Mübârek EmânetlerEmânât-ı Mübâreke Mübârek Emânetler, başta Pey-gamber Efendimiz (asm) olmak üzere birçok Peygamber’in ve başta Hulefâ-i Râşidîn (Dört büyük halife) olmak üzere birçok Sahâbe ve evliyâullahın kullandıkları bir kısım eşyalardan ve onlardan kalan hatıralardan meydana gelmektedir. Bu emânetlerin büyük kısmı bugün Topkapı Sarayı Mübârek Emânetler Dairesi’nde sergilen-mektedir. Emânetler Türkiye’ye Nasıl Getirildi? Mübârek Emânetlerin târihî serüveni, İslâm hilâfetinin geçirdiği aşamalar ile aynı seyri izlemektedir. Daha doğru bir ifadeyle de İslâm Halifesi neredeyse Mübârek Emânetler de orada olmuştur. Çünkü bu emânetler, bir mânâda hilâfetin de sembolü ve nişanesi olmuşlardır. Bilindiği üzere, Emevî Devleti’ nden sonra hilâfet, Abbasî Devleti’ne geçmiştir. 1258 senesinde, Cengiz’in torunu Hülagü’nün Bağdad’ı işgâl ederek yakıp yıkması üzerine, el-Müstansır adındaki bir Abbasî şehzadesi Mübârek Emânetleri de alarak Bağdad’dan ayrılmış ve Mısır’daki Memlûklü Devleti’ne sığınmıştır. Memlûklü Sultanı Emir Zâhir de, el-Müstansır adına İslâm Halifesi ünvanıyla hutbe okutmuş ve sikke kestirmiştir. Bu şekildeki Hilâfet, 1517 senesinde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesine kadar, Abbasî hanedanı mensublarıyla devam etmiştir. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusunun 1517 Ridaniye Zaferi neticesinde Mısır’ı ele geçirmesi ile Memlûklü Devleti târih sahnesinden silinmiştir. Böylece Memlûklü Devleti’nin siyaseten hâkimiyeti altındaki Hicaz da, Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçmiştir. Fetihten sonra, Mekke Emîri Şerif Ebu’l-Berakât, oğlu Şerif Ebû Nümâ’yı, temsilcisi olarak Mısır’a gönderir. Şerif Ebû Nümâ, Kâbe-i Muazzama’nın anahtarlarını Yavuz Sultan Selim’e takdim ederek, Yavuz’un “Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn” ünvanını hak ettiğini de tasdik eder. Yavuz, İstanbul’a dönüşünde hem Kahire’deki Mübârek Emânetleri hem de o sırada halife üvanına sâhib olan 3. Mütevekkil Ale’llah’ı yanına alır. Halife Neredeyse Emânetler de Oradadır Yavuz Sultan Selim İstanbul’a dönünce, Ayasofya Câmii’nde devrin âlimlerinden ve devlet ricalinden oluşan bir meclis toplanır. Son Abbasî Halifesi Mütevekkil, Ayasofya Câmii’nin minberine çıkarak hilâfet makamını hak edenin Yavuz Sultan Selim olduğunu beyan eder ve sırtındaki hilâfete mahsus ferâcesini çıkararak Yavuz’a giydirir. Böylece hilâfet resmen Osmanlılara geçmiştir. Mübârek Emânetler de o günden bugüne İstanbul’da yani hilâfetin merkezinde muhâfaza edilmektedir. Has Oda da denilen Mübârek Emânetlerin muhâfaza edildiği ve sergilendiği Topkapı Sarayı Mübârek Emânetler Dairesi’nde, 5 asırdır devam eden güzel bir geleneğin devamı olarak 24 saat kesintisiz Kur’ân-ı Kerîm okunmaktadır. Mübârek Emânetlerle İlgili Birkaç Not - Mübârek Emânetlerin bugün sergilendiği Has Oda, aslında Padişahların istirahat odasıydı. 1800’lü yıllardan îtibâren yeni sarayların inşa edilmesiyle birlikte Has Oda ve beraberindeki Arzhane, Destimal Odası ve Şadırvanlı Sofa Mübârek Emânetlere tahsis edilmiştir. - Mübârek Emânetler Dairesi’nin önünde bir toz kuyusu bulunmaktadır. Mübârek Emânetler Dairesi’nin haftalık, üç haftalık ve yıllık bakımlarla temizlenmesi neticesinde çıkan toz ve gül suyuyla silinmesi neticesinde artan su, bu toz kuyusuna dökülmekteydi. - Dairenin giriş kapısı üzerindeki yeşil zemin üzerine yazılı kelime-i tevhid, bizzat Sultan 3. Ahmed’in kendi el yazısıdır. - Mübârek Emânetlerden özellikle kılıçların, yayların ve bazı örtü ve giysilerin üzerlerindeki altından ve yakut gibi kıymetli taşlardan yapılan süslemeler, bezemeler ve hatlar ise asıllarına zarar vermeden sonradan teberrüken yapılmıştır. Mübârek Emânetler - Peygamber Efendimiz’in (asm) kılıçları ve yayı -Peygamber Efendimiz’in (asm) Ka’b bin Züheyr’e (ra) hediye ettiği hırka-i şerif ve sandukası - Peygamber Efendimiz’in (asm) nakş-ı kadem-i şerifleri (ayak izi) - Peygamber Efendimiz’in (asm) sakal-ı şerifleri - Peygamber Efendimiz’in (asm) İslâm’ı tebliğ etmek için civar devletlerin hükümdarlarına gönderdiği mektublar - Peygamber Efendimiz’in (asm) Uhud Gazvesi’nde kırılan dişinin mahfazası - Peygamber Efendimiz’in (asm) mühr-ü saâdeti - Peygamber Efendimiz’in (asm) kabir toprağı mahfazaları - Peygamber Efendimiz’in (asm) na’lin-i şerifleri (ayakkabıları) - Peygamber Efendimiz’in (asm) sancak-ı şerifi ve sandukası - Peygamber Efendimiz’in (asm) hilye-i saâdeti - Peygamber Efendimiz’in (asm) gasil suyunun muhâfaza edildiği yeşil şişe - Peygamber Efendimiz’in (asm) su içtiği tas - Peygamber Efendimiz’in (asm) Hayber’in fethinden sonra Hz. Ali’ye (ra) hediyesi (sancak-ı şerif) - Gubar-ı Şerif (Peygamber Efendimiz’in (asm) hücre-i saâdetinin tâmirinden getirilen toz) - Destimal (Peygamber Efendimiz’in (asm) hırkasını sarmak için kullanılan bohça) - İlk Kur’ân nüshaları (3 adet - Hacer-i Esved mahfazası - Altın Kâbe olukları - Kâbe-i Muazzama’nın kapısı - Kâbe-i Muazzama’nın anahtarları ve kilidleri - Kâbe-i Muazzama’nın değişik zamanlarda kullanılmış örtüleri - Hz. Yusuf’un (as) amamesi (sarığı) - Hz. Musa’nın (as) asâsı - Hz. Davud’un (as) kılıcı - Hz. Davud’un (as) Câlûd’un kafasını kesmesinin canlandırıldığı bakır levha (Levha Mısır’ın 1517’de fethinden 50 sene önce hazırlanmış olup Türklerin Mısır’ı fethedeceği levhada yazılıdır.) - Hz. İbrahim’in (as) tenceresi - Hz. Ebû Bekir’in (ra) kılıcı - Hz. Ömer’in (ra) kılıçları - Hz. Osman’ın (ra) kılıçları - Hz. Osman’ın (ra) şehid olduğu esnada okuduğu Kur’ân-ı Kerîm (Bakara Sûresi 137. âyeti okurken) - Hz. Ali’nin (ra) kılıcı - Hz. Fatıma’nın (ra) hırkası - Hz. Fatıma’nın (ra) seccadesi - Hz. Fatıma’nın (ra) sandığı - Hz. Hüseyin’in (ra) cübbesi - Hz. Cafer bin Ebî Tâlib’in (ra) kılıcı - Hz. Halid bin Velid’in (ra) kılıçları - Hz. Ebu’l-Hasan’ın (ra) (Resûlullâh’ın kâtibi) kılıcı -Hz. Ammar bin Yasir’in (ra) kılıcı - Hz. Zeynel Abidin’in (ra) kılıcı - Hz. Zübeyr bin Avvam’ın (ra) kılıcı - Hz. Muaz bin Cebel’in (ra) kılıcı - Hz. Âişe (ra) vâlidemize âid örtü - Hz. Üveyse’l-Karanî’nin külahı ve bohçası - Zemzem sürahileri - Ve yer darlığı sebebiyle zaman zaman sergilenen Peygamberlere, Sahâbelere ve evliyaullaha âit daha birçok emânet…
Ehl-i Sünnet ile Şiiler Arasındaki Halifelik Meselesiİslâm âleminde ayrılıklara, çekişmelere sebep olmuş konularında birisi de hiç şüphesiz halifelik meselesidir. O kadar ki bu konu iman esaslarına ve akaid kitaplarına kadar girmiştir. Günümüzde de bu konu bulunduğumuz coğrafya itibariyle güncelliğini korumakta, bilgi eksikliği, yanlış bilgilendirme, tarafgirlik ve siyasi propagandalar sebebiyle insanlar yanlış yönlendirilmektedir. Özellikle Müslümanların birlik ve beraberliğini istemeyen dış güçler ve dinsizlik cereyanı, tarihte olduğu gibi günümüzde de bu Sünni-Şii, Sünni-Alevi çekişmesini körüklemekte, Müslümanları birbirine kırdırmaktadır. Mana itibariyle halife, sonradan, arkadan anlamındadır. Halifelik, Peygamberimiz(sav) vefat ettikten sonra Efendimize vekâleten umum İslâm’a imamet ve âmiriyet, Şeriat-ı İslâmiyeyi himaye etmek vazife-i mukaddesidir. Halifenin kimin olacağı meselesinde Peygamberimiz (sav) vefat ettikten sonra herhangi bir fikir ayrılığı yokken Hz. Osman’ın (ra) son dönemlerinde Şiiler adı verdiğimiz bir fırka ortaya çıkmış, bu grup Hz. Ali (kv) döneminde gelişip yayılmıştır. Sünnilerle Şiiler arasındaki fikir ayrılığın sebebi şudur: Sünnilere göre Hz. Ali (kv) ilk dört halifenin sonuncusudur. Hz. Ebubekir (ra) daha faziletlidir. Hilafete daha layıktı. Bu sebeple ilk halife o oldu. Şiilere göre ise, Hz. Ali (kv) ilk üç halifeden daha faziletlidir, o’na haksızlık yapıldı, ilk halife Hz. Ali olması gerekirdi. Ayrıca halifelik onun soyundan devam etmelidir. Şiiler bu iddialarına delil olarak: Hz. Ali hakkında birçok hadisin nakledilmesi, Ekser evliya ve tarikatların Hz. Ali’ye dayanması, Hz. Ali’nin şecaat ve ibadette harikulade halleri, Peygamberimiz (sav)'in Âlibeyt’e olan alakası, hususlarını gösteriyorlar. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak bilinen Sünniler ise Şiilerin bu iddialarına şu şekilde cevap vermektedirler: Öncelikle Hz. Ali’nin kendinden önceki üç halifeye yani Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a (ra) bağlılığını söylemesi, onlara tâbi olup, onların şeyhülislâmlığını yapması Şiilerin bu davalarını boşa çıkartıyor. Şiilerin birinci iddiaları olan Hz Ali (kv) hakkında diğer halifelerden daha fazla hadisin yayılmasının sebebi, Emeviler ve Hariciler’in Hz. Ali’ye haksız yere çok hücum etmeleri ve onu çokça propagandalarla kötülemeleridir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olan Ehl-i Hak, bu sebeple onun hakkındaki rivayetleri çokça neşretmişler. Önceki halifeler, Hz. Ali kadar çok tenkit edilmediği için onlar hakkındaki hadislerin intişarına gerek kalmamıştır. Ayrıca Peygamberimiz (sav) gelecekte Hz. Ali’nin fitnelere maruz kalacağını mucize olarak görmüş, bu hadislerle Hz. Ali’yi ümitsizlikten kurtarıp onu teselli etmiş, aynı zamanda ümmetini Hz. Ali hakkında suizandan kurtarıp onları irşat etmiştir. Şiilerin ikinci iddiaları olan ekser evliya ve tarikatların Hz. Ali’ye dayanması meselesi ise; Nübüvvetin (Allah’ın emriyle insanları doğru yola çağırmak) velayete göre derecesi o kadar yüksektir ki nübüvvetin bir derecesi, velayetin yüzler derecesine üstündür. Bu sebeple Hz. Ebu Bekir ve Hz Ömer’in Peygamberimizin İslâmiyet’in esaslarını yerleştirmesindeki vazifelerini devam ettirmeleri noktasındaki hisseleri Cenab-ı Hak tarafından fazla verildiğine halifelikleri zamanındaki başarıları bir delildir. Hz. Ali’nin şahsi faziletinin büyüklüğü o nübüvvet vazifesinden gelen hisseden üstün olmadığından Hz. Ali de onlara şeyhülislâm, müsteşar olmuş, onlara hürmet etmiştir. Acaba Hz. Ali’nin sevdiği ve hürmet ettiği bu halifeleri Sünni Müslümanlar nasıl sevmesin, onlara nasıl hürmet etmesin? Şiilerin üçüncü iddiaları olan Hz. Ali’nin şecaat ve ibadette harikulade halleri ise: Üç halifenin idaresi dönemlerinde cihat ve fetihlerdeki muvaffakiyetlere göre Hz. Ali’nin halifeliği dönemindeki iç karışıklıklar yine Şiilerin bu iddialarını çürütüyor. Başta Hz. Ali olmak üzere bütün Ehl-i hakikat şahsi kemâlat ve mertebe noktasında Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i öne geçiriyorlar. Sıddık-i Ekber Hz. Ebubekir ve Faruk-u Azam Hz. Ömer’in şahsi faziletleri ve hilafetleri dönemlerindeki İslâmiyet’e yaptıkları hizmet ile Hz. Ali'nin şahsi faziletleti, hilafeti dönemindeki mecburen girdiği elem verici iç savaş ve suizana maruz kalan halifelik mücadeleleri bir tartının kefelerine konsa, önceki üç halifenin kefesi ağır gelecektir. Şiilerin dördüncü iddiaları olan Peygamberimiz (sav) in Âlibeyt’e olan alakası ise: Şiiler bu noktada Ehl-i sünneti tenkit edemez. Çünkü Ehl-i Sünnet Hz. Ali’yi tenkit etmek şöyle dursun, onu ve neslini ciddi sever. Fakat hadisce tehlikeli sayılan aşırı muhabetten çekiniyorlar. Çünkü sahih rivayetlerde vardır ki: Peygamberimiz (sav) Hz Ali’ye bir kısım insan sana ifrat-ı muhabbetten helakete gidecek demiştir. Hz Ali’ye aşırı muhabbette, Hz. Ali’den önceki halifeleri kötülememe, onlara düşmanlık etmeme ve İslâm usulleri haricine çıkmama şartıyla sakınca olmayabilir. Fakat Şiiler hilafet meselesine siyasi garaz karıştırdıkları için önceki halifeleri kötülemiş, onlara düşmanlık etmiş ve Rafiziler gibi bir kısmı da İslâmi esasların dışına çıkmıştır. Bu yüzden Hz. Ali’ye olan bu tarz sevgilerinin özür hakkı bulunmuyor. Ayrıca İranlılar, İslâmiyet gelmeden önce köklü bir medeniyete sahiptiler. Yüzyıllardır devam ede gelen saltanatları ve dinleri vardı. Hz. Ömer (ra) İranlıların bu şeref ve saltanatına şiddetli darbelerle son verdi. Bu durum İranlıların milli gururlarının kırılmasına sebep ve İranlıların bilerek veya bilmeyerek intikamlarını İslâm hâkimiyetinden alma hissini uyandırdı. Bu sebeple garazdan ve tecavüzden kurtulamamışlar; “Hz. Ali’yi sevmeleri Hz. Ali’yi sevmek değil, bilakis Hz. Ömer’e buğz içindir” sözüne masadak olmuşlardır. Bir başka önemli husus da Şiiler’in Hz. Ali’yi (kv) çok sevdiklerini söylerken, farkında olmadan onu kusurlu göstermeleridir. Bu sebeple Hz. Ali ve Ehl-i Sünnet’e mahcupturlar. Farkında olmadan Hz. Ali’nin kötü ahlakta olduğunu söylüyorlar. Çünkü Hz. Ali kendisinden önceki halifelere haksız oldukları halde güya onlara takiyye yapmış. Yani onlardan korkmuş, onlara ikiyüzlü davranmış. Acaba böyle İslâm kahramanı ve Esedullah ünvanını kazanan sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zatı korkaklık ve sevmediği kişilere yapmacık, ikiyüzlü sevgi göstermek, haksızlara tabi olmayı kabul etmekle vasıflandırmak, ona sevgi değildir. Elbette Hz. Ali kendisine böyle muhabbet edenlerden uzak durur. İşte Ehl-i Sünnet, Hz. Ali’yi noksanlaştırmaz, kötü ahlakta olmakla itham etmez, ona korkaklık isnadında bulunmaz. Derler ki: Hz. Ali, Kendisinden önce gelen halifeleri hak görmeseydi, onları bir dakika bile tanımaz, onlara itaat etmezdi. Demek ki Hz. Ali, onları haklı ve üstün görmüştür. Hulasa, Her şeyin, aşırısı iyi değildir. İstikamet ise orta yoldur. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat orta yolu tercih etmiştir. Tüm bu meşrep farklılıklarına rağmen Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ve Âl-i Beyt’i sevme yolunu tuttuklarını iddia eden Aleviler ve Şiiler bu zararlı çekişmeyi bırakmazlarsa Avrupa’nın dinsizleri ve aramızdaki münafıklar bizi birbirimize kırdıracak, birimizi mağlup ettikten sonra diğerimizi ezmeye başlayacak. Bu yüzden her iki taraf da böyle bir zelilliğe düşmek istemiyorlarsa, dünya şekaveti ve ahret azabından kurtulmak istiyorlarsa, ayrılığa sebep olan küçük meseleleri bırakmalı, Kur'an-ı Mucizü’l beyanın muhkemat kalesine girmeli, Sünnet-i Seniyeyi kendine rehber yapmalıdır. Kaynaklar: Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Osmanlıca Nüsha, Altınbaşak Neşriyat Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat I, Osmanlıca Nüsha, Altınbaşak Neşriyat Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Osmanlıca Nüsha, Altınbaşak Neşriyat Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Hilal Yayınevi Şemseddin Sami, Kamus-u Türkî
Bediüzzaman Hazretleri ve Ehl-i Sünnet İtikadıYüce Rabbimiz ezelî kelamında, Kur’ân-ı Kerim’in “müminler için doğru yolu gösteren bir hidayet ve bir şifa”(1) olduğuna tekrar tekrar dikkatlerimizi çekiyor. Bundan anlaşılıyor ki, müminler Kur’ân’ı hakkıyla rehber yapıp onun hakiki tefsir olan sünnet-i seniyyeye gereği gibi tabi olsalar, gerek ferdî, gerek alievî, gerekse toplumsal ve siyasî bütün manevî derdlerine şifalar bulacak onları iki dünyada da saadete ulaştıracak olan doğru yola kavuşacaklardır inşaallah. Kur’ân ve sünnetin rehber yapılması söz konusu olduğunda ise, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denilen İslam’ın büyük nurani caddesinin düsturları hayatî önem arz etmektedir. Bilindiği gibi, itikadda Maturidî ve Eş’arî, amelde ise Hanefî, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi mensuplarının gittiği yola Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu denilir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ise, Resul-ü Ekrem (asm)’ın sünnetine bağlılık ve sahabeler, tabiin ve tebe-i tabiin cemaatlerinin izinden ayrılmamakla mümtaz olan İslâmiyetin dosdoğru yoludur, “Sırat- Müstakîm”dir. Bu cihetle, Kur’ân ve sünnette yer alan iman, hayat ve amel düsturlarını Resulullah’ın ve ashabının anladığı ve aktardığı şekilde aynen hüve hüvesine muhafaza edip hayata tatbik eden ehl-i sünnet ve’l-Cemaat mezhebi olmuştur. Resul-ü Ekrem (asm) Efendimiz’in: “Benden sonra ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak ve onlardan birisi kurtulacaktır. Onlar ise benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir”(2) diye buyurduğu hadis-i şerifindeki müjdeye mazhar olanlar da yine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensublarıdır. Çünkü onlardır ki, sünnet-i seniyeye harfiyen tabi olmuşlar ve Ashab-ı Kiramın (r.anhüm) hiç birini ayırd etmeksizin hepsini sevmiş ve bütün ilimlerini ashab yoluyla resulullah (asm)’dan almışlardır. Yine Resul-ü Ekrem (asm)’ın “Ümmetim dalalet üzerinde toplanmazlar”(3) hadis-i şerifinin mazharı da ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Çünkü ümmet-i Muhammediye’nin yüzde sekseni gibi büyük bir çoğunluğu ehl-i sünnet ve’l-cemaatin Sırat-ı Müstakîm sırrına mazhar olan nurlu yolunda toplanmışlardır. İlk asırlardan itibaren, ümmetin kahir ekseriyetinin ehl-i sünnetin dört mezhebini birden içine alan bu hidayet yolunda toplanması, “Ümmetim dalalet üzerinde toplanmaz” hadisinin manasını onlar üzerinde fiilen göstermiştir. Hem, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebi hidayet ve hak üzere olduğunu yüz binler dahi ulemalar ve milyonlar evliyalar yetiştirerek de ispat etmiştir. Zira ağacın keyfiyet ve kalitesini gösteren yetiştirdiği meyvelerin güzelliği ve lezzetidir. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin mübarek şeceresinin yetiştirdiği nurani meyveler olan Hasan-ı Basriler, Cüneyd-i Bağdadiler, İmam-ı Azam, Şafii, Malik ve İbni Hanbeller, İmam Buhariler, Müslimler Abdülkadir-i Geylaniler, İmam-ı Gazaliler, Mevlana Rumîler, Şâh-ı Nakşibendler, İmam-ı Rabbaniler, Taftazaniler, Fahreddin-i Raziler, Celaleddin-i Suyutiler (radiyallahu anhüm ecmain) gibi milyonlarca büyük İslam âlimleri ve evliyaları hummalı bir çalışma içine girmişlerdir. Ashab-ı Kiram’ın manevî rehberliği altında Kur’ân ve sünnetten çıkardıkları itikad ve amel düsturlarını ortaya koymuşlar ve İslam Dünyası bin seneden fazla süren şaşaalı yüz yıllarını ehl-i sünnet ve’l-cemaatin muhafaza ettiği bu prensipler ışığında yaşamışlardır. Kur’ân’ın nurlu düsturlarının hayata tatbiki anlamına gelen bu esaslardır ki İslam’ın hâkim oluğu yüzyıllarda yeryüzünün yarısına ve insanlığın beşte birine adalet, fazilet ve saadet dağıtmıştır. Öyle ise iki asırdır âlem-i İslam’da yaşanan büyük gerilemenin ve her sahada ortaya çıkan problemlerin sebebi bu Kur’ânî yoldan uzaklaşmak olduğu gibi, yegâne reçetesi de tekrar ümmet-i Muhammed’in (asm) o Kur’ân-ı hidayet yolunda toplanmasıdır. Buraya kadar ele aldığımız bu mühim hakikatten dolayıdır ki son devrin büyük İman Müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bütün himmet ve gayretiyle ehl-i sünnet ve’l-Cemaat itikadının takviyesine ve sünnet-i seniyenin ihyasına çalışmış, bu uğurda büyük çilelere katlanmış, ömrünü bu yolda feda etmiştir. Yazdığı yüz otuzdan fazla risalesini tamamen ehl-i sünnetin düsturları üzerine bina ederek ehl-i sünnet ve’l-cemaatin itikad ve amel düsturlarıyla birlikte ehl-i sünnet büyüklerinin sevgisini kalblere yerleştirmiştir. Mesela ehl-i sünnet imamlarının nasıl büyük bir himmet, titizlik ve isabetle Kur’ân’dan hidayet yolunu alıp muhafaza ettiklerine dair şöyle Üstad şöyle demiştir: “Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi (büyük topluluğu), hakaik-i Kur’âniyeyi ve imaniyeyi istikamet dairesinde hüve hüvesine (en ince noktasına kadar) Sünnet-i Seniyeye tâbi olarak muhafaza etmişler. Evliyaların büyük çoğunluğu, o daireden yetişmişler.”(4) Yine yukarıda izahı geçen hadis-i şeriften yola çıkarak, “Nakl-i sahih-i kat'î ile- (Peygamberimiz sav.) …ümmeti yetmiş üç fırkaya bölüneceğini ve içinde hidayet üzere olup kurtulan fırka, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.”(5) Diyen Hazret-i Üstad, kader gibi itikadî meseleler için: “Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mu'tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.”(6) Demekle müminlerin tek rehberlerinin ehl-i sünnetin inanç esasları olması gerektiğini, Cebriye ve Mutezile gibi sahabeden ayrılarak kendi akıllarınca sapkın yollar açanların hidayet rehberi olamayacaklarını ortaya koyar. Kur’ân ve sünnete bu yüksek ehl-i sünnet şuuruyla yaklaşan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kurucusu olduğu ve milyonlarca insanın hidayetine vesile olan Risale-i Nur hizmetinin usul ve metodunu da tamamen ehl-i sünnet düsturları üzerine oturttuğunu şöyle izah eder: “Kelâm'ın ve Usûl-üd Din allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat'ın dâhî muhakkiklerinin İslâmî akidelere dair çok araştırma ve muhakemeler yaparak ve âyet ve hadîsleri muvazene edip karşılaştırarak kabul ettikleri Usûl-üd Din denilen (Dinin temel düsturları), şimdiki Risale-i Nur'un meşrebini (yolunu) muhafazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid'a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar.”(7) Kelam ilmi sahasında İslâm tarihinde yetişen büyük otoritelerden biri olan Üstad Bediüzzaman, imanî mevzuların teferruatında bazı orijinal tesbitlere de sahip olduğu halde, Ehl-i Sünnet imamlarının ittifak ettikleri meselelerde hiçbir zaman muhalif fikir beyan etmemiştir. Onları aynen destekleyip sahip çıkmış ve o ittifakı delil olarak göstermiştir. Çünkü ona göre Ehl-i Sünnetin icmaı (fikir birliği) Müslümanlar için katî ve tartışmasız delildir. Üstad’ın bu tavrına bir numune olarak sahabeler hakkındaki şu beyanını gösterebiliriz: “Enbiyadan sonra nev'-i beşerin (peygamberlerden sonra insanlığın) en efdali sahabe olduğu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatın icmai bir hüccet-i katıadır (kesin delildir).”(8) Said Nursî Hazretleri’nin, Ehl-i Sünnet’in temel inanç ve amel düsturlarını kabul etmeyen Mutezile gibi bid’a mezhepleri hakkındaki şu beyanları, onun Ehl-i Sünnet düsturlarını nasıl yüksek gördüğünü gösterdiği gibi, Ehl-i Sünnet’e muhalefet edenleri ne durumda gördüğünün tesbiti açısından da gayet mühim ifadelerdir: “Mutezile imamları, muhabbet-i haktan (hak sevgisinden) ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavanin-i Ehl-i Sünnet (Ehl-i Sünnet’in kanunları), onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merduddurlar (reddedilmişlerdir).”(9) Ehl-i Sünnet yolunun aşırılıklardan uzak kalarak hadd-i vasat (orta yol) üzere gittiğine eserlerinde vurgular yapan Said Nursî Hazretleri, bunun güzel bir numunesini Şia ve Alevilik hakkındaki risalesinde şöyle vermektedir: “Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (ra) tenkis etmedikleri gibi ciddî severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (ra) şîası (taraftarları) hakkındaki sena-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (ra) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasara (Hristiyanlar) için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (ra) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadis-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih edilmiş (açıklanmış). (Bu hadisi Üstad Mucizat-ı Ahmediye’de şöyle nakleder: “(Resul-ü Ekrem asm) İmam-ı Ali'ye (ra) demiş: Sende Hazret-i İsa (as) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adavetle (biri sevgide, biri düşmanlıkta aşırı giderek). Hazret-i İsa'ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşru'dan tecavüz ile hâşâ "İbnullah" (Allah’ın oğlu) dediler. Yahudi, adavetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir.)… Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır (orta yoldur) ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat onu ihtiyar etmiş (seçmiş)… Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali'nin (ra) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (ra) lâyık olduğu sena ve övgü ile zikrediyorlar. Hususan büyük çoğunlukla Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar. Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnet’in düşmanlığına hak kazanan Haricîleri ve dinsizleri bırakıp, ehl-i hakk (olan Ehl-i Sünnet’e) karşı cephe almamalıdırlar.”(10) Üstad’ın Ehl-i Sünnet’e şiddetli bağlılığı yazdığı Nur Risalelerine de aynen aksetmiştir. Bu sebeple, Risaleleri okuyanların, Allah’a Kur’ân’a, Resulullah’a (sav) ve ashab-ı kirama karşı muhabbet ve hürmetleri kısa bir zaman içerisinde ziyadeleştiği gibi, Ehl-i Sünnet büyükleri olan evliyalara, âlim ve müçtehidlere karşı da derin bir muhabbet ve sevgi duymaya başlarlar. Hidayet üzere olmanın, İslâmiyet’i doğru anlayıp doğru yaşamanın ve bid’atlardan korunmanın en temel şartının Ehl-i Sünnet yoluna sıkıca bağlı bulunmakta olduğu şuuruna varırlar. “Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun”(11) diyerek gerek itikadî, gerek amelî noktada, insanları Ehl-i Sünnet’in maruf dört mezhebine göre amel etmeye çağıran Üstad Bediüzzaman’ın bu itikad ve amelle yetiştirdiği Nur Talebeleri son derece yüksek bir Ehl-i Sünnet’e bağlılık şuuruyla donanmışlardır. Onların bu yüksek vasıfları Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan Tarihçe-i Hayat kitabında şöyle tarif edilmiştir: “Nur talebeleri de, îmân ve İslâmiyete Ehl-i Sünnet dairesinde bütün kuvvetiyle hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyorlar ve süflî menfaatlerin peşinde değillerdir.”(12) Buraya kadar yazılanlarla ortaya çıktığı gibi, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri asrımızda Ehl-i Sünnet’in en büyük müdafilerinden biri olarak Ehl-i Sünnet itikadının güçlenmesinde büyük bir rol sahibi olmuştur. Ve zât-ı hâdî ve’l-mühdî, bütün müminleri Ehl-i Sünnet’in istikametli ve nurlu hidayet yoluna davet etmiştir. Allah kendisinden ebediyen razı olsun… Kaynaklar: (1) Fussilet Suresi, 44. Ayet(2) Ebu Davud, Sünnet, 1; Tirmizî, İman,18; İbn Mace,Fiten, 17; İbn Hanbel, 2/332(3) Mecmau’z-Zevaid, 5/218(4) Mektubat, 26. Mektub(5) Mektubat, 19. Mektub(6) Sözler, 26. Söz(7) Emirdağ Lâhikası-1(8) Sözler, 27. Söz(9) Mektubat, 29. Mektub(10) Lemalar, 4. Lema(11) Divan-ı Harb-i Örfi(12) Tarihçe-i Hayat
Sabırİmtihan ve Sabır Kur’ân’ın değişik âyetlerinde bu dünyanın imtihan yeri olduğu vurgulanarak, mü’minlerin bu imtihanlarda sabırlı olmaları istenmiştir. Bu konudaki bazı âyetler şöyledir: Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden bir eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara, 155) (Ey mü’minler!) Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve (belalarla) öyle sarsıldılar ki Peygamber ve beraberindeki îman edenler “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diyordu. Dikkat edin, Şüphe yok ki Allah’ın yardımı yakındır. (Bakara, 214) Peygamberimizin (asm) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Siz altınınızı (sahte mi, değil mi diye) ateşle kontrol ettiğiniz gibi, Allah da sizden birini -onu daha iyi bildiği halde- bela ile tecrübe eder (imtihan eder). Bu imtihan edilenlerden kimi saf, hâlis altın gibi çıkar. Bu kimseler Allah’ın kötülüklerden koruduğu kimselerdir. Onlardan kimi de bundan başka türlü çıkar. Bunlarda bazı şüphelere düşmüş kimselerdir. Onlardan kimi de siyah altın gibi çıkar. İşte bunlar fitneye giriftar olmuş (imtihanı kaybetmiş) kimselerdir. (Hakim, Taberanî, Beyhakî) Her insanın imtihanı değişiktir. Fakir fakirlikle, zengin zenginlikle imtihan edilir. Keza idareciler idare ettikleri kimselerle, idare edilenler de idarecilerle imtihan olunurlar. Bu imtihanı kazanmanın en mühim şartı ise sabırdır. Kur’ân’da şöyle buyrulur: "Sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve size, verdiği şeyler (nimet, makam) hususunda, sizi imtihan etmek için bazınızı bazınızdan derecelerle üstün kılan O’dur." (En’am, 165) "Sizin bir kısmınızı, bir kısmınız için sabredecekler mi diye imti-han vesilesi yaptık." (Furkan, 20) Lider Olmanın En Mühim Şartı Sabırdır: İmam Şâfii “İnsanları idare etmek, vahşî hayvanları idare etmekten zordur.” der. İnsanların başına geçip onları idare etmek, yönlendirmek dünyanın en zor işlerindendir. Bu işlerin üstesinden gelmenin en mühim şartı da sabırdır. Kur’ân’da İsrailoğullarından bir kısmının dinde önderler oluşunun sebebi olarak sabır gösterilir: “Onlar sabrettikleri zaman biz de onları emrimizle yol gösteren imamlar, liderler yaptık” (Secde, 24.) Bu âyete göre sabrı olmayan lider olamaz ve olmamalıdır. İnsanlara hidâyet rehberi olarak gönderilen bütün peygamberlerin ortak özellikleri sabırdır. Mekke döneminde gelen âyetlerin pek çoğunda Peygamberimize ve Müslümanlara sabır öğütlenir. “(Senden önceki) azim sâhibi peygamberler gibi sen de sabret!” (Ahkaf, 35). Eyyüb (as) hakkında “Biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel bir kuldu” (Sad, 44) denilerek övülür. Peygamberimiz de şöyle buyur-muştur: “Belanın en şiddetlisine maruz olanlar peygamberlerdir. Sonra onlara yakın olanlar, sonra onlara yakın olanlardır.” (Tirmizî, Ahmed) “Allah yolunda benim korkutul-duğum kadar hiç kimse korku-tulmadı. Allah yolunda bana eziyet edildiği kadar hiç kimseye eziyet edilmedi.” Peygamberimizin hayatına bak-tığımız zaman, O’nun hayatı boyunca zorluklarla karşılaştığını, fakat O’nun sabır ve sebatla bunların üstesinden geldiğini görürüz. Mekke’de müşrikler, Medine’de ise münafıklar ve Yahudiler daima Peygamberimize eziyet etmişlerdir. Üstelik Peygamberimiz bazen yeni Müslüman olan, îman kalbine yerleşmemiş insanların veya bedevîlerin kabalıklarına da ta-hammül ediyordu. Bir defasında ganimeti paylaştırmış ve bir şahıs O’nu âdil olmamakla itham etmişti. Şöyle buyurdu: “Allah ve Resûlü âdil olmazsa kim âdil olur. Allah Musa’ya rahmet etsin, O’na bu bana yapılandan daha çok eziyet edilmişti de O sabretmişti.”1 Peygamberimiz insanların içi-ne girip onların eziyetlerine tahammül ettiği gibi, diğer mü’minlerin de insanların içine girmelerini, toplumda İslâm’ın öğrenilmesi ve yaşatılması için zorluklara tahammül edilmesini tavsiye ediyordu. Bu konuda iki hadis şöyledir: “İnsanların içine girip onların eziyetlerine sabreden Müslüman, insanların içine girmeyen, eziyetlerine sabretmeyen Müslümandan hayırlıdır.” (Buharî, Tirmizî, İbn Mâce) As’as B. Selame (ra) şöyle der: Resûlullah (asm) bir adamı sahâbeler içinde göremedi ve onu sordu. O adam Peygamberimize geldi ve “Yâ Resûlallah! Ben şu dağa gidip halvete çekilerek ibadet etmek istiyordum” dedi. Resûlullah (asm) ona şöyle dedi: “Sizden birinin İslâmî mevkilerden –hoşuna gitmeyen- bir mevkide bir saat sabretmesi, halvete çekilerek yaptığı 40 yıllık ibadetten hayırlıdır” buyurdu. Başka bir rivâyetinde Peygam-berimiz: “Dikkat ediniz! Müslümanların yaşadıkları herhangi bir memleketin, bir yerinde bulunmak (orada İslâm’a hizmet etmek), kişinin yalnız başına, bir yerde 60 yıl ibadet etmesinden hayırlıdır” buyurmuş ve bunu 3 defa tekrarlamıştır. ( ألا إن موطنا من مواطن المسلمين أفضل من عبادة الرجل وحده ستين سنة قالها ثلاثا)2 Ali (ra) şöyle demiştir: Sabrın îmandaki yeri, başın ceseddeki yeri gibidir. Baş kesildiği zaman cesedin diğer kısımları bozulur ve kokar. Sabrı olmayanın (kâmil bir) îmanı da yoktur. (Beyhakî) Tâbiinin büyüklerinden Süfyan-ı Sevrî’ye Hz. Ali (ra)’ın “Cesede nisbetle baş neyse, îmana nisbetle sabır da öyledir” sözünü sordular. O da şöyle dedi “Sen Allah’ın “Onlar sabrettikleri zaman biz de onları emrimizle yol gösteren imamlar, liderler yaptık” âyetini duymadın mı? Onlar işin başına sarıldıkları için reislerden oldular. SABREDENLER ALLAH’IN YARDIMINA MAZHAR OLURLAR Pek çok âyette mü’minler sabra teşvik edilmiş ve Allah’ın sabredenlerle beraber olduğu, sabredenleri sevdiği ifade edilmiştir. Bu konuda bir âyet şöyledir: “Ey îman edenler! Sabır ve namazla (Allah’dan) yardım isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153) Peygamberimiz (asm) İbn Abbas’a şöyle nasihat etmiştir: “İlim mü’minin dostudur. Hilim onun veziri, akıl onun yol göstericisi, amel onun kayyimi, rıfk onun babası, yumuşaklık kardeşi, sabır ise onun askerlerinin, ordusunun komutanı hükmündedir.”3 “(Ey Abbas’ın oğlu!) şunu iyi bil ki; hoşuna gitmeyen bir şeye sabretmende çok hayır vardır. Muhakkak ki yardım sabırla beraberdir. Ve kurtuluş, ferah da üzüntüyle beraberdir. Her zorlukla beraber kolaylık vardır."4 Üstad Bedîüzzaman, “Allah sabredenlerle beraberdir” âyetini tefsir ederken şöyle der: Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücûd-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki "Hırslı adam daima zarar ve ziyandadır, sabır ise kurtuluşun, ferahın anahtarıdır” durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk'ın inâyet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.5 Peygamberimiz de bu konuda “Teenni Allah’dan, acele ise şeytandandır.” der.6 Allah Peygamberimiz ve sahabelere Bedir Savaşı’nda melek ordusuyla yardım etmişti. Bu yardımın en mühim sebebi âyetlerde “sabır ve takva” olarak zikredilir. “Evet, eğer siz sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, onlar (müşrikler) şu anda bile üzerinize gelseler, Rab-biniz, alâmetli beş bin melekle size yardım edecektir.” (Âl-i İmran, 125) Tâbiinden Urve (ra) şöyle demiştir: Allah (sahâbelere) “sabır ve takva” üzerinde bulunmaları şartıyla 5 bin nişanlı melekle destekleyeceğini vaad etmişti. Allah bu vaadini (Bedir’de) yerine getirdi. Onlar (Uhud’da) Peygamberin emrine isyan ettikleri, yerlerini terk ettikleri ve okçular yerlerini bırakmayacaklarına dair Peygam-bere verdikleri sözü terk ettikleri ve dünyayı istedikleri vakit (Allah tarafından) meleklerin yardımı kaldırıldı. Bu konuda Allah “Yemin olsun ki siz Allah’ın izni ile onları öldürürken, O size (yardım) vaadini yerine getirmiştir” (Âl-i İmran, 152) âyetini indirdi. Onlara fethi gösterdi. Fakat isyan ettikleri vakit, bela ile onları cezalandırdı.7 SABREDEN ZAFERE ULAŞIR Hedefe doğru yürüyen her insan mutlaka engellerle karşılaşır. Bu engelleri aşmak ancak sabırla mümkündür. Sabırlı olmayan insanlar engellerle karşılaşınca cesaretlerini kaybeder, yılgınlaşır ve hedeflerini terk ederler. Hedeflerini terk etmeyen, direnen, sabreden insanlar hedeflerine ulaşırlar. Bu yüzden “Sabreden zafere ulaşır” denmiştir. Üstad Bedîüzzaman Allah’ın insana bütün zorluklara yetecek derecede bir sabır kuvveti verdiğini, fakat insan bu kuvveti geçmiş ve geleceğe dağıttığında, şimdiki zamandaki zorluklara sabrının kâfi gelmediğini söyler. Sabırlı dediğimiz insanlar bu hakikatı anlayıp sabırlarını yalnızca şimdiki zamana tahsis edenlerdir. Peygamberimiz (asm) Mekke’de peygamberliğini ilan ettiği yıllarda müşrikler O’nu vazgeçirmek için makam, para, kadın teklif etmişlerdi. O onların bu teklifine “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz, ben bu dâvâdan vazgeçmem” diyerek karşılık vermişti. Bu sözleri O’nun dâvâsında ne kadar kararlı olduğunu göstermeye kâfidir. Mekke’de iken panayırlarda bütün kabileleri her sene dolaşıyor, İslâm’ı tebliğ ediyordu. Yumuşak, nâzik davrananların yanında, kaba ve çirkin davrananlar da oluyordu. Birisi “Ey Muhammed! Biz seni kovmaktan bıktık, sen gelmekten bıkmadın” demişti. Peygamberimizin bıkmadan usanmadan yaptığı tebliğ, nihâyet 13 yıl sonra semere vermiş, Medineliler Müslüman olmuştu. Rivâyete göre Timur, beyliğinin ilk yıllarında uğradığı bir bozgundan sonra çadırına çekilmiş. İşin içinden nasıl çıkacağını düşünürken çadır bezinin üstünde bir karıncanın tırmana tırmana yukarı çıktığını görmüş. Hemen bir fiske atıp yere düşürmüş, yine düşüncelere dalmış. Bir iki dakika sonra hayvanın tekrar yukarı çıkmaya başladığını görmüş. Bir fiske daha atmış. Ama biraz sonra yine aynı manzarayla karşılaşmış. Bu hâl üç, dört kere daha tekrarlanınca Timurlenk nihâyet alnına vurup “İşte şimdi anladım, bunu bana bu karınca öğretti. Geleceğe hâkim olmanın yegâne çâresi sebat etmektir!” demiş. Ve daha sonra bu esastan ömrü boyunca ayrılmamış.8 Bir engelle karşılaşıp onu aşmak için girişimde bulunduk ve engeli aşamadık ise, hareket tarzımızı değiştirmemiz neticeyi de değiştirebilir. Örneğin elimizde 20 anahtar var ve hangi anahtarın kapıyı açtığını bilmiyor isek, yapacağımız şey bütün anahtarları teker teker denemektir. Yirminci anahtarla da olsa mutlaka kapıyı açarız. Fakat ısrarla yanlış anahtarla kapıyı açmaya uğraşır isek saatlerce de uğraşsak, kapıyı açmamız mümkün olmaz. “Deneme yanılma” metodu bir öğrenme metodudur. Herhangi bir işi denedik ve yanıldı isek, -başarılı olamadı isek- bu bizi işi bırakmaya götürmemeli, tam tersine bunu bir tecrübe, bir zenginlik olarak kabul edip; yeni bir yol aramaya yönelmeliyiz. Bir yazar şöyle der: “Başarı doğru düşüncenin ürünüdür. Doğru düşünce tecrübelerin ürünüdür. Tecrübe ise yanlış düşüncelerin toplamıdır.” Bunu şöyle formule edebiliriz: Başarı > doğru düşünce > tecrübeler > yanlış düşünceler. (Veya: Yanlış düşünceler > tecrübeler > doğru düşünce > Başarı.) Engellerle karşılaştığımız zaman sabırla inadı da karıştırmamamız gerekir. Yanlışta ısrar inad, doğru şeyde sebat sabırdır. Kaynaklar: 1- Kur’ân’ın değişik yerlerinde israiloğullarının Musa (as)’a verdikleri sıkıntılardan bahsedilir. Mesela Saf Sûresi’nin 5. âyetinde Musa (as)’ın şöyle dediği aktarılır: “Ey kavmim! Bana niçin eziyet ediyorsunuz. Siz benim size gönderilmiş peygamber olduğumu da biliyorsunuz.” Yine o kavminin itaatsizliğini Allah’a şöyle şikâyet eder: “Yâ Rabbî! Nefsimden ve kardeşimden başkasına gücüm yetmiyor.” (Maide, 25)2- Ed-Dürrü’l-Mensur. c.1, s.161. (İki rivayet de Beyhakî’den nakledilmiştir.)3- Ed-Dürrü’l-Mensur. c.1, s.1604- Agy.5- Mektubat, 23. Mektub, 4. sualin cevabı.6- Tirmizî, Birr Ve’s Sıla, Bab, 66, hn, 2012. 7- Beyhakî 8- İsmail Hami Danişmend. Tarihi Hakikatler. C.2. s. 313
Mütalaa Tembelliğinden Nasıl Kurtulurum?Hayattaki en sıkıntılı durumlardan birisi ülfet/alışkanlık olsa gerek. Bir işe yeni başladığınızda, bir şeyle yeni tanıştığınızda onun heyecanı tamamıyla sarar sizi. Bütün dünyanız o olur adeta. Zaman içinden zaman alıp o şeye koşmak, onunla vakit geçirmek istersiniz. Bütünüyle her detayına vakıf olmak istersiniz. Ne var ki, herkesin durumuna göre uzun veya kısa vakitte bir yayla dönemi vardır. Yaylalar dönemi geldiğinde eski hızınız kaybolmaya başlar. Heyecan dolu anlar, ülfet/alışkanlık hastalığından sebep bazen yük gibi gelmeye meyleder. Eski haz, tat, heyecanı bulamaz olursunuz. Ya da öyle olmasa bile vesileleri yorucu gelmeye başlar; namaz kılmak kolaydır da abdest almak zordur kabilinden. İşte böyle zamanlarda şöyle bir durup, meşgul eden şeylerden sıyrılıp sizi tahrik eden temel noktaya yönlenmeniz gerekir. Muhatap olduğunuz şeyin kıymet atfettiğiniz noktasına hasr-ı nazar etmeniz icab eder. Dar alanlardan kafanızı kaldırıp, en yüksek ve en uçtaki noktaya nazar etmeniz önemli olur. Yukarıda sarf ettiğim cümleleri ülfet etme ihtimalimiz yüksek olan mütalaaya çekmek için yazdım. Zira dünyanın işleri çok yoğun; sebep ister maddi olsun, ister manevi. Belki sizler de söylemişsinizdir, kitabın başına bir otursam kalkmak bilmiyorum. Fakat oturuncaya kadar da akla karayı seçiyorum. Eğer böyle bir hal sizde de tezahür etmeye başlamışsa, gelin hep beraber önemine vurgu yapılan noktalara bakalım. Neyin mi? Elbette Risale-i Nurun. Hepimiz ahiret yolcusuyuz. Dünya istasyonuna ahir zamanda düşmüş yolumuz. Çetin bir zaman dilimi. İman zaafiyeti konusunda sıkıntılı bir dönem. Fakat derdi veren Allah, dermanı da göndermiş. Gerçi biz bunları biliyoruz zaten diyenleriniz çok aranızda. Evet biliyorum ve ondan dolayı bu noktaya dikkat çekmek istiyorum. Çünkü etrafta ülfet kol geziyor. Tembellik, tenperverlik, vazifeperestlik ve daha neler neler nazarımızı kendilerine çekip, biliyorum dediğimiz şeyin amelinden bizleri maalesef geri bırakıyor. Şu ayet iman edenlere inmemiş miydi, “Ey iman edenler iman ediniz.” Peki, Risale-i Nur nedir? Ne gibi özellikleri barındırıyor? Bu gibi suallere Risale-i Nurun içinden ve müellifinin lisanından cevapları bir araya toplayarak bir gürz yapıp ülfetin başına vurmak istiyorum. Ta ki ülfet dağılsın, tembellik gitsin; yeni bir şevk ve gayret gelsin ki, bu asrın hastalığına yakalanmış bir fert olarak yine bu asrın hastalıklarına derman olan Nurlardan geri kalmayayım. RİSALE-İ NURUN KAYNAĞI Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, “Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikati beyan etmek için derim ki: Sözlerdeki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir. Hatta Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.” PENCERELER RİSALESİ İMANI OLMAYANI İMANA GETİRİR Şu Otuz üç Pencereli olan Otuz üçüncü Mektub, imanı olmayanı inşallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, “Bir pencere bana kâfi geldi, yeter” diyemezsin. Çünkü senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hatta hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh her bir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır. GİDECEĞİN YER HAKKINDA ŞÜPHEN Mİ VAR? Eğer haşirin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen; haşire dair Onuncu Söz ile Yirmi dokuzuncu Söze dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok. RİSALE-İ NUR MÜRŞİD HÜKMÜNDEDİR Kardeşim Abdülmecid, birader zadem Abdurrahman’ın (r.aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elim ahvalât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Sözü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: “Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözlerin her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş. (Mektubat) BU RİSALEYİ ANLAYARAK OKUYAN ADAM İMANINI KURTARIR Bu risale benim nazarımda çok mühimdir. Çünkü içinde çok mühim ve ince olan esrar-ı imaniye inkişaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşallah. Maatteessüf ben burada kimse ile görüşemediğimden, kendime tebyiz edip yazdıramadım. Bu risalenin kıymetini anlamak istersen, başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyveyi ve ahirdeki hâtimeyi ve hâtimeden iki sahife evvelki meseleyi evvelce dikkatle okuduktan sonra tamamını teenni ile mütalaa eyle! (İkinci Şua) MEYVE RİSALESİNİN MEYVESİ Meyve Risalesi çok ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Ümid ederim, bir zaman büyük fütuhat yapacak. Sizler tam kıymetini anlamışsınız ki, bu dershaneyi derssiz bırakmadınız. Ben kendi hesabıma derim: Bu kadar zahmet ve masrafımızın meyvesi; yalnız bu risale ve Müdafaa Risalesi ve sizler ile beraber bir yerde bulunmak dahi olsa; o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musibetin on mislini de çeksem yine ucuz düşer. RİSALE-İ NURU OKUYUP YAZANIN SIKINTILARI HAFİFLER Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kati kanaatim gelmiş ki: Risale-i Nur ile kıraeten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezauf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbaba binaen, ben en ziyade Hüsrev’i ve Hâfız Ali, Tahirî’yi (rh) sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. “Acaba neden?” der idim. Şimdi anladım ki; onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar, malayani şeylerle iştigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enaniyetten gelen hodfüruşluk ve tenkid ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet ve itminan-ı kalbleriyle Risale-i Nur şakirdlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risale-i Nur’un manevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ı Hak, onlardaki nihayet tevazu ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmil ettirsin, âmin! (Şualar) NETİCE OLARAK Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. (Lemalar)
Bedîüzzaman Hazretleri’nin Kastamonu Hayatına Farklı Bir BakışTârih boyunca sürgünler ceza-landırmanın farklı bir şekli olarak uygulanagelmiştir. Sürgüne konu olan farklı suçlar vardır. Fakat sürgünden asıl amaç zararlı alışkanlıklardan ve çevreden kişiyi kurtarıp millete yararlı olmasını sağlamaktır. Târihe göz attığımızda sürgün yerlerinin ve güzergâhlarının tespit edildiğini, birçok açıdan değerlendirildikten sonra bilinçli olarak seçildiğini görürüz. Sürgün yerlerinin seçimi tesadüfe bırakılmamıştır. Bu konuda birçok stratejiler takip edilmiştir. Bu yerlerin merkezden uzaklığı, coğrafî şartların zorluğu, ekonomik açıdan darlığı, hareket kabiliyetini kısıtlayabilme, yalnız bırakabilme gibi amaçlara hizmet etmesi önemsenmiştir. Bedîüzzaman Hazretleri’nin hayatının da neredeyse 30 yılı sürgünlerde geçmiştir. Bu yazıda Kastamonu mecburî ikameti anlatılacaktır. 1936 yılının Mart ayında Bedîüzzaman Hazretleri Eskişehir hapishanesinden çık-tıktan sonra Kastamonu’ya mecburî ikamet (sürgün) için gönderildi. Üstad 59 yaşındaydı. Şeyh Said’le başlayan doğudaki hareketlenmeler, bölgeden birçok insanın sürgün edilmesiyle sonuçlandı. Bedîüzzaman Hazretleri’nin Burdur, Isparta ve Barla ile sonuçlanan ilk sürgününde de bölgeden ve topluluktan uzaklaştırma amacı vardı. Barla’ya yalnız bırakılmak için sürgün edilmişti. Herhangi bir faaliyette bulunulması istenmiyordu. Fakat yazılan risâleler Barla’da kalmadı. Kısa sürede Isparta başta olmak üzere, Akdeniz ve Ege bölgesinde de hızla yayılmaya başladı. Bu ciddi gelişmeyi sekteye uğratmak veya etkisiz hâle getirmek amacıyla yaklaşık 120 talebesiyle beraber Eskişehir’e sevk edildi. Eskişehir hapsinden sonra da Hz. Üstad Kastamonu’ya mecburî ikamet etmek üzere sürgüne gönderildi. Kastamonu tesadüfen seçilmiş bir yer değildi. Bilinçli olarak gönderiliyordu. Çünkü telif ettiği risâlelere Barla yüksek bir kürsü olmuştu. Risâleleri, milletin mâneviyatında önemli bir harç oluyordu. Dinin esaslarını ve dinin telkin ettiği yüksek faziletleri etkili bir şekilde ifade ediyordu. Akdeniz ve Ege bölgesinde ciddi bir etki göstermişti. Birçok talebe bulmuştu. Bedîüzzaman Hazretleri ayrıca önemsenmeyecek bir insan da değildi. Bir makalesi ile kitleleri etkileyebiliyordu. Bir konuşmasıyla isyana kalkışan taburları dizginliyordu. Kelamı ve kalemi son derece güçlüydü. İşte O’nu risâlelerinden, talebe-lerinden, etki alanı olan bölgeden uzaklaştırmak, tecrid etmek, irtibatı zorlaştırmak hatta imkânsız kılmak için güneydeyken kuzeye sürgüne yollandı. O, hizmetinin merkezinden uzaklaştırılmakla etkisiz bırakılmak isteniyordu. Gerçekte ise memleketin başka kentlerine, ücra köşelerine ve kırsal bölgelerine telif ettiği risâleleri taşıma ve tanıştırma fırsatı doğuyordu. Bununla birlikte sözlerinin etkisiz olabileceğini düşündükleri bir kente yollandı. Geleneklerine bağlı, Çanakkale’de büyük yararlılıklar göstermiş ve milletini seven ve devletine bağlı Kastamonu’ya. Burası Bedîüzzaman Hazretleri’nin herhangi bir faaliyette bulunmaması için seçilmişti. Kastamonulu halkın O’nun etrafında toplanmayacaklarını hesap ediyorlardı. Toplum mühendisleri sosyal dokuyu hesap ederek sevgili Üstadı oraya göndermekle durdurmayı hedefliyorlardı. Fakat düşündükleri gibi olmadı. Çünkü kaderin hesaplarını göz ardı ediyorlardı. Sürgüne gönderilen her yer nurun bir merkezi oldu. Kur’ân’ın tefsiri olan nurların yayılmasına hizmet etti. BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN KASTAMONU GÜNDEMİ Hazret-i Üstad bu dönemde daha çok toplumsal ve sosyal konuları ele alan mektuplar yazdı. Bunun yanında talebeler arasında kardeşliği güçlendirecek konuları, îman hizmetinin kudsiyeti, risâlelerin önemi, emniyet ve asâyişe hizmet gibi birçok konuya da yer vermiştir. Bu dönemde Risâle-i Nur mesleğinin esaslarını şöyle dile getirmiştir: “Ey kardeşlerim! Mesleğimiz tecavüz değil, tedafüdür. Hem tahrip değil, tamirdir. Hem hâkim değil, mahkûmuz.” “Vazifemiz çalışmaktır. İnsanlara kabul ettirmek ve bizi muvaffak etmek Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir. O’nun vazifesine karışmamak gerektir. Me’yusiyet ve muvaffakıyetsizlik, fütur vermemek belki vazifemizde çalışmamızı şiddetlendirmek lâzım geliyor.” Bu dönemde göze çarpan önemli diğer bir konu da talebelerinin dikkatlerini Risâle-i Nur’da yoğunlaştırmalarını istemesidir. Risâle-i Nur’un hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geldiğinin üzerinde de önem ve ısrarla durmuştur. Çünkü insanlık kitlesel olarak çok büyük bir musibet olan 2. Dünya Savaşı’na girişmiştir. Bu savaş düşünceleri kendisiyle meşgul etmektedir. Hem Batı medeniyeti sömürgeler yoluyla Müslüman düşüncede yer bulmuştur. Hem kendilerini bidattan kurtaramayan ve meslek itibarıyla müsaid olan bir kısım ilim ehli insanların kitaplarında Ehl-i Sünnete zıt çok düşüncelerin bulunmasıdır. Bu ve benzer sebeblerden dolayı Hz. Üstad: “Risâletü'n-Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü'n-Nur'dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü'n-Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye isal eder.” Kastamonu hayatında en çok ikaz ettiği ve dikkatli davranmaya dâvet ettiği bir diğer önemli konu da dünyevî meselelerdir. Özellikle düşünceleri kendisiyle meşgul eden dünya savaşından ve memleket siyasetinden çekinmek konusunda hassasiyetle durmuştur. Hz. Üstad’ın dünya savaşını hiç sormaması ve merak da etmemesi dikkatlerden kaçmamıştır. Üç sene geçmesine rağmen radyo dahi dinlememesi hâl diliyle talebelerin bütün gayretleriyle Risâle-i Nur yoluyla İslâmiyet’e hizmet etmelerini ders vermiştir. “Evet, bu zamanda merak ile radyo vâsıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve mânevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevî bir dîvâne olur; ya kalbini dağıtır, mânevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, mânevî bir ecnebî olur.” Dünya cereyanlarının özellikle siyasî hareketlerin talebeleri tefrikaya düşürebilecek kabiliyet-te olduğunu mektuplarında dile getirmiştir. Bundan dolayı cemaat ve cemiyetçilik ruhuyla hareket eden dalalet fırkalarına karşı perişan olma ihtimali yüksektir. Böyle kötü bir sonuca karşı şiddetli uyarılarda bulunmuştur. Din bağıyla kurulan kardeşlik yerine siyasî bağlarla kurulacak kardeşliklerin geçmemesi konusuna önemle vurgu yapmıştır. Bu yıllarda ekonomik bunalım-dan gelen kıtlık üzerinde önemle durmak gerekmektedir. Şiddetli geçim sıkıntısının akılları etkisiz hâle getirdiği bir dönemdir. Karnelerle ekmek kuyruklarında mücadele verildiği bir zamandır. Nefisler için güçlü mâzeretlerin olduğu bir vakittir. Dalalet hesabına çalışanların hak yolunda bulunanları avlamak için en güzel bahanelerini buldukları bir andır. Böyle bir zamanda kendilerini mâzur görerek îman hizmetini aksatan talebelerde bu hâlin şiddetlendiğini ve bunun da çok tecrübelerle sâbit olduğunu onun için iktisad ve kanaati; esas alarak hizmete devam etmeleri gerektiğini Üstad Hazretleri söylemiştir. Savaştan dolayı memlekette yaşanan kıtlıkla sıkıntı ve ıztırap çeken mâsum insanlar ve zayıf yavrulardan dolayı İlahî şefkati tenkit etmemeleri konusunda ikazlarda bulunmuştur. İlahî şefkat ve merhametten fazla şefkatlerini ileri sürmemeleri gerektiğini belirtmiştir. Îman hizmetinin kudsîliğinin, hiçbir şeye âlet edilmemesi gerektiğini, insanların gözünde siyasî propaganda âleti olarak görülmemesi konusunda ısrarla durmuştur. KASTAMONU’DA ÜSTAD TALEBE İLİŞKİSİ Bedîüzzaman Hazretleri’nin bu dönemde talebelerinin her şeyiyle ilgilendiğini görmekteyiz. Özellikle talebelerinin morallerini daima yüksek tutmuştur. Onların güzel hasletlerini öne çıkararak teşvik etmiş ve birbirlerinin olumlu taraflarını görmelerini istemiştir. O, talebelerini merak etmiştir. Âile ferdlerini özellikle ana-babalarının hâl ve hatırlarını sormuştur. Talebelerinin maddî-mânevî sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmiştir. Talebelerin hizmetlerinden dolayı onların memleketlerine, ecdadlarına, ölmüşlerine, taşına toprağına özellikle namazların arkasından duâ etmiştir. Talebelerini düşünmekle onları her zaman yanında hissetmiştir. O günkü geçim sıkıntılarını dikkate alarak talebelerinden iktisat ve kanaate sarılarak dayanmalarını ve birlikteliklerini korumak için ciddi gayret sarf etmiştir. Talebelerinin derdlerini düşünerek çözümler aramıştır. Fakir olanlarına zekâtla yardım edilmesini söylemiştir. Özellikle âile saadetleriyle yakından ilgilenmiştir. Hanım talebeleri Risâle-i Nur’un fıtrî birer talebesi görmüştür. Nurların onların ruhlarına her şeyden hoş geldiğini ve kalblerine yapıştığını dile getirmiştir. Talebelerin kendi dünyalarında yaşadıklarını Üstad Hazretleriyle bu dönemde paylaştıklarını görüyoruz. Eskiden aldığı mânevî zevkleri şimdi bulamadığını söyleyen talebeye rastlıyoruz. Hizmetteki tembelliğinden nasıl kurtulacağını soran bir başka talebe görüyoruz. Hizmet edemeyen talebenin özrünü arz ettiğine şâhid oluyoruz. Bu olaylar bizlere üstad-talebe ilişkisinde bir perdenin veya mesafenin olmadığını göstermektedir. Üstad Hazretleri’nin talebelerini yakından takip ettiğini ifade etmektedir. KASTAMONU’DA ÇEKTİĞİ SIKINTILAR Bedîüzzaman Hazretleri nefsini ve rahatını terk ederek ümmetin îmanına hizmet uğrunda her türlü zorluklara katlandı. Allah yolunda Resûlünün izinde bütün sıkıntılara göğüs gerdi. Sebat etti. Bunun neticesinde Nur Hizmeti Anadolu’da kök saldı. Kastamonu döneminde mâruz kaldığı sıkıntılar sözlü ve yazılı kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: - Kastamonu’da sürgün bulunması ve ikamete mecbur edilmesi -Bir kısım meşhur âlimler kışkırtılarak Üstad aleyhinde ağır beyanatta bulunmaları - Kastamonu’nun şiddetli kışında kalmak zorunda olduğu evin çok soğuk olması -Gurbet, yalnız bırakılma ve dayanılmaz zahmetlerin çektirilmesi -Her vesile ile rahatsızlık verilmesi - Sürekli takip edilmesi - Birkaç defa zehirlenmesi ve buna bağlı olarak şiddetli hastalanması - Talebeleriyle görüştürülmemesi (yatağını talebesine satar sonra da bunu kiralar. Kira parasını almaya gelen talebe ile bu yolla görüşebilmesi) - Talebelerin Üstadları aleyhinde sözler söylemeleri için baskı kurulması KASTAMONU DÖNEMİNİN NUR HİZMETİNE KATKILARI Kastamonu dönemine kadar telif edilen risâleler talebelerin düşünce dünyasını îmar etti. İnşa etti. Şekillendirdi. Toplum hayatını kökten etkileyebilecek olayların yaşandığı Kastamonu döneminde Üstad Hazretleri mektuplarıyla talebelerin hayatlarını, davranışlarını ve irade eğitimini gerçekleştirdi. Düşünceleri meşgul eden, dikkatleri dünya meselelerine çeken ve toplumdaki birlikteliği zedeleyebilecek siyasî cereyanların yaşandığı bu dönemde mektuplarıyla risâlelerin nasıl hayata tatbik edileceğini ders verdi. Bu sâyede talebelerini hem fikrî hem de sosyal meselelerde yetiştirmiş oldu. Toplumda yaşanan dünya ölçeğindeki krizlerin nasıl yönetilebileceğini göstermiş ve bu durumların hizmeti sekteye uğratmaması için çıkış yollarını göstermiştir. Fikir ayrılıkları ve tefrikayı doğuran olaylar karşında birlikteliği koruma yollarını göstermiştir. Eğer Kastamonu dönemindeki mektuplaşmalar olmasaydı dâhilî ve hâricî olaylar, siyasî cereyanlar, toplum hayatını felce uğratan sıkıntılar karşısında Risâle-i Nur talebeleri nasıl davranacaklarını tam kestiremeyebilirlerdi.
Hz. Muhammed (asm) ve Eşitlik / İnsan HaklarıHZ. MUHAMMED’İN (asm) DOĞDUĞU ÇEVRE Hz. Muhammed (asm) doğduğu sıralarda büyük medeniyetlerin merkezi olan Çin, Hindistan, İran, Bizans ve Avrupa kargaşa içindeydi. İnsanlık ırk, dil ve din ayrılıklarından dolayı farklı düşüncelere karşı katı bir önyargıya sâhipti. Ekonomik zenginlikler bir kısım insanların ellerinde şekillenip hâlk sefalet içindeydi. Devletler arasında asmaşlar, çekişmeler ve sömürgeleştirme mücadelesi sürüp gitmekteydi. Peygamberimiz doğduğunda Arap toplumunda merkezî bir devlet anlayışı yoktu. İnsanlar kabileler hâlinde yaşamaktaydı. Kabile bağları ise çok güçlü olup kabile fertlerinden birine yapılan haksızlık, o kabilenin tümüne yapılmış sayılırdı. Her kabile, kendi bireylerini başka kabilelere karşı korurdu. Bu ise sık sık anlaşmazlıklara ve uzun süren asmaşlara sebep olurdu. Bu asmaşlar bazen de asmaşmanın yasak olduğu “Haram Aylar”da olur ve çok uzun sürerdi. Bu aylarda olduğu için de bu asmaşlara “Ficar Asmaş”ları denilirdi. Araplarda, içki, kumar, kan davası ve her türlü ahlâksızlık toplumun her kesminde yaygındı. Toplumda kız çocuklarına değer verilmezdi. Hatta kız babası olmak utanç sebebi sayılırdı. Bu yüzden kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar kalpleri katılaşmıştı. Toplum, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf, efendi-köle gibi birçok sınıflara ayrılmış durumdaydı. Kadınlara değer verilmezdi. Köleler ve fakirler hor görülürdü. Bunlar suç işlediklerinde şiddetli bir şekilde cezalandırılırdı. Zenginler ise her zaman üstün görülürdü. Hukuk zenginlere göre şekillenirdi. Güçlülerin haklı olduğu bir anlayış hâkimdi. HUKUK KARŞISINDA EŞİTLİK Her şeyi dengede tutan ve ölçülü yaratan Rabbimiz, adâleti varlığın temel bir esası yapmıştır. Adâlete son derece önem veren Yüce Allah, yaratılmışların en şereflisi olan insana ve onun hukukuna çok büyük bir değer vermiştir. Onun katında hakkın küçüğü-büyüğü yoktur. Bir ferdin hakkı toplumun hakkı kadar değerlidir. Kur’ân-ı Kerîm, bir insanın hayat hakkının, bütün insanların hayat hakkı ile eşdeğer olduğunu söyleyerek insanlara da adâleti titizlikle uygulamayı emretmiştir. Hukuk önünde padişah ile köle eşittir. Hukukta eşitlik, ana ilke olmalıdır. Bu konuda insanlar herhangi bir imtiyaza sâhip değillerdir. Müslümanlar her hususta adâleti icra etmeye ve zulümden sakınmaya memur ve mecburdurlar. Hz. Peygamber, en önemli görevlerinden birinin de yeryüzünde adâleti sağlamak olduğunu söylerdi. Adâletten mahrum olan toplumda O, hak ve adâleti tesis etti. Getirdiği adâlet anlayışı hem o çağda, hem de sonraki dönemlerde insanlığa yol gösterdi. Adâlet konusunda ayırım yapmazdı. Bir defasında itibarlı bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kabilesi kadının cezalandırılmasını şerefleri için bir leke sayarak, Hz. Peygamber'in çok sevdiği Üsâme B. Zeyd'i aracı kılmışlardı. Usame, Peygamberimizden, cezayı uygulamamasını isteyince, Allah Resûlünün yüz hatları gerilmiş ve Usame’ye “Allah’ın koyduğu bir cezayı uygulamayayım diye aracılık mı ediyorsun?” diyerek serzenişte bulunmuştu. Allah Resûlü hâlkı toplayarak: “Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur ki, içlerinden asalet sâhibi birisi hırsızlık ederse ona dokunmaz, serbest bırakırlardı, zayıf birisi hırsızlık ederse onu cezalandırırlardı; Allah'a yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık yapsaydı onu da aynı şekilde cezalandırırdım!” dedi. Böylece Sevgili Peygamberimiz hukukun önünde herkesin eşit tutulmasını ve hukukun üstünlüğünü fiilen gösteriyordu. İNSANLARIN EŞİTLİĞİ Bütün semavî dinler insanlığa, yaratılışa uygun değerler bütünü sunmuştur. Fıtratın sesine kulak verilmediği takdirde, değil insanın, hiçbir canlının hakkı, hukuku korunamaz hâle gelir. Peygamberimiz baskı, tehdit ve hile ile insanların davranışlarını değiştirmiyordu. Hz. Muhammed’in (asm) ahlâkı sevgi ve merhamet üzerine kurulmuştu. Bu sâyede vahşî, acımasız, kibirli, kaba olan câhiliye dönemi insanlarını medenî, merhametli, mütevazı, hoş görülü birer insan hâline getirmişti. O, kalplerden bütün kötü adetleri kaldırarak, pek yüksek ve güzel bir ahlâkı tesis etti. Peygamberimiz, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi niteliğinde olan Veda Hutbesi’nde; “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Âzası kesik siyahî bir köle başınıza âmir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz. İnsanlar birbirinin soyuna, ırkına, rengine, servetine ve dinine bakarak onu hor görmemelidir. Peygamberimiz bu hususu şöyle ifade etmektedir: “İyi biliniz ki, her kim bizimle barış içinde bulunan, Müslüman olmayan bir kişiye zulmederse veya onu ayıplarsa veya onun yapamayacağı bir işi yapmaya zorlarsa veya gönül rızası olmadan ondan bir şey alırsa, şüphesiz kıyamet gününde ben onun düşmanı olurum.” Hazret-i Ebu Bekir’in (ra) ayrıldığı müşrik hanımından olan kızı Esma, annesinin kendisinden iyilik ve ihsan beklediğini Peygamberimize (asm) anlatarak, annesine nasıl davranması gerektiğini sordu. Peygamber Efendimiz, annesine yardım etmesini buyurmuşlardı. Aynı zamanda bu hâdise üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Allah sizi, din konusunda sizinle asmaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever." Sevgili Peygamberimiz, köle-efendi, zengin-fakir, yabancı-akraba veya bir üstünlüğe sâhip olanların arasında olumsuz bir ayrımcılık yapmamıştır. “İnsanlar tarağın dişleri gibidir.” diyerek insanların birbirine eşit olduğunu söylüyordu. Hatta köle ve hizmetçiler hakkında “Onlar sizin kardeşleriniz ve en yakın adamlarınızdır. Allah onları ellerinizin altına (emâneten) koymuştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara yapamayacağı işi buyurmasın. Eğer buyuracak olursa onlara yardım etsin” diyerek kölelerin ve hizmetçilerin, hizmet edilen kişilerin kardeşi olduklarını, onlara farklı bir muamele yapılmamasını buyurmuştur. KULLUKTA EŞİTLİK Kulluk, kâinatı yaratan ve terbiye eden Allah’ın büyüklüğü karşısında insanın kusurunu bilmesi, âcizliğini ve fakirliğini anlayarak O'na yönelmesidir. Allah’ın katında herkes kul olarak birbirine denktir. Bu açıdan kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Allah’tan başka hiçbir varlık, kendisine kulluk edilmeye lâyık değildir. İnsan, hiçbir şeyi ona kulluk edecek kadar kendinden büyük görmemelidir. Sevgili Peygamberimiz (asm), “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sâdece bir kulum. Benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin” buyurarak kullukta herkesin eşit olduğunu bildirmiştir. Sevgili Peygamberimiz (asm) kendisine ayrıcalıklı davranılmasından hoşlanmazdı. Abdullah B. Mes’ud (ra) anlatıyor: “Bedir asmaşına giderken her üç kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (asm) binek arkadaşları Ebû Lübâbe (ra) ile Ali (ra) idi. Yürüme sırası Resûlullah’a gelince sahâbe efendilerimiz: ‘Yâ Resûlallah! Sen bin, biz yürürüz’ dediler. Allah Resûlü: “Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım” demiştir. Yine bir keresinde sahâbeden birisi Peygamberimizi ziyaret için yanına gelmiş, bu arada heyecanlanıp titremeye başlamıştı. Onun bu hâlini gören Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Kardeşim sâkin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” İNSANLARIN KARDEŞLİĞİ İnsanları birbirine bağlayan kardeşlik duygularıdır. Medeniyetler kurduran ve bu yolda toplumun ilerlemesini sağlayan ilk basamak da kardeşlik düşüncesidir. Kardeşlik anlayışı güçlendikçe toplumda huzur ve güven artacaktır. Peygamberimiz (asm) Mekke’de olduğu gibi Medine’ye hicret ettikten sonra da Müslümanlar arasında kardeşliği tesis etti. Bu sâyede ırk, renk ve dil ayrılıkları ortadan kalktı. Hangi milletten, ırktan, soy ve aşiretten olursa olsun, İslâm çatısı altında kardeş kabul edildi. Bu olay Yüce Kitabımızda “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar âhirette kurtuluşa erenlerdir” âyetiyle sahâbelerin kardeşliğini gösteren yüksek fedakârlıkları anlatılmıştı. Peygamberimiz bütün insanların yaratıcısının bir olup aynı babanın çocukları olduklarını söyleyerek kardeşliğin ortak paydasını gösteriyordu. İnsanların seçimi olmayan ırk, renk, dil, memleket farklılıklarının üstünlük sebebi olamayacağını açıklıyordu. Üstünlüğün îmanda, ahlâk güzelliğinde ve mânevî güzelliklerle olacağını tüm insanlara ders veriyordu. Dinimizdeki ibâdetlerin beraberce yapılmasının bir sebebi de kardeşlik vurgusunu güçlendirmek içindi. Namazdaki saflarda Allah’ın huzurunda tarağın dişleri gibi insanların eşit olduğu düşüncesi vardı. Sevgili Peygamberimiz kardeşlik duygusunu incitecek şeylerden son derece sakınırdı. Müslümanları da bu konuda sürekli uyarırdı. O, Kur’ân’ın diliyle şöyle diyordu. “Ey îman edenler, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de alay edilen topluluk alay edenden daha hayırlıdır” Bir hadisinde de Peygamber Efendimiz (asm) “Bir kimseye Müslüman kardeşini hor ve küçük görmesi günah olarak yeter” buyurarak konunun önemini vurguluyordu. Hz. Peygamber, “Irkçılık dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu yolda mücadeleye girişen bizden değildir” diyerek kardeşlik duygusuna zarar verecek düşüncelerden sakındırırdı. İnsanlar birlik ve beraberlik içinde yaşamalıdır. Kardeşlik duygularından mahrum bir topluluk hakkında Yüce Allah Kur’ân’da “Ayrılığa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider” âyetiyle ayrılığın ne kadar tehlikeli olduğunu bildirmişti. Sevgili Peygamberimiz Kur’ân’ın diliyle “Bütün mü’minler ancak kardeştir” diyerek Müslümanların kardeş olduğunu îlan ediyordu. Zira din bağı ile kurulan kardeşlik hem sürekli hem de dünya ve âhirette güzel sonuçlar veriyordu. Müslümanların arasındaki kardeşlik duygusu çok güçlü iplerle örülmüştü. Müslümanlar bir Allah’a inanır, aynı Peygamber’i kabul eder, bir kıbleye yönelir, aynı kitabı okuyorlardı. İşte bu kadar değerli ve büyük paydalar; kardeşliği, sevgiyi ve birlikteliği sonuç veriyordu. Kardeşlik düşüncesini yıpratacak bahanelerin bu ve benzeri ortak yanlarımızın yanında değeri yoktu. Müslümanlar omuz omuza verip yan yana geldiklerinde üç tane birin yan yana gelip yüz on bir olması gibi güçleniyordu. İnsanlık kardeşlik duyguları içinde el ele verdiğinde rakamların yan yana dizilişinde elde ettikleri değer gibi büyük bir değer kazanıyorlardı. Peygamberimiz “Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz” nidasını tüm dünyaya duyurmaya çalıştı. Herkes birbirini sevsin diye durmadan onların arasında bir köprü oldu. O'nun tek amacı vardı. O da bütün insanlığın Allah’a inanıp birbiriyle sevgi, barış ve kardeşlik içinde yaşamasıydı. Biz Müslümanlar olarak da O’nun kardeşlik için gösterdiği yolu takip etmeliyiz.
Ehl-İ Sünnet Ve’l Cemaat İtikâdı Karargâhımızdırİnsanoğlu, kendi gerçekliğini tanımadan, kendi kimliğinin ne olduğunu keşfetmeden ve keşfettiği bu kimliği ile şu küre-i arzda sabitkadem olmadan, hakikatin ne olduğu konusunda hiçbir zaman emin olamaz. Çünkü şu dünyada insanlar adedince seyyal dünyalar, yani düşünceler vardır. Bu farklı farklı dünyalar ve kâinatlar, bütünün âhenginden koparılıp kendi izâfi, ferdî hallerine bırakıldıklarında ortaya, sonunda yokluğu doğuracak dehşetli bir “keşmekeşlik” (kaos) çıkar. Yüzlerce yıldır yaşadığımız felsefi, ahlaki, kültürel fırtınalar neticesinde; bittabi bugün fikri, rûhi ve kalbi savrulmalarımız vardır ve maalesef bu sebeple aklımız, kalbimiz çoğu zaman kâinata oldukça şaşı bakabilmektedir. Dehşetli inkılapların ve infilakların asrı olan 20. asır, var oluşumuzu anlamlı kılan herşeyimiz gibi en önemli varlığımızı, yani kimliğimizi de şuurumuzdan, kalbimizden çekip almıştır. Bu asrın bizden aldıkları karşılığında hediye ettikleri ise; yürekten akla bir hüsran çığlığıdır ki, bu sessiz çığlık; rûhi bunalımlar, dehşetli günahlar, elim vicdan azapları, korkunç zulümler ve sarsıcı imâni zaafiyetler olarak kimlik bünyemizde tezâhür etmiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin, yüz küsur yıl önce Tabiat Risâlesinin başlarında söylediği gibi: “İnsanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.” Çok şükür ki Risâle-i Nurlar, ayarından çıkmış, rotasını kaybetmiş ve diğer bütün dünyevi aidiyetlerin yanında, hala daha ehl-i iman olmakla kendilerini tanımlama direncini gösteren mütehayyir kitlelerin rûhi ikilemlerine çareler sunmuştur. Gerçekte kimliksizlik dediğimiz kavram, bizi Allah’la irtibatlandıran imâni, İslâmi ve Kur’ânî bağlarımızı koparan, ama bunun yerine pek çok “fâni” ve “dünyevi” kimliği ikâme eden bir kavramdır. Risâle-i Nurlar öncelikle bizi bu belirsizliklerden ve anlamsızlıklardan kurtarmış, “ubûdiyyet” kimliğimizin nüfus kütüğünü gözlerimizin önüne sermiştir. Çevremize baktığımızda, kendilerini “hoca”, “din bilgini” vb. sıfatlarla tanımlayan ama kimlik krizinin en üst mertebelerinde feveran eden yüzlerce karakter olduğunu görürüz. Sahabeleri, mezhep imamlarını, hadisleri ve İslâm’ın binlerce yıllık, ilim, medeniyet, kültür birikimlerini yok sayan bu zihniyetin mensupları, Allah’ın isim ve sıfatları konusunda bile insanları şüphelere sürüklemekten geri durmamıştır. Tesadüfçü evrimi savunanlardan batıl reenkarnasyon inancının propagandasını yapanlara; Allah’ın gelecekteki fiillerimizi kuşatan ezelî ilmini inkar edenlerden Rabbimizi zaman gibi fâni sınırlarla sınırlandırmaya çalışanlara kadar, yüzlerce yoldan çıkarıcı telkinatı pervasızca neşretmektedirler. Bu zihniyet mensupları bütün bu fikri hezayanlarına “Kur’an İslam’ı” gibi yanıltıcı isimler vererek, kitleleri Kur’ân’a çağırdıklarını söylemekte, hakikatte ise insanları kendi dar, ihatasız ve oldukça da kısır anlayışlarına çağırmaktadırlar. Bediüzzaman, 27. Söz’de mezheplerin gereksiz olduğunu söyleyen bu zihniyetin desise-i şeytaniyenin esiri olduğunu şöyle anlatır: “İşte, bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar.” Hatta o kadar ileri gitmektedirler ki, asr-ı saadetten bugüne, yüksek anlayışlarına erişemedikleri bütün ehl-i imanı ve sevâd-ı izamı şirkle, küfürle bile itham ediyorlar. Risâle-i Nur’un mesleği “tahtiye”cilik yani “tekfircilik” olmadığı için, elbette bizim bu zihniyet mensuplarını kavl-i leyyinle, ilimle, hikmetle ve delâil-i Kur’âniye ile ikaz etmekten başka da bir vazifemiz olamaz. Bunun ötesinde, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerim ayetlerini yansıtan Ehl-i Sünnet inanışını tehdit eden bu zihniyet mensuplarının propaganda hedefi içindeki bütün ehl-i imana, daha etkili yöntemlerle, daha seri ve daha zamanında ulaşmamız gerekiyor. Risâle-i Nur’un bütün Müslümanlara Ehl-i Sünnet akidesini adres gösterişi gibi bizler de ehl-i imana, Bediüzzaman gibi hâlen ve kâlen şöyle seslenmeliyiz: “İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul” (13. Lem’a) Bu ifadeler de açıkça göstermektedir ki, evliyaların kerametlerini ve tasarruflarını inkâr eden, hadis-i şeriflere hurafe diyen, Allah’ın ezeli ilmini hafife alan, sahabeleri küçümseyen, mezhepleri gereksiz kabul eden bütün Ehl-i Sünnet karşıtı görüşlerle fikri mücadele, Risâle-i Nûr’un vazifelerinden birisidir. Çünkü Risâle-i Nur hizmeti karargâh olarak Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadını belirlemiş ve bizleri de böylece, yazımın başlarında ifade ettiğim “kimlik savrulmalarından” muhafaza etmiştir. O halde Risâle-i Nur dairesinin içinde bulunan herkes, aynı zamanda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat dairesinin de içerisindedir ve Ehl-i Sünnet’in itikâdi değerleri Nur ehlinin de kabul edip müdafaa edeceği değerlerdir. Davamız olan İttihad-ı İslam meselesi ise bambaşka bir konudur. Kimliğimizi belirlemek ve itikadımızı Ehl-i Sünnet esası üzerine sabitlemek bizatihi İttihad-ı İslam’ın da bir gereğidir. Kendi kimliğimizin farkına varmak, o kimliği savunmak ve o kimliğin gereklerini uygulamak, diğer mezhep mensuplarını dışlamak, tekfir etmek anlamına gelmez. Zaten böyle bir durum Risâle-i Nur’un ittihad ve uhuvvet mesleğine de münâfidir. Bu noktada yapılması gereken, pergelin itikad ucunu öz kimliğimiz olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müstakim yoluna olabildiğince sabitlemek, siyaset ve uhuvvet-i İslâmiye ucunu ise olabildiğince geniş tutup kürre-yi arz çapında bir İttihad-ı İslam dâiresi çizmektir.
Ehl-i Sünnet Ve'l-CemaatIstılah olarak Peygamber Efendimizin sünnetine ve Ashâb-ı Kiram, Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn olan cemaate uyanlara ehl-i sünnet ve’l-cemaat denir. Bazen ehl-i sünnet ve’l-cemaat kelimesini basit olarak ifade ederken kimlerin kastedildiğini düşünmek gerekir. Zira ehl-i sünnet demek, başta ehl-i beyt imamları, İmam-ı Eş’arî ve Maturidî, dört mezhebin imamları ve bu dört mezhebe mensub müctehid imamları, İmam-ı Buharî gibi Kütüb-i Sitte’nin hadis imamları ve bu nuranî zincire bağlı olan Şeyh Abdülkadir Geylanî gibi iki cihanın arslanlarıdır. Bunların başında ise Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyesi ve Ashâb-ı Kiram gelir. Seyyid Şerif Cürcanî şöyle der: “Ehl-i hak, öyle bir topluluktur ki kat’i delil ve burhanlarla Rableri katında hak olan yola kendilerini nisbet edenlerdir. O da ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Ehl-i heva yani nefislerine uyanlar ise, kıble ehli olanlardır ki kabul ettikleri akide, ehl-i sünnet akidesine zıddır. Onlar Cebriye, Kaderiye, Râfiziye, Hâricîler, Muattala ve Müşebbehe olmak üzere altı kısımdır. Bunların her biri on iki fırkaya ayrılır, toplam yetmiş iki taife olur.2 Vahhabîlik, mezhebsizlik, mealcilik gibi grubların hepsi bunlara dâhildir.” Abdülkadir Geylanî Hazretleri ehl-i sünneti şöyle tarif eder: 1-Ehl-i bid'atın hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri, 2- Sevrî, Evzâî, Dâvûd ez-Zâhirî dâhil büyük müctehid fakîhler ve mensupları, 3- Muhaddisler, 4- Ehl-i bid'ate meyletmeyen sarf, nahv, lügat ve edebiyat âlimleri, 5- Ehl-i sünnet görüşüne sâdık kalan kıraat imamları ve müfessirler, 6- Müteşerrî Sufiyye, yani şeriate bağlı tasavvuf ehli, 7- Ehl-i sünnet yolundan ayrılmayan müslüman mücâhidler, 8- Ehl-i sünnet akîdesinin yayıldığı memleket ahalisi3 Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Onlardan ancak birisi kurtulacaktır.” Onlar kimdir denilince “Ben ve ashâbımın üzerinde olduğu şeye tâbi olanlardır.”4 buyurmuştur. Böylece ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve içinde fırka-yı nâciye-i kâmile, ehl-i sünnet ve’l-cemaat olduğunu haber vermiştir. Hadîs-i şerifte: “Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size 'sevâdu'l-âzam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim"5 Yine başka bir hadîs-i şerifte “Ümmetim sapıklık üzerine bir araya gelmez. Allah'ın kudret eli cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa; cehenneme ayrılır”6 buyrulmuştur. Görüldüğü gibi, Peygamberimiz kendisinden sonra ümmetinin fırkalara ayrılacağını, ancak o fırkaların içinde sevâdu'l-âzam denilen ümmetinin çoğunluğunu oluşturan taifenin kurtulacağını ifade etmektedir. O taife, ümmetin fırkaları içinde en çok olan, hatta bütün diğer fırkalara nisbeten ümmet-i Muhammediye'nin yüzde seksenden fazlasını teşkil eden ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Peygamberimiz (asm) birçok sahih hadîs-i şeriflerle bu fırkanın hak ve istikamet üzere olduğunu bize haber veriyor. Âyet-i kerimede “Peygamber (asm) size neyi emrederse onu yerine getiriniz, neyi yasaklarsa ondan kaçınınız”7 “Ve (Hazret-i Muhammed (asm), nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor. O, (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.”8 buyrularak Peygamberimizin hak söylediğini ve kurtuluşun, ancak o fırkaya uymakla mümkün olacağını açıkça ifade etmektedir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin hakkaniyetini gösteren delillerden biri de ehl-i sünnetin kendi dışındaki yetmiş iki fırkaya da ehl-i kıble olarak bakması ve onları tekfir etmemesidir. Ancak zâhiren tevili mümkün olmayan küfürlerini isbat eden bir delil olursa o başkadır. Bu müsbet düşünce neticesinde Abbasîler, Eyyubîler, Selçuklular ve Osmanlı Devleti bütün fırak-ı dalle denilen ehl-i kıbleyi de içlerinde barındırmış ve birlik ve beraberliği muhafaza ederek bin üçyüz sene İslamî hâkimiyete vesile olmuşlardır. Maalesef diğer İslamî fırkalardan her birisi kendinden olmayanları küfürle itham ettiklerinden İslâmî birliği bozdukları için, Müslümanların dağılmasına ve düşmana karşı mağlup olmasına sebeb olmaktadırlar. Âlem-i İslâmın hâl-i hazırdaki perişaniyeti buna şâhittir. Ehl-i sünnete göre edille-i şer’iye, yani verilen bir hükmün doğruluğunu isbat eden deliller dörttür. KİTAP: Cenâb-ı Hak kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’e uyulmasını ve açıklamalarına müracaat edilmesini “(Onlar) Kur’ân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üstünde kilitleri mi var?”9 âyetiyle emretmektedir. “Muhakkak ki bu Kur’ân, (insanları) en doğru yola hidâyet eder.”10 “Sana bu Kitâb’ı, herşey için bir açıklama ve Müslümanlar için bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olmak üzere indirdik.”11 gibi birçok âyetle Kur’ân-ı Kerîm’in hidayet ve saadet kaynağı olduğunu açıkça ifade eder. Evet, Kur’ân’ın mânâsı o kadar geniştir ki bütün müctehidler verdikleri hükmü ondan almışlardır. Hem Allah’ı tanıyan herkesin aldığı zevk, Allah’a kavuşan her ferdin gidişat tarzı, bütün kâmil insanların mesleği, bütün araştırmacıların doğru yolu, Kur’ân’ın geniş hazinesinden onlara ihsan edilmiştir. Öylesine ki Kur’ân her an onlara doğru bir rehber olmuş ve ilerlemeleri için her vakit onlara yol göstermiştir. Tükenmez hazinesinden onların yollarına nurlar serptiğini bütün bu saydığımız kâmil insanlar ittifakla tasdik etmişlerdir. SÜNNET: Cenâb-ı Hak, “Peygamber size ne verdiyse, artık onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan hemen kaçının!”12 âyet-i kerimesiyle Resûlullah’a ve sünnet-i seniyeye uymayı emreder. “Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor! O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.”13 âyetleriyle de sünnet-i seniyenin, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun düsturlar olduğunu ve bizzat onları kendisinin emrettiğini ifade eder. Buna binaen bin dört yüz seneden beri o düsturlardan bir tanesinin yanlış olduğu görülmemiştir. Hatta sünnet-i seniyenin her meselesinin birçok hikmet ve faydaları bulunduğunu ehl-i ilim ve tahkik ittifakla kabul etmiştir. İCMA-YI ÜMMET: Cenâb-ı Hak: “İşte böylece sizi mûtedil (adâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki insanların üzerine (hesab gününde umum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun!”14 “(Ey Peygamberin ümmeti! Siz,) insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men' eder ve Allah’a îman edersiniz!”15 “Kim de kendisine hidâyet belli olduktan sonra, Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına tâbi olursa, onu (kendi) tercih ettiğinde bırakırız ve kendisini Cehenneme atarız! Ve (o) ne kötü varılacak yerdir!”16 âyetleriyle, Peygamber (asm)ın ümmetini adâlet ve istikametle tavsif ediyor. O ümmete tâbi olmayı da emrediyor. İcma-yı ümmete muhalefet edenleri de Cehennem azabı ile tehdit ediyor. KIYÂS-I FUKAHA: Cenâb-ı Hak, “Artık ey basiret sâhibleri! (bu anlatılanlardan) İbret alın!”17 “Ama onu, peygambere ve içlerinden ulü’l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirayetleriyle ve tecrübeleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbirini) bilirlerdi.”18 âyetleriyle benzer hüküm ve misallere göre âlimlerin kıyas yapmasını yani kıyâs-ı fukahayı emreder. 19 Peygamberimiz (asm) Yemen’e gönderdiği Muaz b. Cebel’e (ra) insanlar arasında ne ile hüküm edeceğini sorduğunda “Allah’ın kitabıyla” cevabını almış. Akabinde Sevgili Peygamberimiz kitabta bulamayınca "ne ile hüküm vereceksin" diye sorunca “Resûlullah’ın sünnetiyle” cevabı vermiştir. Sünnette de bulamazsan ne yapacaksın diye tekrar sorunca, Muaz B. Cebel, “kendi re’yimle ictihad ederek hüküm vereceğim” diye cevap vermiştir. Peygamberimiz (asm) da “O Allah’a hamdolsun ki, Resûlünün elçisini Allah ve Resûlünün râzı olduğu şeye muvafık kılmıştır.” buyurmuştur. Böylece Peygamberimiz (asm) ictihad ile hüküm vermeyi kıyas olarak edille-i şer’iyeden birisi yapmıştır. Bedîüzzaman Hazretleri de bu husus da şöyle der: “Ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Cinnî ve insî şeytanların tuzaklarından kurtulmanın yegâne çâresi ehl-i sünnet ve’l-cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı mûcizü’l-beyanın hükümlerinin kalesine gir ve sünnet-i seniyeyi rehber yap selâmeti bul!” diye ehl-i sünnet mezhebinin ehemmiyetine vurgu yapar. Rabbim bizi ve bütün ehl-i îmanı sırat-ı müstakimde devam eden fırka-yı nâciye-yi kâmile olan ehl-i sünnet ve’l-cemaatten ayırmasın. Âmîn! Kaynaklar: 1- Târifat, sh. 402- Târifat, sh. 403- El-Bağdâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 313-3184- Tirmizî, c. 5, sh. 265- İbn Mâce, Fiten, 86- Tirmizî, Fiten, 77- El-Haşr, 78- Necm, 3-49- Muhammed, 2410- İsra, 911- Nahl, 8912- Haşr, 713- Necm, 3-414- Bakara, 14315- Âl-i İmran, 11016- Nîsa, 11517- Haşr,218- Nisa,8319- Zahidü’l Kevserî, El Akıdetü ve ilmü’l Kelam, sh.96
Kutlu DoğumMerhaba. sayımızla huzurlarınızdayız. 40 gün sonra, 11 Mayıs’ta, Şuhur-u Selase şehrine Receb-i Şerif kapısından dâhil olacağız inşallah. Asrımız ve aslımız için, nefsimiz ve neslimiz için kutlu bir ‘doğum’un anahtarını temin etmeye gayret edeceğiz yine. Bunun yegâne yolu olan Sevgili Peygamberimiz’in (Aleyhissalatü Vesselam) hayatını anlamak ve sünnet-i seniyyesini hazmetmek için bu ay ‘Kutlu Doğum’ münasebetiyle pek çok program tertip edilecek. Muhammedi Nur’un ziyasına daha ziyade mazhar olunmaya ve neticede O’nun ahlakı daha çok yaşanmaya ve yaşatılmaya çalışılacak. Biz de bu vesileyle bu ay, İrfan Mektebi’nde ‘O’nun (asm) yolunu’ kapağa taşımak istedik. Her zamanın kendine mahsus bir imtihanı var. Bu zamanın da en çetin imtihanı; hikmet, iffet ve şecaat sütunları üzerinde yükselen istikamet çatısını tesis ve muhafaza etmekte yaşanıyor. Bu imtihanımızı kolaylaştırmasını temenni ettiğimiz “İstikamet Yolunun Anahtarı: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat İtikad Düsturları” başlıklı dosyamızı, Zakir Çetin, Cemal Erşen, Oğuz Düzgün, Barış Kurt ve Muhlis Körpe hazırladılar. Hepsine binler teşekkürler. Bu seneki Kutlu Doğum programlarında da bu konunun özellikle ele alınmasını temenni ediyoruz. Zira Efendimiz (asm)’a muhabbetimizi sunmak, O’nu anmak ve tanımak kadar önemli bir meselede O’nun yolunun düsturlarını bilmektir. Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, istikameti temin etmeyi kolaylaştırmadı maalesef. “Enformatik cehalet”, istikametli hayatın ve faydalı ilmin en sinsi düşmanı. İrfan Mektebi olarak, bu şuurla yayın yapmaya çalışıyor, mektebimizde irfana dair ve irfana hizmet edecek derslere yer vermeye gayret ediyoruz. Aile Mektebi ekimiz de dosyamıza uygun bir şekilde ‘Sün-net-i Seniye” konusuyla hazırlandı bu ay; tüm Aile Mektebi heyetine teşekkür ediyorum. Kutlu Doğum Haftası’nı idrak edeceğimiz Nisan ayının bereketli geçmesi niyazıyla Allah’a emanet olunuz.
Tarihten SayfalarMescid-i Cuma Peygamber Efendimiz (asm), Hz. Ebû Bekir (ra) ile birlikte 13 Eylül 622 (1 Rebîülevvel 1) günü Hicret için Sevr Mağarası’ndan Medine’ye doğru yola çıkmışlardır. 20 Eylül günü Kubâ’ya ulaşan iki kutlu yolcu dört gün burada kalmışlar ve Kubâ Mescidi’ni inşa etmişlerdir. Ardından tekrar Medine’ye doğru yola çıkmışlar, yol üzerindeki Rânûnâ Vâdisi’nde Sâlim bin Avf kabilesine misafir olmuşlardır. Burada ilk Cuma Namazını kıldıran Peygamber Efendimiz (asm), aynı zamanda ilk Cuma Hutbesini de irad etmiştir. İlk Cuma Namazının hatırasını yaşatmak için sonraları, Mescid-i Kubâ’ya 350 metre uzaklıkta olan bu mekâna bir mescid yapılmıştır. Çeşitli zamanlarda tâmiratlar geçiren Mescid-i Cuma, 1992 senesinde yıktırılarak yeniden inşa edilmiştir. Osmanlı Ordusunun Otuz Savaş Topunu Kurtardı Bedîüzzaman Hazretleri, Osman-lı ordusunun düşman eline geçen toplarını kurtarmak için üç yüz gönüllü ile birlikte gece vakti Nurşin tarafına doğru gider. Topları takib eden bir alay Rus askerine kendi muhbirleri: “Bitlis’i müdâfaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhur Musa Bey, bin kişi ile topları kurtarmaya geliyorlar.” diye pek ziyade mübâlağa ile ihbâr etmesi üzerine Rus kumandanı korkmuş, ileri atılmamış. Bedîüzzaman Hazretleri de, beraberindeki o üç yüz gönüllüyü rast geldikleri toplara birer ikişer taksim ederek Bitlis’e gönderip kendisi ileri gide gide ve topları tek tek kurtararak; tâ en son top üzerine üç arkadaş ile gidip kurtarmış. Neticede otuz topun Bitlis’e gelmesini temin etmiştir. O toplarla, üç dört gün askerler ve gönüllüler mukabele etmiş; bütün ahali ve cihâzât ve malların kurtulmasına vesîle olmuştur. O sırada gönüllülere cesâret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında ayakta dolaştığı için Üstâdımızın vücuduna dört gülle isâbet etmiştir (devam edecek). İmam-ı Âzam’ın Affediciliği Bir gün, İmam-ı Âzam Hazretleri’ ni çekemeyen kin ve hased sâhibi birisi, îtidalini kaybedip nefsine hâkim olamayarak Hazret’e tokat attı. Bunun üzerine İmam-ı Âzam Hazretleri hislerine hâkim olup şöyle dedi: “Senin bana vurduğun bu tokadına bir tokatla mukabele edip sana bu hareketinin cezasını verebilirdim, fakat sana vurmayacağım. Seni Halife’ye şikâyet edebilirim, fakat şikâyet etmeyeceğim. Bana yaptığın bu haksızlığı dile getirip Cenâb-ı Hakk’a da şikâyet edebilirim, fakat bunu da katiyen yapmayacağım. Mahşer gününde senden intikamımı almasını bizzat Rabbimden dileyebilirim, fakat seni o dehşetli günde Rabbime de şikâyet etmeyecğim.” İmam-ı Âzam Hazretleri’nin bu sözleri, adamı erittikçe eritti. Ve derhal İmam-ı Âzam Hazretleri’nin eline kapanıp özür diledi. Hazret; adama sızlanmasına gerek olmadığını, kendisini çoktan affettiğini söyledi. (Ekrem Sağıroğlu, İmam-ı Âzam Ebû Hanife) 19 Nisan 1013 Cerrahînin Kurucusu Ebu’l Kâsım Zehrâvî Vefat Etti 930 senesinde Endülüs’ün Kurtuba şehrine 8 km mesafedeki Zehrâ’da dünyaya geldi. Döneminin dünyada önde gelen ilim merkezlerinden biri olan Kurtuba Üniversitesi’nde tahsil gördü. Tıp ilminde ihtisaslaşarak, tıbbın nazarî ve tatbikî sahalarında derinleşti. Endülüs Emevî Sultanlarının saray doktorluğunu yaptı. Müslüman cerrahların babası sayılan Zehrâvî, tıp ile cerrâhîyi birleştirmiştir. En meşhur eseri et-Taşrif’tir. Ameliyatlarda kullanılan birçok âleti keşfetti ve çizimlerini et-Taşrif’e koydu. Çizimini yaptığı ameliyat âletlerinin sayısı iki yüz yirmiyi bulmuştu. (Bu çizimlerin günümüze uyarlanmış hâli için bakınız http://www.ibttm.org/TR/muze/kolleksiyon/Volume4TR.pdf) Böbrek taşlarının ameliyatla çıkarılması, kadavra kullanımı, fıtık ameliyatı, çürük dişlerin kırılmadan çekilmesi, açık kırıklarda alçıya pencere açılması, vb. gibi birçok keşfi vardır. 14 Nisan 1566 Sakız Adası Fethedildi Çanakkale Boğazı’nın girişinde bulunan Sakız Adası, aynı bölgede bulunan Midilli, Limni, İmroz, Semendire ve Taşoz adaları ile birlikte Cenevizlilerin hâkimiyetindeydi. Fâtih Sultan Mehmed, Sakız Adası hâriç diğer adaları fethetti. Sadece Sakız Adası Cenevizlilerin elinde kalmıştı, ama Osmanlılar bunun karşılığında Cenevizlilerden senede 6 bin duka altını haraç alıyorlardı. Hac güzergâhı üzerinde olan ve Çanakkale Boğazı’na giriş-çıkış yapan bütün gemilerin gözlenebildiği Sakız Adasının Osmanlılar için tehdid oluşturabileceği kanaatine varan Kanunî Sultan Süleyman, Kaptan-ı Derya Piyale Paşa’ya fetih için emir verdi. Bunun üzerine 70 kadırgayla yola çıkan Piyale Paşa, kan dökmeden adanın tamamını fethetti. Osmanlıların adayı fethetmesi, Katolik Cenevizlilerden şikâyetçi olan yerli Rumlar tarafından sevinçle karşılandı. 02 Nisan 1492 Endülüs Müslümanları Gırnata’nın Düşmesi Üzerine İspanya’dan Ayrılmak Zorunda Kaldılar İspanya topraklarının tamamının Endülüs Müslümanlarının elinden çıkmasının ve Endülüs Devleti’nin târih sahnesinden silinmesinin ardından; burada yaşayan Müslümanlar çok zor durumda kaldılar. Osmanlı Devleti’nden yardım isteyen Endülüs Müslümanlarının imdadına, Sultan 2. Bayezid’in emriyle Kemal Reis yetişti. Kemal Reis, İspanyollarla yaptığı savaşta, bir İspanyol filosunu mağlub etti. Zor durumdaki Endülüs Müslümanlarının sağ sâlim Kuzey Afrika’ya geçmelerini sağladı. Kemal Reis, ırk, dil, din ayrımı yapmayan İslâm hoşgörü anlayışı çerçevesinde, Endülüs’te yaşayan Yahudiler’in de kaçmasına yardım etmiştir.
"Vakıflar Cenneti" Osmanlı İmparatorluğuVakıf, bir mülkün menfeatinin halka tahsis edilmesi ve artık Allah’ın mülkü kabul edilip bir başkasının sahiplenme imkânı olmayacak tarzda devamlı olarak bağışlanmasıdır. Vakfın kuruluş belgesine “vakfiye” ya da “vakıfnâme”, vakfeden kişiye “vâkıf”, vakfedilen mala “hayrât”, vakfa ait gelirlere de “akar” adı verilmiştir. Osmanlı vakıf müessesesini incelediğimizde muazzam bir çeşitlilikle beraber vakıfların sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri alanda ciddi bir insiyatif aldığını görüyoruz. Yemen’den Belgrad’a kadar geniş bir coğrafyada kurulan Osmanlı vakıfları devletin birçok alanda yükünü hafifletmiş ve zarif, merhametli bir medeniyetin ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Temelini İslam Medeniyeti’nden alan vakıf müessesesi Abbasiler, Memlüklüler ve Selçuklular’dan sonra Osmanlı Devleti ile kemal noktasına ulaşmıştır. Osmanlı’da ilk vakfın Orhan Gâzi tarafından kurulduğu bilinmektedir. İznik’te ilk Osmanlı medresesi kurulmuş ve bu medresenin devamı için bazı mülkler tahsis edilmiştir. Orhan Gâzi tarafından Adapazarı, Kandıra ve Bursa’da inşa edilen cami, medrese, zaviye, imaret ve misafirhaneler ilk Osmanlı vakıfları olarak kabul edilmiştir.1 Başta Osmanlı padişahları olmak üzere valide sultanlar, padişah eşleri, sadrazamlar ve devletin her kademesinden devlet adamları, halktan zengin olanlar, Osmanlı esnafı, gayrimüslimler, toplumun her kesiminden insanlar Osmanlı topraklarında vakıf kurmuşlardır. OSMANLIDA VAKIFLARIN KURULMA SÜRECİ Osmanlı'da vakıfların kurulma aşaması İslam hukuku çerçevesinde ilerlemiştir. Müslüman bir erkek yada kadın vakıf yapacak şartlara haiz iseler vakıf kurabilirlerdi. Bir vakfın, vakıf olarak tanınması ve hizmet vermeye başlaması için Osmanlı kadıları tarafından incelenmesi ve gerekli şartların yerine getirilmiş olması gerekirdi. Bu incelemeden sonra vakfın kurulmasına herhangi bir engel yoksa kadı tarafından tescil edilir ve resmiyet kazanırdı. Kadı, kurulan vakfın gerekli bilgilerini şeriye siciline kaydeder ve asıl nüsha olan Vakfiye’yi vakfa veya mütevelliye teslim ederdi.2 Kadıların tescil ettiği vakfiyeler belli prosedürle hazırlanmış ve umum Osmanlı coğrafyasında standart bir belge tanzimi temin edilmeye çalışılmıştır. Vakfiyeler kaliteli kâğıtlara veya deri üzerine yazılırdı. Nadiren taş üzerine kazınmış vakfiyeler de mevcuttur. Vakfiyelerde öncelikle kadı veya kadılarının tasdik yazıları ve mühürlerinin bulunduğu bir bölüm, Allah’a hamd-ü senâ, Peygamber Efendimize salât-ü selam, vakfa ait hususi bilgilerin bulunduğu bir bölüm, kurulan vakfın vasıfları ve akarâtı hakkında bilgi, vakfın kaynaklarının işletilmesi ve personel politikasına dair bilgi, dua ve beddua kısmı ile son olarak şuhudul hal jürisinin bulunduğu son bölüm bulunur.3 Vakfiyelerde bulunan dua ve beddua kısmına bir örnek: “Her kimse ki; Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin...” “Allah'a ve Ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Mâlik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez...” Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesinden...Hicri 950 - Miladi 1543 OSMANLI VAKIFLARI’NIN HİZMET ALANLARI Kurulan bütün vakıflar aslında dini bir hassasiyetin neticesinde ortaya çıkmışlardır. “Müessesatı Hayriyye” olarak adlandırılan mescidler, camiler, mektepler, imaretler, kabristanlar, hastahaneler, yetimhaneler, çeşmeler, yollar, köprüler, vakıflar tarafından inşa edilmiş ve akarları ile devamlılıkları temin edilmiştir. Müessesatı Hayriyye’den hem zengin hem fakirlerin istifade edebildiği gibi (Cami, mektep medrese, yol gibi) sadece fakirlere yönelik vakıf hizmetleri de mevcuttur. (imaretler, hastaneler) Günümüz sosyal devlet anlayışıyla yapılan icraatlerin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nde vakıflar aracılığı ile yapılmıştır. Vakıflar kuruluş amaçları çerçevesinde ekonomik hayatı da canlı tutmuş ve akarlarını devam ettirmek ve çoğaltmak amaçlı bir takım çalışmalar yapmışlardır. Bu amaç doğrultusunda vakıflar han, ticarethane ve arastalar inşa edip ticari faliyetleri ile akarlarını devamlı kılmaya çalışmışlardır.4 Dini, ekonomik ve sosyal alanlarda faal olan Osmanlı vakıfları hayatın her safasında en ince ayrıntılara kadar hizmet vermişlerdir. Kışın aç kalan kuşların beslenmesi, bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi, koyun cinsinin ıslah edilmesi, et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması, hasta ve garip göçmen leyleklerin bakımı ve tedavi edilmesi, hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması, cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi, Ramazan-ı şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması, köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi, hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi, yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması, yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması gibi dakik bir vakıf medeniyetine sahip olan Osmanlı, Avrupalılar tarafından “vakıflar cenneti” olarak vasıflandırılmıştır.5 Fatih Sultan Mehmet’in vakfettiği 136 dükkana dair vasiyeti: “Ben ki, İstanbul Fâtihi abd-i âciz Fatih Sultan Mehmed, bizâtihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kâin ve mâlumu’l-hudut olan 136 bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim: Bu gayri menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde, günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar, ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 yara sarıcı tâyin ve nasp eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilâistisnâ her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar, var ise şifâsı ya da mümkünse şifâyap olalar. Değilse, kendilerinde hiçbir karşılık beklemeksizin Dârülaceze’ye kaldırılarak, orada salâh bulduralar... Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalarki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar. Ayrıca külliyemde inşâ eylediğim imârethânede şehit ve şühedânın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak, yemek yemeye veya almaya bizâtihi kendileri gelmeyip, yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.” Kaynaklar: 1- Ali Himmet Berki, “Vakıf Kuran İlk Osmanlı Padişahı,” Vakıflar Dergisi, c.5, 1962, s.127-128.2- Rifat Özdemir, Osmanlı Vakıflarının Kurulması ve Yaşatılmasında Devlet Kurumalarının İşleyişi, Ankara 2005, s.9,10.3- Bahaeddin Yediyıldız, 18. Yüzyılda Türkiyede Vakıf Müessesesi, Ankara 2003, s.22-27.4- Ziya Kazıcı, Osmanlı Vakıf Medeniyeti, İstanbul 2003, s.1305- Mehmet Bayartan, "Osmanlı Şehirlerinde Vakıflar ve Vakıf Sisteminin Şehre Kattığı Değerler", Osmanlı Bilimi Araştırmalar dergisı,sayı X-1 2008, s.173.
Osmanlıca Kursları Meyvelerini VeriyorHayrat Vakfı, 2012 Nisan ayında Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile bir protokol imzalamış ve Türkiye genelinde Osmanlıca Kursları organize ederek büyük bir kültür hareketi başlatmıştı. Yapılan çalışmalar meyve vermeye başladı ve Türkiye genelinde 378’den fazla merkezde 2800 öğretici riyasetinde açılan kurslara 120 bin kişi müracaat etti. Kursa devam eden 70 bin kişi bu kurslardan başarılı olarak sertifika almaya hak kazandı. Kurslara 14 yaşından 73 yaşına kadar her yaştan ve her kesimden insan devam etti. Şimdi onlar basit okuma metinlerini okuyabiliyorlar. Etraflarındaki Osmanlıca yazıları fark edip, ne olduğunu anlama gayreti gösterebiliyorlar. Ankara’da yapılan törende söz alan 73 yaşındaki Osman Bedrettin Er, bu yaşa kadar Osmanlıca öğrenmemiş olmasını ve bir hatırasını şu cümlelerle anlattı. Genel kanaate ışık tutması açısından önemli gördüğümüz için burada nakletmek istiyoruz. “Yaşım 73. Öğretmen Okulu Genel Müdürlüğü yaptım, 21 yıl da basında çalıştım. Üzülerek söylemeliyim ki bugüne kadar Osmanlıca öğrenmemiş ve bana öğretilmemiş olmasından dolayı üzgünüm. 10 yaşında bir çocukken Tokat’taki 33 metrelik saat kulesinin üzerindeki Osmanlıca yazının bir görevli tarafından kazındığını gördüm. Aldım terbiyeye binaen kazınan o tozları toplayıp eve götürdüm. Ne yaptım tam hatırlayamıyorum. Fakat orada kalmasına gönlüm razı olmadı. Sonradan tarihçi oldum ve araştırdım; o gün o yazı neden kazınmıştı. Öğrendim ki, Kur’an hattı olması ve Abdülhamid tarafından yaptırılmış olmasıymış. O an içimden, bugün ise sizin huzurlarınızda dışımdan diyorum ki, o yazıyı oradan kazıyacağınıza yanına 40 metrelik de siz yaptırsaydınız da onu küçük gösterseydiniz. Bu işler kazımakla olmaz. Şükür bu akşam aynı zamanda çok sevinçliyim. Çünkü bu akşam burada sizleri görüyorum. Sertifikalarını almış siz her yaştan kursiyerleri görüyorum. Bu işin önü durmamalı, devamlı akmalı, isteyen herkes Osmanlıca öğrenebilmeli. Milli Eğitim Bakanımıza, yardımcısına, Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürüne ve Hayrat Vakfına teşekkür ediyorum. Hepiniz teşekkürler.” Hala Osmanlıca öğrenmiş değilseniz, sizleri de kurslara bekliyoruz. Tarihe ait birikimler ipi geriye çekilmiş yay gibidir. Bir ülkenin tarihi kültür zenginliği ne kadar derinse, o milletin ufku o kadar geniş, istikbali o derece parlaktır. Şartı ise, o büyük kültür hazinelerinden istifade edebilmekten, onun yolu da Osmanlıca bilmekten geçmektedir.
İslam MedeniyetKubbe, binaların üzerlerini örtmek için kullanılan mimari bir sistemdir. Daire veya dörtgen binaların üzerini örtmekte kullanılan kubbe, genellikle dini mimaride kullanılmakla beraber, sivil ve askeri binalarda da yer almıştır. Bir kemerin merkezinden geçen bir eksen etrafında 360 derece döndürülmesiyle elde edilen geometrik formdur. Altındaki tek düzlemde duran herkes merkeze eşit uzaklıktadır. En büyük kubbe Gök kubbedir. Kubbe kelimesi batı dillerine, Müslümanların Endülüs’teki hâkimiyetleri sırasında İspanyolcadan girmiştir. Kubbe mimarisi ilk olarak Mezopotamya’da görülür. M.Ö. 16 ve 13. asırlarda Ege bölgesindeki binalarda yer almaya başlayan kubbe, M.Ö. 1. asırda Roma mimarisinde bir unsur olarak kullanılmaya başlandı. Ancak bu kubbeler mimariye yenilik getirmedi. Zamanla Bizans mimarisine kayan Roma sanatı, buna da daha rasyonel çözümler getiremedi. Kubbe, mimari alanda eski dönemlerden beri uygulanan bir unsurdur. İlk gerçek kubbe sasanilerce inşa edilmiştir, fakat doruk noktasına Ayasofya ile ulaşır. Tarihi gelişim süreci içinde boyutları büyüyen kubbe asıl önemli gelişimini Türk ve İslâm mimarisinde kaydetmiştir. Kubbe zamanla cami mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru haline geldi. Başlangıçta küçük boyutlu kubbeler inşa eden Türk mimarlar, özellikle İstanbul'un fethinden sonra büyük kubbeli eserler yapmaya başladılar. Mimar Sinan'ın Edirne'de Padişah II. Selim adına inşa ettiği Selimiye Camii'nin kubbe çapı 31,25 metredir. Günümüzde Türkiye'de inşa edilen camilerin kubbe tarzı büyük ölçüde Osmanlı tarzının devamı niteliğindedir. Kubbe inşasında başlıca iki metod vardır. Birincisi, kubbeyi ağırlıksız kabul edilerek yuvarlak plan şeması üstünde kürevî bir çatı olarak uygulamak. İkincisi, kubbeyi abanma ve destek hesaplarını da içine alarak gerçek mimari kaideleri içinde ele almaktır. Bu uygulamada önemli olan kareden daireye geçişte meydana gelen boşlukların doldurulmasıdır. Bu boşluklar, tromplar (küçük yarımküre), pandantifler (konkavüçgen) veya "Türk üçgenleri" denilen geometrik elemanlarla doldurulur. Kubbe mimarisinde zirveye Osmanlı mimarları ulaşmıştır ve neoklasik dönem mimarisinde bile bu zirvenin üzerine çıkılamamıştır. Kubbenin yapılmasındaki ideal olan mekân bütünlüğünü temin etmekle, mimarideki son şeklini Osmanlı mimarları vermiştir. Abanma ve taşımadaki problemlere rasyonel çözümleri de Osmanlı mimarisi getirmiştir. Türk mimarisi, ana mekânda geometrik ve köşeli, üst yapıda kubbeye uygun olarak dairevi ve kürevî biçimleri anlayış içinde tatbik etmiş mekân içindeki dayanakları görünür hale getirdiği gibi dış payanda sistemi ile kubbe ağırlığını toprağa kadar götüren kademeli teşkilatı gerçekleştirmiştir. Osmanlı medeniyetinin merkeziyetçi dünya görüşüne uygun olarak, bu düşünce tarzı mimari karakterde de hâkim hale getirilmiştir. Aynı zamanda kubbeye metafizik anlamlar da yüklenmiştir. Osmanlı mimarisinde merkezi kubbe Allah'ı simgeler. Mimarimizde en üst noktayı teşkil eden Mimar Sinan, kubbe inşasında da bazı yenilikler getirmiştir. Erken devirdeki Türk üçgenleri ve bunu takib eden sarkıtlarla süslü pandiflerin yerine, kubbeye geçişte daha yumuşak olan trompları kullanmıştır. Klasik devir mimarisinin bir sentezi olan Mimar Sinan, mimarimizde mekânların simetrik olmasına yarayan kubbeyi aşılamaz bir unsur olarak Edirne Selimiye Camiinde başarıyla tatbik etmiştir. Selimiye’de, kubbe için en mühim problem olan abanma ve taşıma münasebeti ve bu münasebete dayanmayan ana mekânın yuvarlak unsurlarını tekrarlayan kubbe problemleri aynı anda halledilmiştir.
Kültür Sanat Medine'de 'İslam Kültür Başkenti' başladı Medine 2013 İslam Kültür Başkenti etkinlikleri, Suudi Arabistan'ın Medine kentindeki Kuba Mescidi yakınlarında kurulan çadırda başladı. Etkinliğin açılış konuşmasını yapan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Siyasi İşler Sorumlu Yardımcısı Abdullah bin Abdurrahman Alim, ''Medine, Rasulullah'ın hicret ettiği ve O'nu barındıran şehir olması dolayısıyla kutsallığıyla öne çıkıyor. 2013 İslam Kültür Başkenti olarak Medine şehrinin seçilmesi, İslam şehirleri arasındaki önemini yansıtıyor'' dedi. İslam Eğitim, Bilim ve Kültürel Organizasyonu (ISESCO), 2013 İslam Kültür Başkenti olarak Suudi Arabistan'ın Medine şehrini seçmişti. Tahta çivilerle yapılan bin yıllık ahşap camii Sakarya'nın Karasu ilçesi Hürriyet köyünde bulunan bin yıllık ahşap camii ilgi görüyor. Mimari belli olmayan ve köy mezarlığı içinde bulunan camii, 2007'de onarımdan geçirilmiş. Camide metal değil tahta çiviler kullanılmış. Hürriyet köyü muhtarı Abdurrahman Denizhan, Evliya Celebi'nin Seyahatnamesi'nde camiden bahsedildiğini belirtiyor. Eskiden çevredeki bütün köylerin toplanıp bu camide namaz kıldıklarını ifade eden Denizhan, "Bu caminin ismi Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde geçen ve köyün kurucusu olan Kelpaşa'nın adıyla anılmaktadır. Ahşap nadide bir eser. Camide metal değil tahta çiviler kullanılmış." dedi. Camii imamı Recep Gemici ise, köyün çok eski bir yerleşim yeri olduğunu vurguluyor. Civar köylülerin toplanıp Kelpaşa Camii'nde namaz kılmaları sebebiyle, buranın Cumayeri yeri olarak da adlandırıldığını dile getiren Gemici, "Cami, çatısından su almaya, çürümeye başlamıştı. 2007 yılında Sakarya Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından camimiz restore edildi. Bu eser korunmalı ve gelecek nesillere aktarılmalı." diye konuştu. Osmanlı arşivleri yeniden düzenlendi TİKA, Kudüs'te bulunan Filistin Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığı'na bağlı İhya Turas İslam Araştırmaları ve Arşiv Merkezi'ni son teknolojiyle baştan sona yeniledi. Kudüs'te bulunan Filistin Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığı'na bağlı İhya Turas İslam Araştırmaları ve Arşiv Merkezi'nin açılışını Türkiye'nin Filistin Kudüs Başkonsolosu Büyükelçi Şakir Torunlar, Filistin Vakıflar ve Dini İşler Bakanı Mahmud Habbaş, Filistin TİKA Koordinatörü Kürşad Mahmat ve merkez başkanı Muhammed Safadi yaptı. Torunlar, açılışta yaptığı konuşmada, buranın öneminin ne kadar yüksek olduğunu bildiklerini belirterek, ''Kudüs ve Filistin olmadan İslam tarihi olmaz, Kudüs ve Filistin olmadan Arap ve Türk tarihi de olmaz. Bu faaliyetle amacımız, ortak mirasımızın gelecek kuşaklara salimen aktarılmasına küçük bir katkı sunmak, ecdadımızın bize emanet ettiğini gözümüz gibi koruyarak, geleceğe bırakmaktır'' dedi. Yangın alarm sistemlerinden arşiv dolaplarına kadar tüm donanımları son teknolojiyle yenilenen merkezde, 400 yıllık tarihe ışık tutan 700 bin Arapça belge, 307 bin Osmanlıca mahkeme, vakıf ve tapu sicili kayıtları, 4 bin 58 Arapça ve Osmanlıca eser yer alıyor. Merkez, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından yaklaşık 1,5 milyon dolar harcanarak iki yılda yenilendi. Osmanlı eserleri açık artırmada Asar-ı Atika tarafından 12'incisi düzenlenecek Osmanlı Eserleri ve Klasik Tablolar müzayedesinde, aralarında Sultan 2. Mahmud'un hat levhası, Sultan 5. Murad'ın değerli taşlarla süslü ağızlığının da aralarında bulunduğu 290 parça eser satışa sunulacak. Asar-ı Atika'dan yapılan açıklamaya göre, şaheser niteliğindeki Osmanlı eseri, obje ve değerli tabloların satılacağı müzayede, İstanbul Nişantaşı'ndaki The Sofa Hotel'de saat 14.30'da başlayacak. Sultan 2. Mahmud'un Ahzap Suresi 45. ayeti işlediği, celi sülüs zerendud levhası, müzayedenin en dikkat çekici eserleri arasında. 180 bin liradan açık artırmaya sunulacak eserin süslemelerinde yeşil ve sarı altın kullanıldığı, eserin rokoko üslupla yapıldığı belirtildi. Sultan 2. Mahmud'un ''Settar-ı Şerif'i'' de yine satılacak eserler arasında. Sultan 5. Murad için hazırlanmış üzeri altın, elmas, yakut, zümrüt taşlarla süslenmiş kehribar ağızlık da 50 bin lira başlangıç fiyatıyla satılacak. Klasik tablolar arasında da İbrahim Çallı imzalı ''Topkapı Sarayı Çinili Köşk'', Hikmet Onat imzalı ''İstanbul Boğazı ve Evler'', Varnia Zarzecki imzalı ''Boğaz kıyısında mendil sallayan kadınlar'' isimli eserler yer alıyor. Piri Reis'in haritasını çiniye işledi Piri Reis'in dünya haritası, Kütahya'da yaşayan bir çini sanatçısı tarafından bölümler halinde 59 parça çini objeye işlendi. 19 ayda tamamlanan ve İstanbul'da müzayedede satılacak koleksiyonun açılış fiyatı ise 1,5 milyon lira olarak belirlendi. Çini sanatçısı Fahri Çetinkaya, Piri Reis koleksiyonu için çalışmalara 19 ay önce başladığını belirterek, “Bu iş gönül işi. Sabah 04.00, 05.00, 06.00'lara kadar hiç uyumayıp çalıştığım, atölye dışına çıkmadan, gökyüzünü görmeden 4-5 gün geçirdiğim oldu” dedi. Çetinkaya, Osmanlı amirali Piri Reis'in, en iyi ekipman ve gemilerle 300 yılda çizilebilecek dünya haritasını, 1513 yılında 29 gün gibi çok kısa bir sürede çizdiğini hatırlattı. Bu yılın, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından haritanın çizilmesinin 500'üncü yılı anısına 'Piri Reis Yılı' ilan edildiğini dile getiren Çetinkaya, şöyle devam etti: 'Koleksiyona başladığımda tabii ki, UNESCO tarafından 2013'ün 'Piri Reis Yılı' ilan edileceğini kimse bilemezdi. Çalışmaya başladıktan 15 ay sonra bu açıklandı ve benim için çok büyük bir sürpriz oldu. Buna da 'tevafuk' demek gerekiyor. Çok severek başladığım bu koleksiyonda yaklaşık 90 parça eser yaptım ama bunların 59'u, doğrudan Piri Reis'in dünya haritalarıyla ilgili. Avrupa ve Asya'nın bazı bölümleriyle Akdeniz kıyılarındaki yerleşim birimlerinin de haritaları var. Hiçbir parça, birbirinin eşi veya kopyası değil. Orijinal haritalardaki kara çizgilerine sadık kaldım. Yerleşim merkezleri ve etraftaki Osmanlı'yla alakalı figürleri de katarak koleksiyonu oluşturdum. Dolayısıyla bu koleksiyon 19 ayda çok büyük zahmetlerle meydana geldi. Her biri kupon ve tek çalışma.'







