri olması asıl başarı hikâyesidir.Peygamberimizin (sav) buyurduğu gibi: “Bir baba evladına güzel terbiyeden daha üstün bir miras bırakamaz.” Para biter, makamlar değişir, diplomaların geçerliliği gün gelir yitip gider. Fakat güzel ahlâk, insanın hem bu dünyadaki huzuru hem de öte dünyaya götüreceği asıl sermayesidir.Asıl mesele sadece “okumuş” olmak değil, “insan kalabilmektir”. Çünkü bir toplumun geleceğini ayakta tutacak olan şey beton binalar değil, o binaların içinde yaşayan yüksek ahlâklı insanlardır.
“Aşağıdakilerden Hangisi...”On yıllar boyunca değişe değişe şekillenen, maarif ve eğitimden daha ziyade “öğretime” dönüşen eğitim öğretiminin en genel en basit ve en yalın özeti günümüzde “aşağıdakilerden hangisi…” ifadeleridir.İlkokuldan itibaren sınıf numaraları arttıkça “Aşağıdakilerden hangisi…” ifadesinin eğitim öğretim içerisindeki odağı, merkezdeki payı artmaktadır. Elbette eğitim öğretimin muhtelif safhalarında bir eleme, sınavlara göre eğitim kurumlarına yerleşme ihtiyacı olabilir. Bu ne teorik ne pratik olarak göz ardı edilemeyecek bir zorunluluk ve en ideal çözüm de olabilir. Ancak bütün bunlar öğretimin diğer bir mütemmim yüzünü oluşturan eğitimin ihmal edilmesini ve eğitimin yerine öğretimin ikame edilir hale gelmesi mecburiyetini ihtiva etmemektedir. Maarif Davamız kitabında da yer alan 4 Kasım 1959 tarihli konferansında merhum Nurettin Topçu, kendi zamanındaki mekteplerin çocukların ruhuna istikamet vermekten uzak olduğuna dikkat çekmektedir. Aynı konferansta Topçu, test metoduyla öğrenme yetisinin şuur oluşturmada yetersiz olacağını belirtmekte “denizlerin yüzünde ne kadar gezinsek, bir defa olsun dibine dalmadıkça ondaki hayat hakkında bilgi sahibi olamıyoruz” demiştir. Bugün 1959 yılı koşullarının da fersah fersah ötesindeyiz. Aradan geçen yarım yüzyıllık zaman içerisinde, test metoduyla öğrenme asli bir metot haline dönüştü. Öğrenmenin ve öğrenme çıktısının ana ölçütü “aşağıdakilerden hangisi…” ifadesine dönüştü. Bilgiye erişimin bir “tık” kadar kolaylaşması, bilgi edinmeye olan iştiyakı da aşındırdı. Bu yeni hal nesilleri, Topçu’nun denizlerin yüzünde gezinmek olarak tanımladığı halin de gerisinde bir mevzie taşıdı. Artık ekseriyet itibariyle deniz yüzünde de gezmeden sadece denize bakmak, seyretmek söz konusu. Bilgiyle ilişki “aşağıdakilerden hangisi…” statüsündedir. Kalem ve kağıtla ilişki “aşağıdakilerden hangisi…’ne” ait şıkların kutucuklarının karalanması, doldurulması kadardır. Elbette bütün öğrenciler bu kapsamda değildir. Ancak eğitim sistemindeki öğrenci sayısı göz önüne alındığında genel tablonun bu olduğunu eğitimcilerin ekseriyeti gözlemlemektedir. Eğitim öğretim sistemindeki her adım ve değişikliğin sonuç üretmesi on yıllar almaktadır. Bugün maarif davasını dert edenlerin şikâyet ettikleri, ızdırabını duydukları sonuçların süreçleri on yıllar öncesinden başlamıştı. Bugün atılacak adımların sonuçları da aynı şekilde gelecek yıllara sâri olacaktır.Sorunun çözümü için “aşağıdakilerden hangisi” yapılmalıdır.ÖRNEK SORU(n): “İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.Sen kendini bilmezsen Ya nice okumaktır.Yukarıdaki dörtlüğün şairi aşağıdakilerden hangisidir?a) Yunus Emre b) c) d)ÖRNEK SORU/N’UN ÇÖZÜMÜ: Üniversite kapısına gelene kadar “Yunus Emre, İlim, İlim Bilmek, Kendini Bilmek, Kendini Bilmemek, Ya Nice Okumak” zinciri arasındaki azami ilişkinin öğrenciler açısından öğrenimi yukarıdaki soru ve şıkları kadardır. Oysaki, pedagojik formasyon uzmanlarının belirledikleri bir sınıf ve dönemde, bir dönem veya bir yıl boyunca, müstakil tahsis edilen bir derste; “Yunus Emre kimdir? Tapduk’un kapısı neresidir? Eğri odun ile doğru odunun öneminedir? İlim nedir? Kişi kendini nasıl bilir? Kişi kendini nasıl bilmez? Kendini bilmezse bu hal nasıl ‘ya nice okumak” olur?” hususları ruhlara istikamet vermek için çocukların idrakine işlenmelidir. “Milli” Eğitim ancak bu suretle hakiki olarak tahakkuk eder.Dahası bu Yunus Emre ile de sınırlı kalmamalıdır. Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Karacaoğlan, Mehmet Akif Ersoy, Aşık Veysel gibi isimlerle genç dimağlar “aşağıdakilerin hangisi…….” ile başlayan cümlelerden, ilişkilerden öte bir düzeyde tanıştırılmalıdır. Yunusça konuşan, Mevlâna ve Karacaoğlan gibi seven, Veyselce gönül gözü açık nesiller yetiştirmek “aşağıdakilerden hangisi…” ile başlayan bir zeminde mümkün değildir. Bu bağlamdaki ilişki zemininde nesiller, kuşaklar bu isimlerin “e) Hiçbiri” şıkkıyla aşk, ruh, idrak ilişkisi kuramamaktadır.Bu tanıştırma ne muallimin inisiyatifine ne de ailelerin imkanına bırakılmamalıdır. Her ferdin istisnasız “Milli Eğitim” tezgahından geçmek zorunda olduğu bir sistemde, sayıları milyonlar olan devasa kalabalık öğrenci nüfusu, bireysel idealizmlerin ihtimaline terk edilemez. Mevcut durumda bu isimlerle temas ancak tesadüf, tevafuk, öğretmen, aile vb. bireysel ihtimal ve imkânlarla mümkün olabilmektedir.Gelecek yüzyıllara da tesir edecek bir dönemin başlangıcı bugün atılacak adımlara bağlıdır. Gelecek yüzyıllardan önce şuradaki on yıl sonrası için geçmiş yüzyılların kapısı hemen bugünden aralanmalıdır. Denizin dibine dalabilmek için çocuklar denizle tanıştırılmalıdır. Bu her şeyden önce, çocukların büyüdüklerinde kendilerinin yaşayacakları dünyanın inşası için gereklidir.
Bilginin Ahlakla İmtihanıİlim dediğimiz şey, sadece zihni bilgilerle doldurmak, formülleri ezberleyip geçmek değil; o bilginin insanı neye dönüştürdüğüdür. Bugün okullarda şahit olduğumuz can sıkıcı şiddet haberleri, “okul baskını” gibi kulağa bile ürkütücü gelen manzaralar bize aslında çok net bir gerçeği haykırıyor: Bilgi artıyor olabilir ama ahlak yerinde sayıyorsa, biz orada “insan” inşa etmiyoruz; sadece kontrolsüz güç üretiyoruz demektir. Halbuki inancımızın ilme bakışı çok daha köklü ve derindir. Rabbimiz Mücadele Suresi’nde, iman edenlerin ve ilim verilenlerin derecelerle yükseltileceğini müjdeliyor. Fakat bu yükseliş sadece diploma veya statü meselesi değil; kalbe, edebe ve karaktere yansıyan bir yücelmedir. Kur’an’ın ilk emri “Oku!” derken, neyi ve nasıl okuyacağımızı da bize bir istikamet olarak çizmiştir. Yani bilgi, başıboş ve rotasız bırakılmamıştır.Asıl meselemiz şudur: Bugün okulları sadece bilgi yükleme merkezleri olarak görüyoruz. Oysa asıl derdimiz “insan” yetiştirmek olmalıdır. Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda şunu görürüz; O sadece anlatmamıştır, bizzat yaşamıştır. İnsanları dönüştüren asıl güç, O’nun sözü ile özü arasındaki muazzam uyumdur. Gerçek bir karakter inşası için en doğru rehber de O’nun terbiyesidir.Artık eğitim meselesini kâğıt üzerindeki teorilerden kurtarıp yeniden düşünmek zorundayız. Sokakta gördüğümüz her öfke patlaması, okul sıralarında eksik bıraktığımız “edeb” ve “terbiye” aynasının bir yansımasıdır.Talebe ve İlim AhlâkıTalebe demek, ilme talip olan, yani onu can u gönülden isteyen demektir. Ancak bugün “talep etmek” denince akla maalesef sadece sınav kazanmak, diploma sahibi olmak geliyor. Oysa gerçek talebelik, insanın içindeki büyük boşluğu hissetmesiyle, “Ben neyi arıyorum?” sorusunu sormasıyla başlar. Hedefi Allah rızası olmayan, bir gayeye tutunmayan bilgi, insanın omuzlarında sadece ağır bir yük olur; kişiyi yüceltmek yerine nefsini kabartır.Bu yüzden bir talebenin ilk işi niyetini tazelemektir. Niyet, yapılan işin ruhudur. İmam Gazali Hazretlerinin ilmi “kalbin ibadeti” olarak görmesi bundandır; kalp temizlenmeden, o niyet düzelmeden alınan bilgi karaktere işlemez. Bugün gençlerde şahit olduğumuz tahammülsüzlük ve öfke patlamaları, aslında bilgiyle karakter arasındaki bu kopukluğun bir sonucudur.Talebelik bir seçicilik sanatıdır aynı zamanda. Kimin dizinin dibine çöktüğün, hangi kitaptan beslendiğin karakterini şekillendirir. İnsan kime çok temas ederse ona benzer. Bu yüzden hoca, sadece bilgi aktaran bir “kaynak” değil, istikamet veren bir rol modeldir. Hocayı velinimet bilmek, sadece kuru bir saygı değil, bilginin bereketine talip olmaktır.Tabii burada asıl yük öğretmenin omuzlarındadır. Öğretmen sadece anlatan değil, bizzat yaşayan kişidir. Sınıfa girdiğinde anlattığı dersten çok, sergilediği sabırla, adaletle ve merhametle iz bırakır. Eğer öğretmen savunduğu değerleri kendi hayatında taşımıyorsa, öğrencinin o değerlere inanmasını beklemek hayalcilik olur. Okul dediğimiz yer, ahlakın yaşanarak solunduğu bir iklim olmalıdır. İlmin en temel edebi, öğrenilen şeyi önce kendi nefsinde denemektir. “Bu benim dersimdir, önce ben düzelmeliyim” diyemeyen kişi, bilgiyi sadece taşır ama onunla dönüşmez. Bugün sosyal medyadaki o “her şeyi bilen ama yaşamayan” dillerin sebebi de bu özümseme eksikliğidir. Hakiki talebe, ilmi hizmet şuuruyla sahiplenir. İmam Şafii Hazretleri gibi zatlar Talebe-i ulumun hatta uykusu dahi ibadet sayılır demekle, onların kıymetine ayrıca vurgu yapmışlardır.İlim ciddiyet, odak ve fedakârlık bekler. Zaman ise talebenin en kıymetli sermayesidir. Bugünün dikkat dağıtıcı dünyasında sürekli başka şeylerle meşgul olmak, ilimle kurulan bağı zayıflatıyor. Kaldı ki bu yol sadece dünyalık kariyer basamağı değil; Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, uğrunda ömür tüketilen ve şehitlik mertebesine kadar yükselten ulvi bir yolculuktur.Neticede, okullardaki şiddeti sadece bir güvenlik sorunu olarak görmek yanıltıcıdır. Asıl mesele, bilginin ahlak mayasıyla yoğrulup yoğrulmadığıdır. Bilgi ahlakla birleşmezse insanı kemale erdirmez, aksine daha tehlikeli hale getirir. Muallim (Öğretmen) ve İlim AhlâkıSadece öğrenciyi değil, öğretmeni de yani “muallimi” de yeniden merkeze almamız lazım. Çünkü sınıfa girdiğinizde o dört duvar arasında sadece formüller, tarihler, tanımlar dolaşmaz; bir “hâl” dolaşır. Talebe, muallimin anlattığından ziyade, onun nasıl baktığını, nasıl durduğunu, yani bizzat hayatını okur.Öğretmenlik sadece müfredatı aktarıp maaşını alma işi değildir; bir insanın ruhuna dokunma, ona yön tayin etme sanatıdır. Eskiler boşuna “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” dememişler. Burada kastedilen sadece kuru bir bilgi kaybı değil, o bilginin ruhunun, o temsil gücünün yitip gitmesidir. İnsan kelimelerle konuşur ama “hâl dili” sözden çok daha gür ses çıkarır. Eğer bir öğretmenin iç dünyasında, niyetinde ve ahlakında o samimiyet yoksa, ağzından çıkan en doğru bilgi bile karşı tarafta tesir uyandırmaz. Hani derler ya; “İnsan kıyafetiyle ağırlanır, ilmiyle uğurlanır.” İşte muallim, sınıfa adımını attığı an, daha tek kelime etmeden o “insanlık dersini” vermeye başlar.Bugünkü gençliğin en büyük sancısı, bilginin var ama ruhunun yok olmasıdır. İnsan sadece mideden veya beyinden ibaret değil ki; bu ruh anlam ister, dayanak noktası, değerler silsilesi ister. İşte gerçek muallim, talebesine sadece matematiği değil, o matematiğin içindeki nizamı ve hayatın nasıl şerefle yaşanacağını gösteren kişidir.İlmi, onu taşıyanın ahlakından bağımsız düşünemeyiz. Muallimin iç dünyası ne kadar duruysa, talebesine vereceği ilim de o kadar bereketli olur. Muallim bilmelidir ki; bilgi sadece dünyalık bir güç değil, insanı asıl kaynağına, Rabbine yaklaştıran bir köprüdür. Bu yüzden talebe bir “not makinesi” değil, Allah’ın bir emanetidir. Sevgiyle harmanlanmayan eğitim, kalbe nüfuz edemez. Hz. Ali’nin (ra) o meşhur “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözü, korkuya değil, işte bu muazzam hürmet ve muhabbet bağına dayanır.Bediüzzaman Hazretleri’nin o harika tespitiyle; “Âlim-i mürşit koyun olmalı, kuş olmamalı.” Yani muallim, bilgiyi önce kendisi sindirmeli, özümsemeli ki talebesine şifa niyetine verebilsin. Kendi hayatında karşılığı olmayan bilgiyi başkasına pazarlamaya kalkmak, öğrencinin zihnindeki güven kalesini yıkar. “Başkalarına iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” hitabı, bugün kürsüde, masada, tahta başında olan herkes için bir pusuladır.Hasılı, okullardaki şiddeti sadece polisiye tedbirlerle, kameralarla, disiplin yönetmelikleriyle çözemeyiz. Eğitim kalp inşa etme işidir ve muallim o inşanın en temel taşıdır. Eğer o bağ samimiyetle kurulursa, o zaman bilgi silaha değil, insanı yücelten bir nura dönüşür.Âlim ve İlim AhlâkıÂlim demek, sadece “bilen” demek değildir. Çünkü bilmenin de bir haysiyeti, bir ahlâkı ve çok ağır bir vebali vardır. Efendimizin (sav) “Kıyamet günü en şiddetli azabı, ilmiyle amel etmeyen âlimler görür” ikazı, bu yükün ne kadar keskin olduğunu anlatıyor. Yani mesele zihni bilgilerle doldurmak değil, o bilgiyi hayata yedirmektir.Âlim, bir toplumda tespihin imamesi gibidir; o koptu mu bütün taneler dağılır. Peygamber Efendimizin (asm) “Ümmetimin helâkı, kötü âlimler ve cahil âbidlerdendir” sözü kulağımıza küpe olmalı. Çünkü yanlış yolda olan bir cahilin zararı sınırlıdır ama istikameti bozulmuş bir âlimin açtığı yara, nesiller boyu sürecek bir tahribata sebep olur. Tarih boyunca bir milleti çökertmek isteyenler, işe hep ilim adamlarını itibarsızlaştırmakla başlamışlardır.Ancak âlimin en büyük savaşı kendi içindedir. İlmiyle yaşamaya niyet etmediği an, o bilgi ona bir lütuf değil, bir yük olmaya başlar. İnsanlar sözün güzelliğine değil, o sözün hayattaki karşılığına, yani “hâle” teslim olurlar. Bazen yanlış bir düşünceyi samimiyetle yaşayanlar, doğruyu söyleyip de yaşamayanlardan daha fazla taraftar toplar. Bu da gösteriyor ki tesir, ağızdan çıkan sözlerde değil, kalpten gelen samimiyettedir.Âlimin bir diğer büyük imtihanı da ilmin izzetini korumaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin de üzerine basa basa durduğu gibi; ilim, kapı kapı dolaştırılan bir geçim aracı, alınıp satılan bir meta değildir. İnsan darda kalabilir, sıkıntı çekebilir ama ilmin vakarına asla gölge düşürmemelidir. Âlimin asıl kazancı dünya vitrininde değil, ahiret terazisindedir.Bugün gençlerimiz bir o yana bir bu yana savruluyorsa, bunun en büyük sebebi “yaşayan örnek” bulamamaları veya olana ulaşamamalarıdır. Konuşan çok ama o sözü hayatına mühürleyen az olunca, gençlik kime bakacağını şaşırıyor. Oysa hakiki âlim bir mum gibidir; etrafını aydınlatırken kendinden verir, ama yetiştirdiği talebelerle kendi ömrünü aşan bir hayır kapısı açar.Netice itibarıyla, Allah’ı hatırlatmayan ve O’na yaklaştırmayan her türlü bilgi, insanın sırtında bir hamallıktır. Bu yolda ya öğrenen, ya öğreten, ya dinleyen ya da ilmi seven olmalıyız. Beşincisi, yani ilme karşı ilgisiz kalmak ise en sessiz ve en tehlikeli çöküştür.* * *Gördük ki; talebe edebiyle, muallim haliyle, âlim ise istikametiyle bir bütündür. Eğer bu halkalardan biri koparsa, sadece eğitim sistemi değil, bir neslin geleceği ve bir toplumun sarsılmaz zannettiği değerleri de temelinden sarsılır.Bugün okullarda veya sokaklarda karşımıza çıkan o “insansızlaşma” belirtileri, aslında bize tek bir şeyi fısıldıyor: Bilgi, kalbe inmediği sürece sadece bir yük; karakterle birleşmediği sürece de sadece bir maskedir. Bizim ihtiyacımız olan şey, kuru kuruya bir malumat yığını değil; öğrenileni hayatın içine nakşeden, vicdanı merkeze alan ve rotasını rıza-yı İlâhî’ye çeviren bir anlayıştır.Unutmayalım ki; ilim, insanı Rabbine yaklaştırdığı ve ahlakla yoğrulduğu ölçüde “nurdur”. Aksi takdirde, karanlığı artırmaktan başka bir işe yaramaz. Geleceği yeniden inşa edecek olanlar; kaleminin mürekkebini edeple dolduran talebeler, dersini hayatıyla veren muallimler ve hakikatin izzetini her şeyin üstünde tutan âlimlerdir.
Şakir’e Çay Yok!Ezbercilik, modern zamanlarda en çok eleştirilen kavramların başında gelir. Haklılık payı büyüktür; zira düşünmeden, tartmadan yapılan her tekrar, insanı hakikatin özünden koparıp mekanik bir işleyişe hapseder. Ancak bu haklı eleştiri, ezberin bütünüyle zararlı olduğu anlamına gelmez. Bilakis insan, biraz da zihninde ve dilinde sakladığı o kadim emanetlerle şekillenir. Hafıza, yalnızca bilgilerin istiflendiği soğuk bir depo değil; karakterin, bakış açısının ve üslubun harç edildiği sessiz bir mekteptir. İnsan en çok neyi tekrar ediyorsa zamanla ona benzer; dilin ucunda dönüp duran kelimeler, gün gelir kalbin istikametini de tayin etmeye başlar.Binaenaleyh eskiden evlerimizde sadece aş değil, kelime de pişerdi. Bir çocuk dedesinden darb-ı mesel, annesinden dua, hocasından beyit işiterek ruhunu doyururdu. Meclislerde söz alanlar, cümlelerini ya asırların imbiğinden geçmiş bir hikmetle ya da bir şiirin estetiğiyle mühürlerdi. Çünkü o vakitler sözün sadece malumat aktarmadığı, insanın iç dünyasını terbiye eden bir lütuf olduğu bilinirdi. Dil, irfanın en zarif taşıyıcısıydı; insan farkında olmadan konuşurken bile ağzından bir ölçü, bir edep süzülürdü. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” diyerek gönül almanın sırrı fısıldanır, “Sabreden derviş muradına ermiş” denilerek sabrın bereketi zihinlere nakşedilirdi. Bunlar sadece süslü cümleler değil, hayatın içinde demlenmiş tecrübelerdi. İnsan hafızasında neyi misafir ediyorsa onu konuşur, konuştuğu şeyler de zamanla ahlâkının rengini belirlerdi.Geleneksel bir derinlikten koptuğumuz bu noktada, hafızalarımızı artık bambaşka bir gürültü istila etmiş durumda. Saatlerce maruz kaldığımız diziler, sosyal medya videoları ve sloganlaşmış replikler, biz hiç fark etmeden dilimizin en kuytu köşelerine yerleşiyor. Öyle ki, bazen ağzımızdan dökülen kelimelerin asıl kaynağına biz bile yabancılaşıyoruz. Neyi, neden söylediğimizi tartmadan, sadece zihnimize kazınanları yankılıyoruz; zira sürekli maruz kaldığımız her ifade, zihnimizde silinmez bir iz bırakarak düşünce biçimimizi de yavaş yavaş ele geçiriyor.Geçenlerde bir dostun elinde çaylarla gelip gayr-i ihtiyarî, “Şakir’e çay yok!” deyivermesi gibi... “Hayırdır?” dedim, “Şakir’e çay yoksa kimseye yok. Rızıktan maksat şükür değil mi? Sen en lazım olan şeyi, şükrü devreden çıkarıyorsun.” Bir an duraksadı; kastı bu değildi elbette. Sadece diline pelesenk olmuş bir repliği düşünmeden tekrar etmişti. Mesele de tam burada başlıyor ya: İnsan bazen kendi cümlesini değil, zihninde dolaşan o sığ ifadeleri konuşuyor. Dil, içine ne birikmişse onu sızdıran bir aynaya dönüşüyor. Hangi sözlerle hemhâl olursak, ruhumuz da manadan kopuk olarak o sözlerin kisvesine bürünüyor.Bugün günlük konuşmalarımıza dikkat ettiğimizde, cümlelerimizin önemli bir kısmının emanet alınmış kalıplardan oluştuğunu görüyoruz. Bir dizideki alaycı tavır ya da sosyal medyadaki popüler bir slogan, kısa sürede ortak dilimiz hâline geliveriyor. Öyle ki, kendi en mahrem duygularımızı bile hazır şablonlarla ifade eder olduk; sevinirken bir başkasının repliğiyle seviniyor, öfkelenirken başkasından duyduğumuz cümlelerle kızıyoruz.Cümleler bize ait olmayınca, taşıdıkları hissiyat da bize uğramadan geçip gidiyor. Kendi kelimelerimizi kaybettiğimizde, duygularımız da o ödünç kalıpların sığlığına hapsolarak yüzeyselleşiyor. Böylece dil, şahsiyetimizi yansıtan ve derinlerden beslenen canlı bir pınar olmaktan çıkıp, içine ruhun sızamadığı donuk bir yankıya dönüşüyor. Kelimeleri başkasından alan insan, zamanla hissettiklerini de başkasının sınırları kadar yaşayabiliyor.Oysa konuşmak sıradan bir eylem değildir; kalple ve zihinle kurulan doğrudan bir bağdır. Eskilerin “Lisan, kalbin tercümanıdır” demesi boşuna değildir. Kalpte ne varsa dile o sızar. İnsan hangi cümlelerle vakit geçiriyorsa, zamanla onlar düşünce dünyasının bir parçası olur. Geçmişte çocuklara güzel sözler ezberletilmesinin hikmeti de buydu: Şiirle estetik zevk kazansın, atasözüyle hayatı tanısın, hikmetli sözlerle hakikati dillendirsin, hadis-i şeriflerle konuşmasına nezaket katsın... Çünkü zihinde dolaşan her cümle, sessizce karakterin taşlarını döşer.Dijital çağın hızı malesef dilin derinliğini de aşındırdı. Kısa videolar ve hızla tüketilen içerikler, bizi “düşünmeden konuşan” bir alışkanlığa mahkûm ediyor. Sözün ağırlığı azalıyor, emanet vasfı kayboluyor. Halbuki söz, yerinde kullanıldığında inşa eden, yanlış kullanıldığında ise insanı fark ettirmeden sıradanlaştıran bir güçtür. Elbette her replik zararlı değildir; güldüren, düşündüren ifadeler de vardır. Ancak bazı sözler, niyet etmediğimiz absürt anlamları da ruhumuza bulaştırabilir. Ve biz farkında olmadan bunların borazanlığını yapar hale gelebiliriz.Aman dikkat!
Bilen’de “Değer” Var, Bilmeyen’de Heder Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 9)Sebeb-i rif’at olur ilm ü edeb Der derdli şair. Der de derleyen, dinleyen nerede? Bir “zamanelik”tir gidiyor. Bahaneler kuşaklara bağlanmış. Boyuna “z”si, “alfa”sı. Yetmedi… Makineleşme’den kıytırılmış nazarlar yapay zekâ hamlesiyle kesret pusları arasında “beşerleşme” peşine takıldı. Aynı tas aynı hamam. De-mode’ye namzed. Hesap nedir?Suhulet mi? Çağ“daş”laşma mı? Teknolo”jik” terakki mi?Ne, ne, ne? Ne olursa olsun, asla rücu edilmedikçe sadra şifa olur mu sanılır? Olmaz. Dar düşünceler, dar görüşler! Tefekkürdür payidar olan! Aslında “Sûret-i kesrette vahdet âlemin seyr eyleriz” mısrasıyla kâinattaki binler Nev’i manaya nazar-ı dikkati celb eden şuur, şu tek kapıda/beyitte bizi ilim ve edeb şehrine tekellüfsüz/aslolarak lahuti tefekkürle davet ediyor da bu mutantan “ji”lerin hır gürleri arasında pek işitiliyor değil. Oysa “ilmin şehrine” tabiiyetle tenvir olmuş her bir Nur Menbaı’nın (ra) kalemî ve kelamî lem’alarıyla aynı hakikat gönülleri aydınlatmadı mı?İşte vaktinin tariki aşk ile Hakk’a vasıl Yunus Emre’mizin lisanında aynı hakikatin arz-ı endamı: “Ey aşk eri aç gözünü yer yüzüne kılgıl nazar / Gör bu latif çiçekleri bezenüb uş geldi geçer.” İzi takip ettik…Bazen Mısri’ce, kesreti vahdette vahdeti kesrette bulup cümle ilmimizi ve irfanımızı tevhid ilminin içerisine sığdırdık. Bazen Bursevi gözüyle, zerrelerde Mevla’nın vahdet güneşini görüp hakperest bir gözle katrelerde deryayı seyrettik. Kâinatı maksad olanın bilinmesi için hem “bir mülahaza (düşünme) aleti” hem mekteb bildik. Bu mekteb-i âlemin her varakında bin ders-i marifet okuduk. Bu öyle bir iman ilmidir ki afakide kalmadık, enfüside “Ey insan kendini oku!” edebiyle kendimizi tanıdık. Anladık ki: Kendini bilmeyen âdem gibi nâdân olmaz.Hayfa! “Mazhar-ı küll nüshâ-i esrâr-ı ezel” iken “dürr-i şeh-dâne-i deryâ-yı dakâik” iken kendini bilmeyene… Gafletle kendinde nur-ı Hakk’ı görmeyene. Bir dolu zahmet ve yorgunluk. Ha bir kuru emek. Baktık kendini bilmezler söyleyip duruyor. Mahz-ı edebde kendimizi bilmekle, ırmaklar denize varırcasına Rabbimizi bildik. Sustuk, söylemedik. Cahile şerh edeyim diyen bazı farklı meşreblerdeki âriflere baktık, sade çileden çıktıklarını değil, dinini de unutur olduklarını gördük. Halbuki karşılarındaki ilmin kıymetini düşüren bed-siretliler, Eflatun kadar akılları da olsa kâle alınacak kimseler değillerdi. “Bilmediğim nesne kalmadı.” tafrası içerisinde sakındıkları itiraf-ı noksan aşikârdı: Dünyayı bilmişlerdi, lakin biçareler kendilerini bilememişlerdi.Şimdi değilse ne zaman?İlim bizim “yitik mal”ımız değil mi? Hani Kırımlı’nın şuurundan şiirine aksediyor ya: “Kokma gül nâdân elinden al eline süseni Geçme nâmerd köprüsünden ko aparsın su seni”Mecnun’un dahi fehmettiği hakikati, cehl ve zulümle dünyada beka bulmanın muhal olduğunu, artık görmeleri gerek. Giydikleri çul olduğun, başlarında bir yular eksik olduğun dank etmeleri gerek. İkbal külhanını gülşen gören gözlerini ihlas bağının hakikat gülleriyle kamaştırmak gerek. Biçareler kendi evlerinin damını bilmezler yıldızları karıştırmaya kalkarlar. Astrolo”jik”ler…Siz ki, elinizde “âlet-i tezvir” oldu âlem cesedine ruh olacakken ilim, sizin gibi ehl-i zulme ta’lim-i ma’arif kılar mı muallim!Siz makam ve mal güdün, bu fenalarla fahr edin. Daha güdebilirseniz, edebilirseniz. İrfan mektebinin talebelerine izzet olarak kemal yeter. Hem acib bir divanelik. Zannederler ki bütün fenlere sahip oldular.İlm bir lücce-i bî-sâhildirAnda âlim geçinen câhildirNabi merhum, bu pendini evladının şahsında ümmetin evlatlarına söyler. Mukabilinde, “Bilmezlik ile ettiğimiz hep hevâ imiş.” lâ nefesini bulur.Kâinat mektebinin talebelerine bu ilim denizinden hakikat dersleri kâfidir. En kâmil muallimler dahi bu hakikatlerle talebe olurlar. Hüner, âr etmeden ehlinden marifet dersi okuyabilmektedir.Renkleri ne kadar göz kamaştırsa da İrem bir Cennet bahçesi olmaz. Zeval’lılar bilmezler ki bozuk felsefenin “çağ”î ve fıtrata yabanî metodları kendilerinden kötülüğü ve alçaklığı gidermez. İlmin inceliklerini bilseler de gözleri gayba açılmaz. Kalbleri marifetullah cihetine dön’mez. İlimden bildikleri yüzbinlerce fasılla zulmederler de ruhlarını zulmette tanımazlar.Elbette miras helaldir!Muallim şair, viranedeki defineye nasıl da nazar-ı dikkati celb ediyor. Yeter ki Avrupa meftunlarının ataletine bakmayıp Hakk’ı ve hakikati yapaylıklardan azade tefekkür tarikiyle tutup kaldıralım: Yâ İlâhî!Faydasız ilimden Allah’a sığınırım! (Âmîn) (Hadis-i Şerif)
Değerler Eğitimi Değerlerini Nereden Alıyor?Değerler eğitiminin planlı, kaliteli içerikle, usulüne uygun bir şekilde verilmesi, geçiştirilmemesi, hatta ders sayısı olarak çok daha arttırılması gerektiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, ilköğretimdeki derslerin yarısı ahlakî derslerden oluşsa hiç abartı olmaz. Çünkü teknolojinin ulaştığı seviye hesaba katıldığında, bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama ahlakî seviye açısından gençlerimizi yeterince yetiştiremiyoruz. Son yıllarda giderek oldukça popüler hale gelen bir terim hayatımıza girdi. “Değerler Eğitimi” olarak adlandırılan bu terimi sıkça işitiyoruz. Kreşler, anaokulları, ilkokullar, yaz okulları vs. başta olmak üzere eğitimin her seviyesinde değerler eğitimi verildiğine dair broşürler, ilanlar ve reklamlarla karşılaşıyoruz. Hatta çoğu eğitim kurumu, değerler eğitimini daha kaliteli verdiğini söyleyerek benzerlerinden ayrıldığını anlatmaya çalışıyor. Kimisi de değerler eğitiminin rastgele değil de belli bir program dahilinde verildiğinden dem vurarak taliplileri kendine çekmeye çalışıyor. Kısacası değerler eğitimi, çocuklarını ahlaklı olarak yetiştirmek isteyen anne-babaların gündeminden düşmeyen bir konudur. Bu konunun gündemden düşmemesi, ne kadar gerekli ve önemli olduğunun da bir delilidir. Okullarda veya muhtelif kurslarda verilen değerler eğitiminde, odaklanılması gereken asıl husus içerik olmalıdır. Çünkü bir kişiye, bir şey anlattığınızda ve bu anlatımla ilgili hususlar önem sırasına dizildiğinde, birinci sırada içerik gelmektedir. İçerik, gereksiz bilgilerle donatılmışsa muhataba ne kadar etkin ve etkili de anlatılsa neticede bir yere varılamaz. Bu sebeple ilk olarak şuna dikkat edilmeli ki; içerik, spontane ve rastgele olmamalıdır. Zaten asrımızda elektronik bağımlılıklar yüzünden dikkatler dağınık durumdadır. Kısa videolara alışıldığı için hemen kısa zaman içinde muhatabın dikkati çekilmelidir. Verilmek istenen bilgi, kısa ve etkili cümlelerle aktarılmalıdır. Aksi takdirde eğer dikkatler dağılırsa, anlatılanlar havada kalıp, kimseye bir şey öğretilemez. Özellikle merak uyandıracak soru cümleleriyle konuya başlanabilir. Hatta imanî hususlarda “Nasıl?” değil de “Niçin?” sorusunun cevabı üzerinden muhataplar meraklandırılabilir. İçeriğin önceden hazırlanmış ve planlı, belli bir sistematikle belirlenip, dikkatleri dağıtmayıp, toplayacak usûllerle öğretilmesi önemlidir.İkinci olarak, rastgele hazırlanmamış bilgiler anlatılırken, bir veya birkaç kıssa, menkıbe veya yaşanmış olay konuların arasına serpiştirilmelidir. Ancak kıssanın iyi seçilmesine ve özellikle kısa olmasına dikkat etmek gerekir. Başkalarıyla yaşanan ve uzun uzun, ben şunu dedim, o da bana bunu dedi şeklindeki anlatımların çok da tesirli olmadığı tecrübelerle sabittir. Çok ciddî dikkat dağıtır. Mesela tesirli ve kısa bir kıssa örneği olarak şu anlatılabilir: Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin anlattığına göre, bir adam Peygamberimize (asm) gelerek, ‘Şöhret ve kazanç (ganimet) elde etmek için savaşan kimse hakkında ne dersin?’ diye sordu. Resûlullah (asm), ‘Onun için hiçbir şey yoktur.’ dedi. Adam sorusunu üç defa tekrarladı. Allah Resulü (asm) de her defasında, ‘Onun için hiçbir şey yoktur.’ diyerek böyle bir adamın mükâfat elde edemeyeceğini belirtti ve ardından şöyle buyurdu: ‘Allah, ancak samimiyetle sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.’ (Nesâî, Cihad, 24)Meselâ Peygamber Efendimiz (asm) şöyle bir olay anlatıyor: Adamın biri, başka bir köyde yaşayan kardeşini ziyaret etmek için bir gün evinden çıktı, yola koyuldu. Derken Yüce Allah onun yoluna bir melek çıkardı. Melek, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu. Adam, ‘Falancayı ziyarete.’ diye cevapladı. Melek, ‘Yakının olduğu için mi?’ diye sordu. Adam, ‘Hayır.’ deyince, melek, ‘Peki, ona bir iyilik borcun mu var?’ diye sordu. Adam yine, ‘Hayır.’ dedi. Melek, ‘O hâlde ona niye gidiyorsun?’ diye sorunca adam, ‘Ben onu, izzet ve celâl sahibi Allah için seviyorum da ondan.’ diye cevap verdi. Bunun üzerine melek şöyle dedi: ‘Ben, o kişiyi Allah için sevmenden dolayı, izzet ve celâl sahibi Allah’ın da seni sevdiğini (bildirmek üzere) Allah’ın (cc) (gönderdiği) bir elçisiyim.’ (İbn Hanbel, II, 509)Bu iki örnekte olduğu gibi, kıssalar açık ifadelerle anlatılmalı ve sahih kaynaklardan seçilmelidir. Akılda kalan eksik bilgilerle, kaynağı bilinmeyen ve çok uzun kıssalar faydadan çok zarar getirebilir.Son olarak değerler eğitiminin anlatılmasında önemli bir noktaya da değinmek gereklidir. Bunu Bedîüzzaman Hazretleri şu cümlelerle anlatır: Nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te’sîrsiz kaldığının bir sebebi şudur ki, ahlâksız insanlara derler: ‘Hased etme, hırs gösterme, adâvet etme, inâd etme, dünyayı sevme, yani fıtratını değiştir’ gibi, zâhiren onlarca mâlâyutâk bir teklîfte bulunurlar. Eğer deseler ki: ‘Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz!’ Hem nasihat te’sîr eder. Hem dâire-i ihtiyârlarında bir emr-i teklîf olur. (Mektubat, 9. Mektub, Sayfa 25)Çocuklara ve gençlere ahlakî eğitim verilirken Bedîüzzaman Hazretleri’nin veciz cümlelerle ifade ettiği üzere fıtratlarını değiştirmeyi isteyecek şekilde nasihat verilmemelidir. Yoksa aksi takdirde nasihatler tesirsiz kalacaktır. Bu yöntemi değerler eğitiminin her aşamasında kullanmak gerekir. Eğer bu ders tam anlamıyla örnekleriyle birlikte verilebilirse, çocuklar daha hayatlarının başından itibaren ömürleri boyunca her alanda uygulayabilecekleri güzel bir yöntemi öğrenmiş olacaklardır. Doğuştan onlara hayır yönünde kullanmaları için verilen özelliklerini şer yönde kullanmamış olurlar. Değerler eğitiminin planlı, kaliteli içerikle, usulüne uygun bir şekilde verilmesi, geçiştirilmemesi, hatta ders sayısı olarak çok daha arttırılması gerektiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, ilköğretimdeki derslerin yarısı ahlakî derslerden oluşsa hiç abartı olmaz. Çünkü teknolojinin ulaştığı seviye hesaba katıldığında, bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama ahlakî seviye açısından gençlerimizi yeterince yetiştiremiyoruz.
Varlıkların Aynasında Görünen Hakikat Ne?Yerin altında bizi doyurmak için manevi buğday fabrikaları mı var? Toprağın içinde bizi giydirmek için pamuk tezgâhları mı var? Aynı toprağın içinde ağzımızı tatlandırmak için tatlı atölyeleri mi var? Asla!.. Mesela üstümüzdeki pamuklu tişörtü dokuyan becerikli bir sanatkâr olsun da kara topraktan o narin pamuğu dokuyan maharetli bir sanatkâr olmasın. Bunu hiç akıl kabul eder mi? Hem hiç mümkün müdür; yediğimiz tatlıyı hazırlayan maharetli bir usta bulunsun da şeker pancarını ihtiyacımız için yaratan merhametli bir yaratıcı bulunmasın? Değerli dostlar,Kâinattaki tüm varlıklar planlı, düzenli, sanatlı, harika, güzel ve mükemmel özellikleriyle yaratıcıları olan Yüce Allah’ı göstermektedirler. Bizler bir bina gördüğümüzde, mutlaka onu yapan bir mühendisin olduğunu kabul ederiz. Mühendisini gözümüzle görmesek dahi binanın özellikleri mühendisin varlığına delil olur. Güzel bir mimari proje gördüğümüzde, “Bunu hangi mimar çizdi?” diye merak ederiz. Bir şarkı duyduğumuzda, onun tesadüfen notalara dizilemeyeceğini pekâlâ biliriz. Bunlar akıl gözümüzle ulaştığımız gerçeklerdir. Çünkü akıl tatmin olmak için delil ister, kanıt ister. Mesela akıl, bir cansız heykelin kendi kendine olabileceğine inanmaz. Akıl, bugüne kadar hiçbir heykelin başka bir heykel tarafından da yapılmadığını bilir ve o heykelin heykeltıraşını araştırır. Mantıklı düşünen bir insan bir şiirin, şairsiz satırlara dökülemeyeceğini çok iyi bilir. Her şiirin kendi şâirine delil ve şâhid olduğunun idrakindedir.Şimdi beraber düşünelim, içinde yaşadığımız şu dünyamız, muhteşem bir bina gibi değil mi? Hatta görkemli bir saray gibi. İşte bu sarayın tavanına bakalım: Masmavi gökyüzümüz, gündüzleri güneşle, geceleri ay ve yıldızlarla ışıl ışıl. Bu sarayın tabanı ise bir uçtan bir uca sürekli tazelenen yeryüzümüzdür. Öyle ki; yeryüzü ağaçlarla, çiçeklerle, bitkilerle süslendirilmiş; canlılarla şenlendirilmiş muhteşem bir yerdir. Güneş, bu sarayın aydınlatıcı bir lambası ve ısıtıcı bir sobası gibidir. Uzay boşluğunda duran, hiçbir yere bağlı olmadan dönen harika bir lamba ve sobadır. Güneşimiz öyle büyük bir sobadır ki, Dünyamız gibi bir milyon üç yüz bin tane dünyayı içine alacak kadar büyük olduğu hâlde sürekli uzay boşluğunda dönüyor. Altında direk olmadığı gibi bir yere bağlı da değil. Enerjisi de bitmiyor, tükenmiyor. Güneş diğer gezegenleri de etrafında gezdirip sürekli dön(dür)üyor. Hayatımız için gerekli olan ışığı ve sıcaklığı Allah’ın izniyle gönderiyor. Bizden de hiçbir ücret istemiyor.Dünyamızdaki rüzgârlar, canlıları serinleten, temiz havayı muhtaçlara dağıtan klimalara benzemiyor mu? Hem rüzgârlar yağmur bulutlarını da bir yerden bir yere taşırlar. Ayrıca çiçek tozlarını da her tarafa dağıtırlar. Dünyamızın içi, canlıların ihtiyacı olan madenlerle, şifalı sularla dolu olan bir hazine deposu gibidir. Ayrıca dağlar dünyaya, gemilerde dengeyi sağlayan direkler gibi hizmet ederler.Kıymetli Arkadaşım,Basit bir ev, bina bile tuğlaların tesadüfen üst üste dizilmesi ile ortaya çıkamazken dünyamız nasıl kendi kendine oluşmuş olabilir? Dünyamız, varlıkların ve canlıların ihtiyaçlarını bilen biri tarafından yaratılmıştır. Sözgelimi atılmış pamuk gibi cansız, akılsız, bizi tanımayan ve bilmeyen bulutların, suya muhtaç canlılara acıyarak yağmuru vermesi mümkün müdür? Dünyamız, verdiği nimetlerle bizleri önemseyen ve sevdiğini gösteren biri tarafından bina edilmiştir. İşte Dünyamız şu mükemmel hâliyle bize yaratanını göstermektedir. Planıyla, düzeniyle, mevsimleriyle, sanatlı yapılışıyla, harika manzaralarıyla bizlere Rabbimizi tanıtmaktadır. Kâinattaki her şey bize Allah’ı göstermektedir. Her şey Allah’ın sanatıdır, her şey Allah’ı gösteren bir ayna gibidir. Nasıl ki bir ayna, karşısındaki kişiyi gösteriyorsa bütün varlıklar da Cenabı Hakk’ın isim ve sıfatlarını gösteren birer ayna olduklarından Allah’ın kudretini, rahmetini, ilmini gösterirler, tanıtırlar ve sevdirirler.Evet, kâinat, özellikle insanın misafir olduğu en değerli parçası olan dünyamız, her şeyiyle Allah’ı tanıtır. Masmavi gökyüzü ve yemyeşil yeryüzüyle dünyamız, bize Rabbimizden haber verir, Rabbimizin varlığını ve birliğini gösterir. Mesela topraktan çıkan pamuğu düşünelim. Kara bir topraktan o yumuşacık, nazik, narin, tekstilin ham maddesi olan bembeyaz pamuk nasıl çıkıyor? Toprağın içinde ne var ki, toprak o bembeyaz pamuğa dönüşüyor, toprakta boya fabrikası mı var? Hem incecik tel gibi pamuk lifleri nasıl oluyor da o sert ve katı topraktan çıkabiliyor?Şöyle bir düşünelim: Düz bir toprağa ilkbaharda ekilen, sonbaharda biçilen pamuk bitkisi o toprağın içinden yumru yumru, bembeyaz bir şekilde nasıl çıkıyor? Hâlbuki o toprakta geçen sene buğday ekilmişti. Önceki sene de başka bir bitki. Mesela şeker pancarı. Üçü de birbirinden tamamen farklı özellikteki bitkiler. Yaprakları farklı, şekilleri farklı, kökleri farklı, gövdeleri farklı, meyveleri tamamen farklı olan bu bitkiler tatsız toprağın, renksiz suyun, uçup giden havanın hüneri olabilir mi? İnsanların karnını doyurmak için buğdaya ihtiyacı var. Aklı ve merhameti olmayan toprak bu ihtiyacımızı nereden biliyor? İnsanın elbiseye, giyinmeye, örtünmeye ihtiyacı var. Pamuğun çıktığı toprak, elbise nedir, tesettür nedir, hiç bilebilir mi? İnsanın şekere ihtiyacı var. Tatsız, şuursuz toprağın molekülleri bunu nasıl yerine getirebilir? Bu bitkiler çok düzenli, çok sanatlı, çok faydalı olarak insanın istifadesine kim tarafından sunuldu? Yerin altında bizi doyurmak için manevi buğday fabrikaları mı var? Toprağın içinde bizi giydirmek için pamuk tezgâhları mı var? Aynı toprağın içinde ağzımızı tatlandırmak için tatlı atölyeleri mi var? Asla!.. Mesela üstümüzdeki pamuklu tişörtü dokuyan becerikli bir sanatkâr olsun da kara topraktan o narin pamuğu dokuyan maharetli bir sanatkâr olmasın. Bunu hiç akıl kabul eder mi? Hem hiç mümkün müdür; yediğimiz tatlıyı hazırlayan maharetli bir usta bulunsun da şeker pancarını ihtiyacımız için yaratan merhametli bir yaratıcı bulunmasın?
Çocuklarımızın Geleceği BuradaHer anne-baba çocuğunun geleceğini düşünür ve iyi olması için elinden gelen her şeyi yapar değil mi?Yemez yedirir, giymez giydirir. Evladının en iyi okullarda eğitim görmesi için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Onun geleceğini garanti almak adına kurslara gönderir, özel ders aldırır, başında nöbet tutar. Peki, neden? İstikbali parlak olsun diye!Halbuki çocuklarımız için yapılan bu yatırım, çoğu zaman iyi olması istenen istikbalin sadece dünyevi kısmına bakmaktadır. İyi bir iş, dolgun bir gelir, sağlam bir kariyer, yüksek bir makam, itibar vb. şeyler içindir. Ne var ki çocuklarımızın istikbalini düşündüğümüzde, karşımıza asıl ve devamlı olan ahiret hayatı çıkmaktadır. Bu da bizi, sadece dünyevi istikbale yönelik yatırım ve çalışmalara değil, ebedi olan ahirete yönelik terbiye ve eğitimlere yönlendirecektir.Kıymetli Anne ve Babalar!Yakinen biliyorsunuz ki; ailelerimizin neşesi ve toplumumuzun geleceği olan çocuklarımız, gayet zayıf ve son derece aciz olduklarından, sizlerden merhamet isterler, şefkat beklerler. Zayıf bedenlerine ve ruhlarına ağır gelecek meselelerde sizlerin yardımına ihtiyaç duyarlar. En çok da sizlerden sudur edecek ve kendilerini güçlü kılacak imani ve ahlaki bilgi ve davranışları ararlar.Eğer bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir iman dersi alamazsa, büyüdüğünde Allah’a kullukta yabanileşecektir. Özellikle, anne ve babasını dindar görmezse ve yalnız dünyaya dönük işler ve derslerle terbiye olursa, manevi konulardan daha da uzaklaşacak, ahirete yönelik amellerde zorlanacaktır. İman ve amelin gerektirdiği tarzda hareket edemeyen o çocuk, aranan ve istenen ahlaki duruşu sergileyemeyecek, kendisiyle beraber etrafındakiler de sıkıntı çekecektir. Dahası, dünyada anne ve babasına hürmet yerine onları istiskal edip, belki çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olacaktır.Üzerine titrediğimiz çocuklarımız hakkında, velev ki “evladım doktor olsun, mühendis olsun” diyerek bütün malımızı verip kabre kadar olan yakın istikbalini kurtardık; iyi ve beladan uzak bir hayat da sürdü. Peki, Allah’a ve ahirete iman bilgisinden uzak, İslami ahlakı bulamamış bir evladın ebedi cehennem hapsine girme ihtimali, üzerinde daha çok durulması ve çalışılması gereken bir mesele değil midir?Sivrisinek ısırmasından korumaya çalıştığımız evladımızın yılanların ağzına düşmesine hangimiz müsaade edebiliriz?Hangimiz ahirette hakkımızda şefaatçi olmasını umduğumuz çocuğumuzun, bilakis davacı olmasını, “Niçin benim imanımı takviye etmedin de bu kötü hale düşmeme sebebiyet verdiniz?” demesini isteriz?Kıymetli Anne ve Babalar!Evet, çocuklarımız istikbalimiz. Lakin bizler de onların istikbalinin şekillendiği çocukluk dönemindeki en önemli aktörleriz. Lütfen onların sadece yakın istikbaline değil, ebedalemlerindeki selametleri için de yatırım yapalım, onların imani, İslami ve dini geleceği için de gayret gösterelim.Allah’ın bizlere ihsan ettiği bu güzel emanetlere hakkıyla sahip çıkalım…
İş Dünyasında “Bilmek” “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” ayeti, ilk bakışta ilim ve irfanı merkeze alan bir hakikati ifade eder. Fakat bu soru, modern iş dünyasında da karşılığını bulan beynelmilel bir ölçüdür. Çünkü bugün kurumları ayakta tutan şey yalnızca sermaye değil; doğru bilgi, liyakat ve tecrübedir.Artık çağımızda başarı sadece çok çalışmakla açıklanmıyor. Aynı zamanda doğru zamanda doğru bilgiye ulaşabilmek, bilgiyi yorumlayabilmek ve onu stratejiye dönüştürebilmek gerekiyor. Bir işletmenin büyümesi ile savrulması arasındaki fark çoğu zaman sahip olduğu “bilgi kültürüyle” ilgilidir.İş dünyasında “bilmek”, sadece diploma sahibi olmak değildir. Pazarı okuyabilmek, insan anlayıp yönetebilmek, riskleri önceden görebilmek ve değişen şartlara uyum sağlayabilmektir. Bilmeyen yönetici günü kurtarmaya çalışır; bilen yönetici ise geleceği inşa eder. Çünkü bilgi, yalnızca bugünü değil, yarını da görme kabiliyetidir.Bir kurumun en büyük imtihanlarından biri de liyakat meselesidir. Bileni bilmeyenden ayırmayan yapılar, zamanla kendi iç dengelerini kaybeder. Emek ile ihmali, uzmanlık ile sıradanlığı aynı kefeye koyan bir sistemde motivasyon zayıflar, üretkenlik düşer ve nitelikli insanlar sessizce kurumdan uzaklaşır. Çünkü insan, kıymetinin bilinmediği yerde uzun süre kalmaz. Kurumsal adaletin temelinde de tam olarak bu vardır: ehline hakkını verebilmek.Bilgi aynı zamanda risk yönetimidir. Tecrübeli bir yönetici kriz çıktıktan sonra değil, kriz gelmeden önce tedbir alır. Finansal dalgalanmaları, sektörel dönüşümleri ve teknolojik değişimleri okuyabilen işletmeler ayakta kalırken; sadece alışkanlıklarla hareket eden yapılar ilk sarsıntıda yönünü kaybeder. İş hayatında bilgisizliğin bedeli çoğu zaman eğitimin maliyetinden daha ağırdır.Bugün birçok işletme kısa vadeli kazançlara odaklanıyor. Oysa sürdürülebilir başarı, vizyon sahibi olmaktan geçer. Sadece mevcut müşteriyi düşünen değil, geleceğin ihtiyaçlarını da okuyabilen kurumlar kalıcı olur. Çünkü bilen kişi yalnızca “nasıl yapılacağını” değil, “neden yapılması gerektiğini” de bilir.Sonuç olarak sermaye bulunabilir, teknoloji satın alınabilir, hatta sistemler kopyalanabilir. Fakat bilgiyle yoğrulmuş tecrübe ve kurumsal hafıza kolay inşa edilmez. Bu sebeple işletmelerin gerçek gücü, sahip oldukları insan kaynağının niteliğinde saklıdır.Bilgiye değer vermeyen kurumlar zamanla sıradanlaşır; liyakati merkeze alan kurumlar ise güven üretir. Unutmamak gerekir ki bilenle bilmeyeni aynı gören sistemlerde önce kalite düşer, sonra aidiyet kaybolur, en sonunda da kurumun geleceği zarar görür. Çünkü bilgi sadece bir avantaj değil, aynı zamanda bir istikamet meselesidir.
Bir Millî Mutabakat Metni: Vesiletü’n-Necat (Mevlîd-i Nebî)Türk dilinin tarihî dönemleri içinde yer alan Osmanlı Türkçesinin henüz emeklemeye başladığı yıllar olarak kabul edilen 15. yüzyılda merhum Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan Vesiletü’n-Necat isimli eser de tam olarak bir millî mutabakat metnidir. Medeniyetlerinin inşasına ciddi manada katkı sunan köşe taşı kıymetinde eserler/müellifler vardır. Dili maharetle kullanma ve dile bir imtiyaz kazandırma, milletin ortak vicdanını, hissiyatını, düşüncelerini ifade etmesi o eserleri çağdaşlarından bir adım öne çıkarır. Bu eserler az sayıda olmakla birlikte ciddi kırılma noktalarını temsil eder. Mesela meşhur Grimm Masalları böyledir. Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşler tarafından derlenen masallar, sadece çocuk hikâyeleri değil, 19. yüzyıl Alman kültürel kimliğinin ve medeniyetinin inşasında temel taşlardan biri olmuştur. 1812’de yayımlanan Kinder und Hausmärchen (Çocuk ve Ev Masalları) adlı eser, dağınık Alman milleti arasında ortak bir millî şuur inşa etme gayesini taşımıştır. İtalya’da İlahi Komedya, İspanya’da Don Kişot, İran’da Şehname, İngiltere’de Shakespeare bu kıymette eser/müelliflerdendir. Hatta İngiltere’nin mazisinde üç şey ile övündüğü söylenir: Shakespeare, donanma, sömürge. Churchill’in tespitine göre İngiltere’yi İncil ve Shakespeare kurmuştur. Rivayet odur ki bir gün İngiliz bir diplomata sorarlar: Sömürgeler mi donanma mı? “Donanma!” diye cevap verir. Niye, diye sorulduğunda şu cevabı verir: Çünkü donanma bizde olursa sömürgeler tekrar bizim olur. “Peki, Shakespeare mi donanma mı?” sorusuna verdiği cevap manidardır: Elbette Şekspir, çünkü Shakespeare bizde olursa donanmayı da sömürgeleri de rahatlıkla elde ederiz. Shakespeare, İngilizcedir çünkü. Bizim edebiyatımızda da elbette milletin şahsiyetinin inşasına tesir eden eserler var. Tarihin akışı içinde farklı dönemlerde millî mutabakat metni denilebilecek kabiliyette eserler her zaman olmuş. Eski Türklerde abidelere kazınan eserler Türk dilinin ilk kez görünür olduğu metinlerdir. Ahmet Yesevî’nin hikmetleri Türkistan ve Anadolu’yu mayalamış. Yunus Emre’nin şiirleri bu milletin hissiyatının tercüman olmuş. İstiklal Marşı, son yüzyılda başka bir mutabakat metni olarak bayrak olup dalgalanmış ve dalgalanmaya devam ediyor. Oğuz Türkleri için Dede Korkut Hikayeleri de öyledir. Fuat Köprülü bu hususta şöyle der: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, Dede Korkut ağır basar.”Türk dilinin tarihî dönemleri içinde yer alan Osmanlı Türkçesinin henüz emeklemeye başladığı yıllar olarak kabul edilen 15. yüzyılda merhum Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan Vesiletü’n-Necat isimli eser de tam olarak bir millî mutabakat metnidir. Yüzyıllar öncesinden bugüne hala canlı bir şekilde tesirini sürdürmektedir. Öyle bir eser düşünün ki yüzlerce yıl Osmanlı coğrafyasında milletin saadet ve hüznünü ifade etmiş. Doğumlar, vefatlar, asker uğurlamaları, yeni ev alındığında tertip edilen Kur’ân merasimlerinin olmazsa olmazı olmuş. Dinî hissiyatını diri tutarak peygamber aşkını daima tazelemiş. Balkanlarda, Kafkaslarda pek çok dile çevrilerek gönül coğrafyasında iz bırakmış. Kur’ân-ı Kerim’den sonra belki de en çok bilinen ve hürmet edilen eserlerden birisi haline gelmiş.Söz konusu mevlid türündeki eser Anadolu’da yazılan türünün tek örneği değil elbette. Çok sayıda mevlidler yazılmış ancak hiçbirinin bu kadar şöhreti olmamış. Edebî kabiliyeti hakkında fazla malumatımızın olmadığı bir müellifin -Anadolu’nun zor yıllarında (Fetret Dönemi)- telif ettiği ilk ve tek eserinin bu kadar rağbet görmesi dikkate şayan bir husus. Süleyman Çelebi’nin bilinen başka bir eseri yok. Bu hususun dikkat çekici bir tarafının olduğu söylenebilir. Peki nasıl olabildi de bu eser meydana geldi ve bu kadar tesirli oldu? Her şeyden öte kuru çubuğa sulu üzümü takan Rabbimizin Süleyman Çelebi’ye bir ihsanı kuşkusuz. Mevlid kültürünün bir ucu asrı saadete uzanır. Cahiliye döneminde Araplar arasında şiirin çok ciddi bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Şairler de imtiyazlı kişilerdir. Bir sözleriyle savaşlar başlar ve yine bir sözleriyle savaş yerini barışa bırakır. Yazılan şiirlerden en güzel olanlarını Kâbe duvarına asarak şereflendirirler. Peygamberliğin gelmesinden sonra şairler Kur’an’ın mucizevi kelamı, fesahati ve belagati karşısında teslim oldular ancak şiir hala içtimai hayatın içinde var olmaya devam etti. Bazı müşrik şairler sahip oldukları bu kabiliyeti Peygamberimizi (asm) hicvetmek için kullandı. Kaab bin Züheyr de bunlardan birisiydi. Babası da bir muallaka şairi olan Kaab’ın hidayete ermesiyle sözünü İslam’ın ve Peygamber efendimizin (asm) hizmetine hasretti. Huzurda okuduğu Banet Suadî isimli kasidenin taç beyti olan “Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.” bölümünü işiten Efendimiz (sav) üzerindeki hırkayı (bürde) çıkarıp şaire verdi. Bu sebeple şiir, Kaside-i Bürde olarak tarihin altın sayfalarındaki yerini aldı.Edebî geleneğimizde eserlerin sebeb-i telifinden söz edilir. Mevlid-i Nebî’nin nasıl yazıldığı ile alakalı rivayet şöyledir: Süleyman Çelebi’nin Ulucami’de imamlık yaptığı yıllarda bir vâiz Bakara suresinin 285. âyetini açıklarken peygamberler arasında bir fark bulunmadığını, bu sebeple Hz. Muhammed’in (asm) Hz. İsa’dan (as) ve diğer peygamberlerden üstün olmadığını söyleyince cemaatten bazıları karşı çıkar. Tartışmalar büyür gider. Süleyman Çelebi’nin o anda “Ölmeyip İsa (as) göğe bulduğu yol / Ümmetinden olmak için idi ol” beytini ilk olarak kaydettiği rivayet olunur. Öyle ki halk da bu beyti çok beğenir. Daha sonra büyük bir aşkla Hz. Peygamber’in (asm) sevgisini terennüm eden bu metin hayatının bazı bölümlerini de içine alacak şekilde geliştirilerek tamamlanır. Eserin yazılmasında Bursa’nın manevi mimarlarından Emir Buharî’nin (Emir Sultan) de teşvik, dua ve himmetlerinin olduğu aktarılmıştır. Bu himmet sebebiyle olsa gerektir ki bugün hala dillerde terennüm edilmeye devam etmektedir.Mensur bir münâcâtla başlayan eserin muhtevasını ortaya koyan başlıkları şöyledir: Allah’ın birliği hakkında, nâzım için dua talebi ve kitap için özür beyanı, âlemin yaratılma sebebinin beyanı, Hz. Muhammed’in (asm) ruhunun yaratılmasının beyanı (iki fasl), Hz. Muhammed’in (asm) vücudunun zuhura gelmesinin beyanı (üç fasl), Hz. Muhammed’in (asm) doğumu sırasında ortaya çıkan fevkalâdeliklerin beyanı (altı fasl), Hz. Peygamber’in (asm) methi, mûcizelerinin, mi‘racının ve hicretinin beyanı, onun bazı vasıflarının beyanı, nükte ve nasihat, kötü fiillerden nehyetme, risâletin tebliği, Hz. Peygamber’in (asm) vefatı, hâtime.1Peygamber efendimizin (asm) veladetini anlatan kısımda o merasime iştirak edenler onun gelişini ihtiramla karşılamak niyetiyle ayağa kalkar, salat ve selamlar gönderirler.Âmine der çün vakt oldu tamam Kim vücûda gele ol hayrü’l-enâmSusadım gayet hararetten kati Sundular bir cam dolusu şerbeti Kardan ak idi ve hem soğuk idi Lezzeti dâhi şekerde yok idi İçtim ânı oldu vücudum nura garkEdemedim kendimi nurdan fark Geldi bir ak kuş kanadıyla revanArkamı sığadı kuvvetle heman Doğdu ol saatte ol sultan-ı din Nur’a gark oldu semavat ü zeminSallû aleyhi ve sellimû teslîmâ Hattâ tenâlû cenneten ve naîmâSalat ve selam, her türlü ihtiram ol Fahr-i Kâinat Efendimize (asm), O’nun âline, ashabına ve etba’ına olsun. Merhum Süleyman Çelebi’nin de ruhu şad, mekânı cennet olsun. Amin.1- Pekolcay, N. (2004). Mevlid. TDV İslam Ansiklopedisi, 29. Cilt, 485-486.
Konuşma SanatıSadece iyi bir fikre sahip olmak yetmez; asıl ustalık, o fikri bir başkasının kafasında canlandırabilmektir. Pratik yapmayı sadece bir hazırlık aşaması olarak görmeyin; konuşmak, yaptıkça gelişen bir yetenektir. Kendinizi ne kadar iyi ifade ederseniz, o kadar fark edilirsiniz. Fikriniz ne kadar derin olursa olsun, insanlar sizi ancak anlattığınız kadar tanıyabilir. Bu yüzden kelimelerinizi doğru seçin ve sesinizi duyurun; çünkü dünya, sadece konuşmayı bilenleri değil, kendini gerçekten anlatabilenleri dinler.Zihnimiz bazen pırlanta değerinde fikirlerle dolu bir hazine sandığı gibidir; ancak o sandığın anahtarı, yani ifade gücümüz yanımızda değilse, o hazine başkaları için sadece ağırlıktan ibaret kalır. Dünyanın en parlak düşüncesine sahip olsanız da yeterli değildir; zira o düşünceyi bir başkasının zihninde yeniden inşa edemediğiniz sürece, kalabalıklar içinde görünmez kalmaya mahkûmsunuzdur. Oysa doğru anlatım, sıradan bir fikri bile harekete, yön belirleyiciye dönüştürebilir. Çünkü fikirlerin gerçek gücü, sadece onların derinliğinde değil, başkalarının kalbine ve aklına ne kadar net ulaşabildiğinde gizlidir.İlk Beş DakikaBir konuşmaya başlarken yapılan en bariz hata, dinleyicinin kapılarını size sonuna kadar açtığını varsaymaktır. Oysa dinleyici, henüz kendi dünyasındadır; sizinkine davet edilmemiştir. Binaenaleyh mesela söze şakayla girmek, henüz tanımadığınız birinin evine ayakkabıyla girmek gibidir; çoğu zaman eğreti durur. Bunun yerine, onlara en değerli varlıklarını, yani zamanlarını neden size ayırdıklarını anlatın. Çünkü konuşmanızdaki ilk beş dakika, zihinlerin mühürlendiği ya da kapıların ardına kadar açıldığı “altın süredir.” Konuşmanın sonunda ceplerinde neyle döneceklerini onlara en başta vaat edin. İnsan, ucunda bir kazanç gördüğü yolculuğa sadakatle eşlik eder.Dinleyicinin Gözüyle GörmekKendi fikirlerimiz bize çoğu zaman kusursuz görünür; tıpkı insanın kendi çocuğunu her hâliyle benimsemesi gibi. Oysa başkaları için bu fikirler yabancı ve anlaşılması zor olabilir. Bu yüzden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin şu sözü unutulmamalıdır: “Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” Konuşmacıya çok açık gelen bir düşünce, dinleyici için hâlâ belirsiz olabilir. Bu sebeple en açık görünen noktaları bile sade, anlaşılır ve sabırlı bir dille anlatmak gerekir. Çünkü gerçek iletişim, sadece konuşmak değil; söylenenin karşı tarafta gerçekten anlaşılmasıdır.Üçleme Sanatı ve Sınırların NetliğiBir fikri zihne çivilemek için tekrarın gücünden yararlanmalısınız; ama bu bir papağan gibi aynı kelimeleri sarf etmek değildir. Bir düşünceyi üç farklı renk tonuyla, üç farklı açıdan dile getirin. Zihin; ilkinde tanışır, ikincisinde yer açar, üçüncüsünde ise o fikri sahiplenir. Ayrıca bir şeyin ne olduğunu anlatırken, ne olmadığını da net bir şekilde ortaya koyun. Zihin, sınırları iyi çizilmiş, çerçevesi belirlenmiş bilgiyi bir sığınak gibi güvenle kucaklar.Sessizliğin Ritmik EstetiğiKonuşma sanatı, sadece kelimelerin değil, aynı zamanda boşlukların dansıdır. Kâğıt üzerindeki noktalama işaretlerinin sesli karşılığı, sizin duraklarınızdır. Durmak, susmak ve beklemek; kelimelerin dinleyicinin ruhuna süzülmesine izin vermektir. Bazen yerinde sorulan bir soru ve ardından gelen birkaç saniyelik o derin sessizlik, binlerce kelimelik bir konuşmadan çok daha gürültülü bir yankı uyandırır. Sessizlikten korkmayın; sessizlik, dinleyicinin kendi içinde düşünmeye başladığı o kutsal andır.Ekranın Gölgesinden KurtulmakSunum araçları, sizin yerinize konuşan birer sözcü değil, sadece anlatımınıza eşlik eden birer dekordur. İnsan beyni, aynı anda hem derin bir metni okuyup hem de sizi hakkıyla dinleyemez. Slaytlarınızı birer kütüphane rafına değil, birer sanat eserine dönüştürün: Sade, vurucu ve az. Mümkünse elinize bir kalem alıp tahtaya yazın; bu yavaşlık, düşüncenin berraklığını artırır. Unutmayın ki hız, çoğu zaman derinliğin ve anlaşılırlığın can düşmanıdır.Hikâyelerin Gücü ve Finalin İmzasıİnsan ruhu önce etkilenmek, sonra ikna olmak ister. Veriler aklın dilidir ama hikâyeler kalbin dilidir. Hikâye fikri taşır, veri ise onu temellendirir. Konuşmanızı “anlattıklarımı özetliyorum” diyerek sönük bir şekilde bitirmeyin. “Size ne anlattım?” sorusu yerine “Sizin hayatınıza ne kattım?” sorusuna cevap vererek veda edin. Klasik bir teşekkürle sahneden çekilmek yerine, dinleyicinin zihninde yankılanacak, onları eve dönerken düşündürecek o görkemli son cümleyi kurun ve imzayı atın.Eyleme Dönüşen SözPatrick Winston’ın da dediği gibi; sadece iyi bir fikre sahip olmak yetmez; asıl ustalık, o fikri bir başkasının kafasında canlandırabilmektir. Pratik yapmayı sadece bir hazırlık aşaması olarak görmeyin; konuşmak, yaptıkça gelişen bir yetenektir. Kendinizi ne kadar iyi ifade ederseniz, o kadar fark edilirsiniz. Fikriniz ne kadar derin olursa olsun, insanlar sizi ancak anlattığınız kadar tanıyabilir. Bu yüzden kelimelerinizi doğru seçin ve sesinizi duyurun; çünkü dünya, sadece konuşmayı bilenleri değil, kendini gerçekten anlatabilenleri dinler.
Hayatın Her Anını İbadete Dönüştürmekİmanı kuvvetlendiren en mühim hususlardan biri de salih amellere devam etmektir. Salih amel; Allah Teâlâ’nın hoşnut olduğu maddî-manevî her türlü davranışın adıdır. Bu kavramın kapsamı ise alabildiğine geniştir. Öyle ki bilgi ve şuur sahibi bir mümin, hayatının hemen her anını salih amel kapsamına giren davranışlarla ihya edip nurlandırabilir.Bunu bazı örneklerle ortaya koymaya çalışalım…Namaz, oruç, hac, zekât ve benzeri bildiğimiz ibadetlerin yanında; ilim öğrenmek ve öğretmek, Kur’ân-ı Kerîm’i tilavet etmek, öğrenmek ve öğretmek, kâinat kitabını okumak, mevcudat üzerinde ibret nazarıyla tefekkür etmek de salih ameldir.Meylettiği bir günahtan vazgeçmek de salih ameldir. Mesela gıybet ortamında bulunup da gıybetin “ölmüş kardeşinin etini yemek” gibi menfur; ibadet ve hasenat sevabını erozyona uğratan muzır bir günah olduğunu düşünerek o ortama iştirak etmemek büyük bir ibadettir. Hatta bir büyüğümüzün ifade ettiği gibi, gıybete bulaşmamak bazen altından bir dağı sadaka vermekten daha kıymetlidir.Keza: “Resulüm! Mümin erkeklere söyle! Gözlerini harama karşı kapatsınlar.” ve “Allah gözlerin hain bakışını ve kalplerin taşıdığı hainane düşünceleri bilir.” âyet-i kerimelerini düşünerek; yine, “Haram bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” hadis-i şerifini hatırlayarak harama karşı gözlerini kapamak da ibadettir, salih ameldir.Güzel bir şeyi yapmaya niyet etmek dahi salih ameldir.Selam vermek ve almak da salih amellerdendir. Selam vermede dikkatli ve gayretli olmak; tanımasak bile selama ehil olduğunu düşündüğümüz kimselere selam vermek, karşılaştığımızda olduğu gibi ayrılırken de selamlaşmak, uygun ortamlarda çocuklara selam vermek, eve girerken ve çıkarken hane halkına selam vermek gibi davranışlarla “Selamı yayınız.” hadis-i şerifini hayatımıza taşımış oluruz inşallah. Nitekim bu hadis-i şerif, cennete girmeye vesile olan dört faziletten biri olarak zikredilmektedir.Yolda insanlara maddî veya manevî zarar veren şeyleri kaldırıp uygun bir yere bırakmak da salih ameldir.Kuşların, karıncaların, sokak hayvanlarının yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşılamak; borç vermek, alacaklıya kolaylık göstermek, vadeyi uzatmak, hatta mümkünse alacağın bir kısmından veya tamamından vazgeçmek de salih ameldir.Hastaları ziyaret etmek, onlara teselli vermek, gerekirse hastalığa sabretmelerini, hatta sabır içinde şükretmelerini sağlayacak muhtevaya sahip kitaplar hediye etmek; imkân nispetinde cenazelere katılmak, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak da salih ameller arasındadır.Mutfak işlerinde eşine yardımcı olmak, güzel sözlerle eşinin gönlünü hoş tutmaya çalışmak da salih ameldir. Bazı nefisler ev içinde cimri davranmaya meyyaldir. Bu sebeple insan, aklın ve bilginin verilerini nefsine hâkim kılarak dışarıdaki centilmenliği, hatta daha fazlasını aile ortamına taşımaya çalışmalıdır.Alışverişte kolaylık göstermek de salih ameldir. Mesela pazarda satıcı, malını bir an önce satıp tezgâhını boşaltmak düşüncesi içinde olabilir. Satıcı “Şu kadar olsa olmaz mı?” dediğinde, mümkünse “Olur.” diye muvafakat göstermek bile onun gönlünü hoş edeceğinden salih amel kapsamına girer diye düşünürüz. Nitekim hadiste: “Alırken, satarken, borç alıp verirken kolaylık gösterene Allah rahmetiyle muamele etsin.” buyurulmaktadır.Tövbe etmek de salih ameldir. Hadis-i şerifte: “Gizli günahlar için gizli, açık günahlar için de açık tövbe” tavsiye edilmektedir. Mesela iç dünyamız kötü niyet, düşünce ve tasavvurlarla bulandığında; “Allah kalplerin taşıdığı niyet ve düşünceleri de bilir.” mealindeki âyet-i kerimeyi hatırlayıp o düşünceleri kapı dışarı ettiğimizde hem tövbe etmiş hem de “İyilik yaparak kötülükleri imha ediniz.” hadis-i şerifinin tavsiyesini yerine getirmiş oluruz inşallah.Can sıkıcı hâllerle karşılaştığımızda bunun da imtihanlardan bir imtihan olduğunu düşünüp tam bir rıza ve teslimiyetle karşılamak; hoşnutsuzluğun kıl kadarına bile geçit vermemeye çalışmak gerekir. Çünkü hayatımızın her noktasına sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti göstermeye çalışmalıyız.Bilhassa insanların önemsemediği kimselere ilgi göstermek, onlara insan olarak değer verdiğini hissettirecek tavırlarla yaklaşmak da çok kıymetli bir salih ameldir. İnsanları değerlendirirken günümüzün klasik ölçülerini değil; Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi anlamış olan Selef-i Sâlihîn hazeratının bakış açısını esas almalıyız.Alışverişte -mümkün mertebe biraz fazla ödeme yapma pahasına da olsa- tuzu kuru satıcıları değil, piyasaya tutunmaya çalışan gariban satıcıları tercih etmek de sevap vesilesidir. Bazı satıcılar adeta yalvarırcasına müşteri beklerler. “Bir sebebi vardır.” diyerek onları görmezden gelmemek gerekir.Özünü ve özetini hatırladığımız şöyle bir hatıra şahsen bizi çok etkilemiştir: Son devrin ilim ve irfanıyla meşhur şahsiyetlerinden biri, yoldan geçen bir süt satıcısını çağırması için kızına talimat verir. Kızı: “Baba, sütümüz var.” deyince şöyle der: “Kızım, var ama adamcağız bu soğukta nefes tüketerek dolaşıyor. Demek ki sütünü satmaya çok ihtiyacı var. Sen çağır, duasını alalım.” Böylece ihtiyaçları olmadığı hâlde o sütçüden süt alarak inşallah onun duasını almış olurlar.Hadiste bildirildiği üzere tatlı, hoş ve faydalı söz söylemek sadakadır. Anne-babanın yüzüne muhabbetle bakmak sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, kötülük yapmak isteyene engel olmak, dargınları barıştırmak da sadakadır, salih ameldir.Yolda insanlara zarar veren şeyleri kaldırıp atmak salih ameldir. Helal dairesinde nafaka için çalışmak salih ameldir. Hatta ailesinin ihtiyacını karşılamaya yönelik bütün çalışmalar ve gayretler salih amel kapsamına girer.Komşusuna veya ihtiyacı olan kimselere emanet bir eşya vermek sadakadır. İşini bilene yardımcı olmak, bilmeyenin işini görüvermek salih ameldir. Yabancıya yol göstermek veya adres tarif etmek de sadakadır, salih ameldir.Velhasıl salih ameller saymakla bitmez. Biz burada en geniş boyutlarına işaret ederek, herkesin her zaman hissedar olabileceği bir salih amel listesi oluşturmaya çalıştık. Mümin, hayatını sadece belli vakitlerde yapılan ibadetlerle değil; niyetini, bakış açısını, sözünü, tavrını ve merhametini güzelleştirerek de ibadete dönüştürebilir. Çünkü bazen bir tebessüm, bazen bir selam, bazen de bir garibanın gönlünü hoş etmek; insanın amel defterine ummadığı kadar büyük sevaplar kazandırabilir.
Hakânî’ye Yeter: “Hilye-i Resûlullâh Sallâllahu Te‘âlâ ‘Aleyhi ve Sellem”Nakl olunur ki hîn-i vefatında yanında olan ashabına hitab edüb “Yârân-ı Sâfâ Cennet bahçeleri ne güzel yerler imiş.” deyüb teslim-i rûh eder.Hilye-i pâkimi kim görse benim Ola görmüş gibi vech-i hasenimPeygamber Efendimizin (asm) vefatına kısa bir zaman kalmıştır. Hazret-i Fâtıma validemiz, mübarek yüzünü artık göremeyecek olmanın hüznüyle mahzundur. Bunun üzerine O Zât-ı Kerîm’in (asm) lisanından, Hazret-i Ali’ye (ra) mübarek vasıflarını yazması emredilir.Hakikatte merhum Hâkânî’nin beyitlerinde inci gibi dizdiği ifadeler, derin bir hakikat silsilesinin tecessüm etmiş hâlidir. En dikkat çekici yönü ise, o manaların bugün dahi asrımıza hitap ediyor olmasıdır.Aslında Peygamber Efendimize duyulan hürmet ve edep içerisinde kaleme alınan “Hilye-i Şerif” metinleri, sadece edebî bir eser değil; risalet cihetiyle insanlığa hakikati gösteren birer delildir. Çünkü Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Rabbimizi bize tanıtan üç büyük muarriften ikincisidir. O’nun mucizeleri, yalnız kendi devriyle sınırlı kalmamış; vefatından sonra da ümmetin gönlünde yaşamaya devam etmiştir.Nitekim günümüz şairinin, “Bir şehid bile ölmezken, sana nasıl yok deriz?” mısraı da bu hissin bir ifadesidir. Asr-ı saadetten bugüne kadar ümmetin gönlünde yaşayan hakikat budur. Zira kabirlerinde medfun oldukları hâlde tasarrufları devam eden veliler hakkında bunu kabul eden bir insanın, bütün kâinatın efendisi ve ümmetin şefaatçisi olan Peygamber Efendimizle (asm) bağımızın kesildiğini söylemesi nasıl mümkün olabilir? Böyle bir iddia akıl ve vicdanla bağdaşmaz.Üç büyük muarriften birincisi olan Kur’an-ı Kerim ise başlı başına bir mucizedir. O Kur’ân sayesinde, Peygamber Efendimizin (asm) mucizelerinin diğer peygamberlerde olduğu gibi sadece yaşadıkları dönemle sınırlı olmadığını; kıyamete kadar devam eden bir hakikat olduğunu görürüz. Abdullah bin Selâm’a hidayet vesilesi olan O mübarek ve nuranî sima da bugün dahi gönülleri aydınlatmaya devam etmektedir.* * *Kelâmınca, kalemince…Burada, önce gelip hakikate iktida edenlerin medhine dair işaretler vardır. Sonradan gelenlere ise ümmet olma şerefiyle bambaşka bir nasip düşmektedir. Kırk hadislerin ezberlenmesinde, şemail ve hilyelerin hakikat tesiriyle gönüllerde rüya gibi akisler bırakmasında, na‘t-ı şerif lerin Kaside-i Bürde misali şefaat ümidiyle kaleme alınmasında; siyah mürekkeple yazılan o nur satırlarının gözleri ve gönülleri aydınlatmasında hep aynı hakikatten bir hisse vardır. O da insanı marifetullaha ulaştıran marifet-i Nebeviyedir.Bugün, imanın esaslarının türlü felsefî cereyanların hücumuna uğradığı bir zamanda yaşıyoruz. Böyle bir hengâmda, geçmiş büyüklerin hâlis gönüllerinden satırlara süzülen o nübüvvet kokulu, cennet nefesi taşıyan hisler; imanî bir tefekkür vesilesiyle bizlerin gönüllerine de ulaşacaktır. Böylece iman dersleri etrafında omuz omuza verilecek, kalplerimiz yeniden kuvvet bulacaktır.Hatt-ı Kur’ân’dan okumayı öğrendikçe şevk aldık. “Mucizât-ı Ahmediye”yi okuyarak yolumuzu bulduk. Bugün ise bir nur mevsiminde, fikir ve hissiyatıyla ecdadımızdan Hâkânî Mehmed Bey’i, medresemizin aziz bir misafiri gibi dinledik. Onun münâcatında yankılanan hakikate, yaranları gibi biz de şahit olduk: “Onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şeyi bulmaz.”* * *Hâtimetü’l-KitâbEy şifâ-sâz-ı belâ-yı âfât Melce-i cümle ‘usât-ı ‘arasât Hâk-i dergâhın ararlar bî-şek Mâhdan mâhiye dek mülk ü melek Sâye-i perr-i külâhında mülûk Oldılar her biri ‘abd-i memlûk Midhatinde senin ey kulzüm-i nûr Ne kadar itdim ise cürm ü kusûr ‘Afv idüb kalbimi ihyâ eyle Bana lutf ile tecellâ eyle Kâbil-i şerh degil noksânım Kalma eksükligime sultânım Bizde yok midhatine nutka mecâlVasfın Allâh bilür bâlâ kemâl Hâsılı ey şeh-i iklîm-i vefâ Sana cânım da fedâ ben de fedâ Vasfının olmayıcak pâyânı Özre hâcet mi kalur Hâkânî Kimse maksûd-ı İlâhîye göre Medh ü na’t itmez o vâlâ gühere Garazım bu ki anın ‘izzetine Hilyesin nazm idenin zilletine Bakmayub tîz giçeler tîr gibi Çekmeyüb nâmını şemşîr gibi Bu cerîdemde hatâ olsa egerKalem-i ‘afv u ‘atâlar çekeler Güft ü gûdan budur el-hak matlûbBir du‘â eyleyeler ehl-i kulûbOlmadın bin yedi târihi temâm Bu risâlemde temâm oldı kelâm (1)Yâ İlâhî bizi ihsânından Yarlıga cümle-i gufrânından‘Âsiyüz cürmümüze hiç had yok Lîk lutfunı umarlar katı çok Rahmetinden bizi mahrûm itme Rûz-ı mahşerde de magmûm itme O Resûlün (asm) şeref ü hürmetine Lâyık eyle kulunı hızmetine Bin salât ile selâm olsun ana Dahi âline vü ashâbına tâ (2)* * *Hüvelbâki Hille-i Hâkânî hasretler ruhiyçün el-Fâtiha(عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ)Me’hazHilye-i Hakani, Milli Kütüphane, Yazmalar, No: A1127/1 (v. 21A)Hilye-i Hakani, Selim Ağa Yazma Eserler Kütüphanesi, Hüdai Efendi, No: 01282/001 (v. 38A/B)Kaynaklarıyla Büyük Dua Mecmuası, (2015), Hayrât Neşriyat İlmî Araştırma Heyeti, Hayrât Neşriyat: Isparta (s. 312) Riyazu’ş-Şu’ara, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Esad Efendi, No: 03871 (v. 44A)
Bin Pencereli Osmanlı Şehri: BeratArnavutluk’un güneyinde, Adriyatik denizine dökülen Seman nehrinin Osum kolu üzerinde ve Tomor dağının batı eteklerinde kurulmuş olan Berat şehrinin Osmanlılar tarafından fethi, 1417’de Avlonya ile birlikte Adriyatik sahillerinin ele geçirilmesi sırasında gerçekleşmiştir. Evrenosoğlu İsa Bey’in kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri, Napoli Krallığı’ndan aldığı yardımla güç kazanan İskender Bey’i Berat şehri önünde mağlûp etmiştir (26 Temmuz 1455). II. Bayezid Arnavutluk seferi (1492) sırasında burayı ziyaret etmiş ve bir İslâm şehri görünümü alması için mimarî eserlerin ve bu arada kendi adını taşıyacak olan caminin yapılmasını emretmiştir.Fetih sonrası 1431-1432’de yapılan ilk tespitlere göre 1000 kadar nüfusu bulunan Berat, Rumeli eyâletinin Avlonya sancağının merkezi haline getirildi ve Sırpların buraya Belgrad demelerinden dolayı Arnavut Belgrad’ı adıyla da anılmaya başladı. Berat hakkında oldukça ayrıntılı ve ilginç bilgiler veren Evliya Çelebi, asıl şehir kısmında 5000 evin bulunduğunu, ayrıca İç Kale, Aşağı Kale ve diğer kesimlerde de evlerin yer aldığını belirtir. XVIII. yüzyılda ise şehirde sanat ve ticaretin çok geliştiği, şehrin 15.000 kadar bir nüfusa sahip bulunduğu belirtilmektedir. Berat o dönem nüfusuyla yalnız Arnavutluk’un değil bütün Balkanlar’ın en önemli merkezleri arasında yer almıştır. Osmanlı mimari eserleriyle ünlü Berat’taki başlıca Osmanlı yapıları şunlardır: II. Bâyezid Külliyesi (II. Bâyezid zamanı), Feridun Bey Anıt mezarı (1324/1906), Hacı Sinan Medresesi, Şeyh Hasan Tekkesi (Halvetiye Tekkesi, II. Bâyezid zamanı), Kurşunlu Cami (1530-1540), Avlonyalı İbrâhim Paşa Camii (XIX. yüzyıl), Süleyman Paşa Camii (Bekâr Camii, 1243/1827-28), İç Kale Bâyezid Camii, Hünkâr Camii (Fethiye Camii, 1417’deki fetihten hemen sonra), Berat Köprüsü (1780’de Kurt Ahmed Paşa tarafından yaptırılmış olan bu köprü, şehrin Osum ırmağının sol kıyısında kalan Hristiyan mahallesi Goritza ile ırmağın sağ kıyısındaki Berat’ın Müslüman mahallelerini birbirine bağlar)Osum Nehri etrafında yükselen Berat, ziyaret edenleri modern hayatın telaşından bir anda koparıp Osmanlı dönemlerinin sükûnetine götürmektedir. Bugün restore edilen eski evlerle, sokakların orijinal halleri korunmaktadır. Şehre gelir gelmez ziyaretçilerini saran farklı atmosferi sayesinde Berat, yalnızca bir şehir değil aynı zamanda bir açık hava müzesi olduğunu hissettirir. Karşı kıyıdan bakıldığında, beyaz boyalı taş evlerin devasa pencerelerinin adeta bir tablo gibi gözlenmesi Dünya çapında Bin Pencereli Şehir adıyla da tanınmasını sağlamıştır. Osmanlı mimarisinin gün ışığından maksimum düzeyde faydalanma çabasını yansıtan bu pencereler evlere görülmemiş bir karakter kazandırmıştır. Berat’ın bu benzersiz yapısı, 2008 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesine alınmıştır. Tarihsel olarak her zaman Müslümanların yoğunlukla yaşadığı bölgede dik bir yamaca kurulmasına rağmen çok gösterişli bir mimariye sahip yapılar bulunmakta, Osmanlı mimarisi yoğun olarak kendini hissettirmektedir. Daracık, kıvrımlı ve taş döşeli sokaklarda yürürken etrafınıza baktığınızda gözünüzü alacak pencereler size keyifli anlar yaşatacaktır. Berat Kalesi’ni dünyadaki pek çok kaleden ayıran en önemli özellik, surların içinde modern hayatın halen aktif bir şekilde devam etmesidir, buraya yaşayan kale denilebilir. Bu mahallede ihtişamlı Osmanlının kültürel miras atmosferi iliklere kadar hissedilecek, adeta bir zaman makinesi içerisinde yaşıyormuş hissi verecektir.Berat’ın tarihi üç ziyaret merkezinden biri olan Mangalem mahallesi, sadece bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda şehrin tarihi mirasını doğrudan yaşayabileceğiniz bir merkezidir. Osum Nehri’nin üzerinde inşa edilen tarihi Berat Köprüsünü geçtiğinizde, kendinizi Hristiyan mahallesi olan bir diğer tarihi yerleşim yeri olan Gorica’da bulursunuz. Mangalem’in karşı kıyısında yer alan bu mahalle, genellikle daha serin ve gölgelidir. Gorica’nın en büyük özelliği sunduğu manzaradır. Berat (Mangalem) o muazzam bin pencereli tablo gibi yapısını en iyi buradan izlenmektedir.Berat’ı dünya genelinde özel kılan, tarihi dokusu ve yüzyıllardır biriktirmiş olduğu kültürdür. Tarihî camilerin minareleriyle diğer dinlerin ibadethanelerini burada bir arada görmek mümkündür. Berat, Mangalem ve Gorica farklı inançların ve kültürlerin bir arada nasıl huzurla yaşadığını göstermektedir.







