96. Sayı: "Geçmişimiz Geleceğimizdir"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiMimar Sinan'ın Çıraklık Eseri: Şehzâde Mehmed Camii
Tarih

Şehzâde Mehmed Camii, İstan­bul'un Fatih ilçesinde yer alan ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın en kıymet verdiği ve kendisinden sonra padişah olmasını istedi­ği, Saruhan Sancak Beyi iken 1543'te yirmi iki yaşında ölen oğlu Mehmed adına Mimar Si­nan’a yaptırmıştır. Şehzâde Meh­med Camii Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk selâtin külliyesi ve ilk âbidevî yapısıdır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devrinin büyük mimarı Mimar Sinan, Şehzâde Mehmed Camii ve külliyesini 1543-1548 tarihleri arasında tamamlamıştır. Koca Sinan daha sonraları yap­tığı bir değerlendirmede “Şeh­zâde Meh­med Camii çıraklık, Sü­ley­maniye Camii kalfalık, Edir­ne Selimiye Camii de ustalık ese­rimdir” diyecektir. İşte Şehzâde Mehmed Camii, Sinan’ın mimarî dehasındaki ana devirler olan bu üç âbide eserin ilk basamağıdır. Mimar Sinan'ın Mimarbaşı ol­duktan sonra verdiği bu üç büyük eser, sanatının gelişimini göste­ren basamaklardır. Kubbe çapı 18.42 m, kubbenin zeminden yüksekliği 37 m’dir. Kubbesi dört büyük yarım kub­beye yaslanır. Yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide Mimar Sinan dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirip, Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir. Cami kare plan­lı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun et­rafında dört yarım kubbeyle ör­tülmüştür. Dört köşede yarım küre, dört de küçük kubbe var­dır. Bütün kubbeler, dört büyük fil ayağı üzerine oturmaktadır. Hün­kâr mahfili harimin solunda sütunlar üzerindedir. Minber ve Mihrap, saf mermerden sa­natkârane işlenmiş olup kafesli ve parmaklıklıdır. Yine büyük bir sanat eseri olan Müezzin mahfili sekiz sütün üzerinde durmakta­dır. Avlunun ortasındaki şadır­van, işçiliği ile dikkat çeker, şadırvan avlusu on iki sütun üzerine on altı kubbe ile çevrilidir. Şehzâde Mehmed Camii’nin avlusu üç kapılı, büyük dış avlusu ise altı kapılıdır. Camiye ise üç ayrı kapıdan girilir. Caminin cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli ustaca işlenmiş iki minaresi yapının en dikkat çeken bölümlerindendir. Koca Sinan’ın bu minarelerdeki tez­yinatı emsalsizdir Diğer cami minarelerindeki sadelik burada yoktur. İmaret, medrese, tabhâne ve türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzâde Mehmed Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir. Şehzâde Mehmed Camii yapımına elli dört yaşında başlayan Mimar Sinan, bu eseri 4,5 yılda tamam­lamıştır. Mimarbaşı olarak vücuda getir­diği bu eserinden sonra, çok sayıdaki diğer eserlerini arka ar­kaya inşa etmeye başladı. Altı ve sekiz köşeli şemalar üzerine oturttuğu kubbelerle, orta bü­yük­lükte olan camileri, İstan­bul'un dört bir yanında inşa etti. Bu imar faaliyetiyle söz konusu semtlerde önemli ölçü­de bir canlanma meydana geldi. Selçuklu mimarîsiyle beraber, batıdan doğuya birçok yeri görüp eserleri tanıma imkânına sahip olmasına rağmen, yalnızca taklide yönelmedi. Eserlerine, kendine öz­gü süsleme ve motifleri nakşetti. Gösterdiği maharetiyle devletin en parlak dönemine yakışır, sanat şaheserleri meydana getirdi. Üzerinden asırlar geçmesine rağmen eserleri hâlâ dimdik ayaktadır ve görenlerin büyük hayranlığını celbetmektedir. Türbe Şehzâde Mehmed’in türbesi ca­miden daha önce bitirilmiştir. Son­raki yıllarda eklenen türbelerle bu alan bir hazireye dönüşmüştür. Câminin haziresinde yedi türbe vardır. Bunlar; Şehzâde Mehmed Türbesi, Sadrazam Rüstem Paşa Türbesi, Şehzâde Mahmûd Tür­besi, Fatma Hanım Sultan Tür­besi, Hadice Sultan Türbesi, Dâmât Bosnalı İbrâhim Paşa Türbesi, Destârî Mustafa Paşa Türbesidir. Şehzâde Mehmed tür­besi, Osmanlı mimarlığının en güzel mezar yapılarından biridir. Tek kubbe ile örtülü sekizgen bir yapıdır. Üç açıklıklı, düz saçaklı revaklı bir girişi vardır. 1543 ta­rihli Şehzâde Mehmed Türbesi mimarisi, çinileri, revzenleriyle (nakışlı pencere) türbe mimarlı­ğının şâheserlerindendir. Şehzâde Mehmed Türbesi’nin içi kubbe eteğine kadar rengârenk çinilerle kaplıdır. Çinilere sarı zemin üze­rine mor, fîrûze, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli bitki ve çiçek desenleri işlenmiştir. Pencere ke­merlerinin içlerinde lâcivert ze­min üzerine beyaz hatla yazılı panolar, alt ve üst pencereler arasında yine lâcivert üzerine beyaz hatla yazılı bir âyet kuşağı yer alır. Kubbenin içi malakâri nakışla bezelidir. Şehzâde Meh­med’in sandukası türbenin orta yerinde bulunmaktadır. Sandukanın üzerinde fildişi motiflerle süslü ahşap bir taht konulmuştur. Türbenin önemli bir öğesi olan Şehzâde Meh­med’in sandukası üzerindeki taht biçimindeki ahşap kafes (türbe mimarlığında tek örnek). 3,35 m yüksekliğinde, altıgen motiflerle süslü bu kafes, fildişi kakmalı, geometrik motifli dört ayağa oturur. Şehzâde Mehmed türbesinde kardeşi Şehzâde Ci­hangir, Hümâşah Sultan ve kim­­liği bilinmeyen bir hanım yat­maktadır. Türbenin dışında, her pencere üzerinde mermer ki­tabeler bulunmaktadır. Şehzâde türbesinin sol tarafında Rüstem Paşa türbesi bulunmaktadır; ha­zireye caminin güneybatı gi­rişinde ise Bosnalı İbrahim Paşanın türbesi bulunmaktadır, Bosnalı İbrahim Paşa Türbesinin içi dönemine ait eşsiz İznik çinileriyle süslenmiştir. Medrese Dış avlu duvarının kuzeydoğu duvarını oluşturur. Asimetrik bir planı vardır. Bir dershane ve yirmi hücreden oluşur. Ders­hanesi kıbleye dönüktür. Aynı zamanda mescit olarak da kullanılmak üzere bir mihrap nişi vardır. Girişin karşısına bir eyvan yerleştirilmiştir. Camide olduğu gibi çok renkli taş ve palmet dizisiyle süslenmiştir. Sıbyan Mektebi Dış avlunun güneyindedir. 7.50 m çapında tek kubbe ile örtülüdür. Dershane ocaklı, kubbeli tek bir mekândır. Özgün revaklı girişi günümüze ulaşmamıştır. İmaret Külliyenin güneyindedir. Bir avlu çevresine yerleştirilmiş mutfak, yemekhane, ambar ve kilerlerden oluşur. İmaretin helâları avluya bitişiktir. Tabhane Sıradışı bir plana sahiptir. Ca­minin dış avlusundan girilen asıl tabhane, iki eşit ama bağımsız bölümden oluşur. Bölümler, bir giriş holüne açılan dört odalı konut planındadır. Odalar kub­beli, dikdörtgen planlı; orta sofalar ise kubbeli ve aydınlık fenerlidir.

Mustafa YILMAZ 01 Kasım
Konu resmiİslam Harflerinin Müdafaası
Tarih

Elifba Değiştirmekten Doğacak Neticeler Bugün Türk kavimleri için La­tin harflerini kabul etmek mese­lesi elifba seçmek meselesi değil, elifba değiştirmek meselesi de­mektir. Ben bu noktaya dik­ka­tinizi ayrıca celbediyorum. Çün­­kü harf değiştirmek medenî, ik­­ti­­sadî ve içtimaî cihetlerden bü­yük ehemmiyeti haizdir. Bilhassa mazide ve bugün epey mühim medenî kıymetlere malik olan Türkiye Türkleri, Kazanlılar, Azer­bay­canlılar, Özbekler ve saire için bu pek mühim ve büyük bir meseledir. Bu gibi Türk kavimleri arasında elifba değiştirilince şu neticeler meydana gelecektir; şimdiye ka­dar okur-yazar olanların hepsini yeniden okutmak, birkaç seneler mütemadiyen aynı lisanda yazı­lan aynı eserleri iki türlü harf ile neşretmek, ahaliyi iki türlü yazı ile okumaya yazmaya alış­tırmak uğrunda emek sarf­et­­mek (Bu hal Almanlarda oldu­ğu gibi bizde de birçok asırlar devam edecek), bunun için muallimlerimizi yeniden hazırlamaya, matbaalarımız ve dökümhanelerimizi ve umumen medeni hayatımızın bütün teknik ve pratik teçhizatını yeni baştan tadil ve ıslah etmeye mecbur olmak. Bundan başka, elifbası değişti­rilen kavmin geniş kitlelerinin içtimaî halet-i ruhiyyesinde (sos­yal moralinde) azim bir sar­sıntı vukua gelecektir ki, en ehemmiyetlisi de bu noktadır. Bir kavmin medenî seviyesi ne kadar yüksek ve medenî kıymetleri ne kadar bol olur ise o kavim için elifba değiştirmek o kadar güç olacaktır. Bu güçlük sade iktisadî-malî sebeplerden değil, dediğim gibi içtimai sebeplerden de neşet eder. Böylece harf değiştirmek meselesi, bilfiil tatbik etmek istenilirse, Türk kavimleri içinde en büyük içtimaî ve iktisadî bir mesele teşkil eder. Bunu esasi ve amelî tarzda halletmeye teşebbüs edenlerin uh­desine düşecek mesuliyetin bü­yük­lüğü ayrıca mülahaza edil­meli, harf değiştirmekten doğacak bütün amelî faydalar ve zararlar lâyıkıyla tartılmalıdır. Madem ki biz bugün harf seçmek meselesiyle değil, zikrettiğim gibi büyük müşkilât ile alâkası olan harf değiştirmek meselesi ile karşılaşıyoruz, o halde şimdi takdim edilen Latin harflerini inceden inceye tetkik etmek ve onlarda kullandığımız harflerde bulunmayan faydaları aramak mecburiyetindeyiz, ki bu yolda vereceğimiz kurbanların, sarf ede­ceğimiz gayretlerin ve masa­rifin yerinde olup olmadığı tebey­yün etsin. Yoksa bu yolda hak­kıyla düşünülmeden iş görülürse içinden çıkılmaz bir vaziyette kal­mamız pek mümkündür. Hangisi Daha Çabuk Okunur? Şimdi sürat-i kıraat (okuma hızı) hadisesini tedkike geçelim. Önce matbu metnin nasıl okun­duğundan bahsedeceğiz. Malûm olduğu üzere biz okurken ke­li­melerin harflerine dikkat etmi­yoruz. Belki nazarımızla bü­tün matbu bir kelimeyi yahut iki ufak kelimeyi ihata ediyoruz ve bu kelimelerin umumî şekillerini eşyayı ve eşhası fark ettiğimiz gibi fark ediyoruz. Herhangi bir sistem harflerle yazılan yahut basılan kelimeler Çin yahut Mısır hiyeroglifleri gibi birer hiyerogliften ibarettirler ki, onların bu sonunculardan farkı yalnız tersim sisteminin (resmetme sistemlerinin farklı olması) başkalığı iledir. Meselâ eski hiyerogliflerde «O» او mef­humunu ifade için şehadet par­mağıyla işaret eden el tasvir edilmişse, biz bugün bu mefhumu ifade için iki ufak alâmetten müteşekkil bir resim çizeriz, ki bu alâmetler aynı zamanda «O» او  kelimesini teşkil eden iki sese de delâlet ederler. Demek oluyor ki, okur-yazar adam ayrı ayrı harfleri okumaz, belki bütün kelimelerin hiyerogliflerini okur. Kelime usu­lü ile talim namıyla maruf Amerika usulü işte bu esasa bina edilmiştir. Şu veya bu kelimenin umumî hiyeroglifi şekli ne kadar bariz özelliklere mâlik olursa kıraat esnasında o kadar çabuk fark olunur. Hangisi Daha Sağlıklıdır? Bizim hayırseverlerimizden olan Cüzi Bendli Türkiyat kongresi­ne takdim ettiği materyallerinde, nok­taları ve çizgileri pek bol olan İslam harflerinin göze zararlı ol­du­ğunu, yani sıhhi olmadığını iddia ediyor. Derhal söylemeliyim ki, bu iddia şundan ileri gelmiştir; Cüzi, Türklerin normal kıraat ha­disesi esnasında okumayıp, okur­ken noktaların nerede ve ne ka­dar konulduğunu araştırmakla meş­gul olduklarını tevehhüm etmiştir. İnkılabdan evvel Kazan’da, İnkı­lab­dan sonra Bakü’de batı dil­lerinde yazılan şeyleri okumakla pek ziyade meşgul olan Şeyh Cüzi, Arab sistemi harflerin na­sıl okunduğunu biraz anlamalı idi. Şu veya bu sistem harflerin göze tesirini bilmek için göz doktorlarının fikrini sormak ve aynı ölçüde olan Arab ve Latin harfleriyle basılmış iki metni gözlere tedricî surette yaklaştırıp bakmak kâfidir. Birçok tecrübe­lerden anlaşılmıştır ki, her iki sis­tem harfleri hakkıyla okuyan ve yazan adam Arab sistemi harf­lerle matbu metni daha uzak me­safeden okuyabiliyor. Her iki yazıyı iyi kavramış olan adam kendi kendine şu tecrübeyi de yapabilir; bir gece uzun müd­det İslam harfleriyle matbu kitabı, diğer gece de Latin yahut Rus harfleriyle matbu kitabı okusun. Saate dikkat ederseniz görürsünüz ki, Latin harfleriyle matbu kitabı okurken gözler daha çabuk yorulur. Bu yolda yapılabilecek başka en sade tecrübeleri saymakla sizi sıkmak etmek istemiyorum. Bunların kâffesi aynı neticeleri veriyorlar. Bunlardan bazılarını ben daha 1923 senesinde matbuatta oku­yuculara arz etmiştim. İslam harflerinin gözlere zararlı olduğunu iddia etmenin yanlış­lığını şu da isbat ediyor ki, batı kavimleri arasında, hatta bütün ömrünü İslam harflerini okumak ve yazmakla geçiren kimseler arasında bile gözlük taşıyanlara pek nadir tesadüf ediliyor. Bizim gibi gözlük taşıyanlar ise bu hediye için başlıca Rus harflerine medyundurlar. 1922 senesinde Kazan’da bir oku­ma yazma tecrübesi yapılmıştı. Türk Pedagoji Tehnikum Mek­te­bi’nin kırk talebesine 1000 mat­baa alâmetini içine alan, İs­lam harfleriyle matbu bir Türk­çe metin, Rus Pedagoji Tehni­ku­mu’nun aynı miktar talebesine aynı miktar matbaa alâmetlerini havi, Rus harfleriyle matbu Rus­ça bir metin verilmiş ve bun­lar arasında okuma yazma çabuk­luğuna dair bir müsabaka icra olunmuştu. Müsabakanın diğer şartlarının normal olmasına da riayet edilmişti. Türk talebenin hazırlığı bir derece eksik, harf­lerin de ıslah edilmeyen eski harfler olmasına rağmen Türk talebesinin okuma çabukluğu Rus talebesinin okumasından va­sati olarak %26 yüksek, yazma çabukluğu %32 yüksek olduğu anlaşıldı. Hangisi Daha Çabuk Yazılır? Sürat-i kitabet (yazma hızı) mese­lesi ise, mesainin ilmî cihetten tetkiki nokta-i nazarından şu tarzda tahlil edilebilir; Latin harflerinin yazı hadisesinde (meselâ o, b, i harflerinde olduğu gibi) yazan elin hareket istikâmeti saat akrebi hareket istikâmetine karşı istikâmettir. Satırın soldan sağa istikâmeti de aynı istikâmettir. Arab yazısında ise ekseriya yazan elin hareket istikâmeti tam saat akrebi hareket istikâmetine mu­ta­bıktır. Satırın sağdan sola is­ti­kâmeti de aynı istikâmettir. Tezgâh başında oturan işçinin yahut terzi kadının makinayı eli ile nasıl çevirdiğine dikkat edersek görürüz ki, bu hareketlerin kâffesi saat akrebi hareketi istikâmetinde cereyan ediyor. Umumen mesai hadisesinde mükerrer dairevî beyzî (ovale) hareketler icra edi­lirken, meselâ iğne ile dikiş diki­lirken, yorgan örülürken insanın eli daima saat akrebi hareketi istikâmetinde hareket ediyor. Eğer meselâ makina buna karşı istikâmette çevrilirse el pek çabuk yoruluyor. Harfin Beynelmilel Kıymeti Şimdi harfin beynelmilel (uluslar­ara­sı) kıymetinden bir parça bah­sedelim. Bugün kullanılan yazılarda iki türlü unsur vardır; 1) Rakamlar; B, N, X, R, Y ve saire gibi ideografi (İdeo-graphie) unsurları. 2) Harfler ile yazılan sözler ideografi unsurları sesleri değil, ide mefhumları ifade ettik­lerinden onları her millet kendi lisanı, kendi sadaları, kendi ke­limeleriyle okuyabilir. Bu saha­da beynelmileliyeti kabul etmek amel cihetinden kolaylığı mucib olur. Lâkin Türkçe «balta» keli­mesini ister Arab harfleriyle ister Latin harfleriyle yazınız, mana­sını bilmeyen Alman, Fransız, İngiliz ve Rus için o, hep mühmel hiyeroglif olur kalır. Milletler arasında lisan ayrı­lı­­ğı de­vam ettikçe harf müş­terekliğinden hiçbir şey çıkmaz. Telaffuzların aykırılığı ve aynı şe­kilde olan harflerin ifade ettiği sadaların başkalığı, has isimlerin ve beynelmilel kelimelerin müşte­rekliğini de sıfır derecesine indirir. Şu halde elifba müşterekliği bey­nelmileliyet sahasında pek az faydayı mucib olur ki, her halde bu yüzden kazanılacak fayda elifba değiştirmeye değmez. Mev­cut lisanları ilga ederek ileride beynelmilel müşterek bir lisan meydana getirmek için şimdilik teşebbüsler gözükmüyor. Bu gibi teşebbüsler yapılıp da beynelmilel lisan meydana gelirse, onun kendine has elifbası da olur. Bugüne gelinceye kadar Türk kavimlerinin ne şimalinde, ne şarkında, ne garbında kitle olarak Latin harflerini kullanan hiçbir kavim yoktur. Garb tarafımız­da Latin elifbasını Katoliklik ile birlikte kabul etmiş olan Polonyalılar (Lehler) mevcutsa da, onlar bizden binlerce kilometre uzaktadır ve onlarla bilâ-vasıta temasımız yoktur. Bugün en medenî (yani en zengin ve en kudretli) olan milletlerin elifbası istikbalde beynelmilel elifba mevkiini tutar zannına varmağa da kâfi derecede esas yoktur. Latin harflerini kullanan milletlerin adedi de elbet böyle bir zannı teyid etmez. Zira sade bir ideografiden ibaret olan Çin hiyerogliflerini kullananların adedi daha fazladır. Bu cihetten ikinci mevkii Latin elifbasının olursa, üçüncü mevkii Arab elifbasınındır ki, bu elifba cihanın üç yüz milyon nüfusunu birleştiriyor. Hangisi Daha Güzeldir? Mesele iki sistem harflerin han­gisinin daha güzel olduğuna ge­lince, bu elbet bir şahsî zevk meselesidir. Ağamali yol­daşın risalesine ilâve edilen ma­ka­lesinde Şeyh Cüzi Arab harf­lerinin pek çirkin olduğunu iddia ediyorsa da, Avrupa’nın hemen bütün müellifleri bunun aksini söylüyorlar. Onlara göre çok sayıda şekillere sahip olan İslam harfleri birbirine benze­yen hendesî şekillerden ibaret olan Latin harflerinden daha güzel­dirler. Güzel Arabî hat ile yazılan levhalar batıda evlerin içindeki duvarlarını tezyin etmiyor mu? Geniş halk kitlelerinin ruhî tak­dirine gelince, şunu kaydet­me­li­yim ki, Türk kavimleri halk ibdamın semereleri olan kıvrıntılı nakışlar, tabiatıyla İs­lam harfi sistemine uyuyorlar, bunlar Latin sistemi harflere bir­çok cihetten tevafuk eden düz çizgilerden ve hendesî şekillerden oluşan Hindu-Avrupaî nakışlara tamamen aykırıdırlar.

Alimcan Şeref BEY 01 Kasım
Konu resmiHz. Ali Harf İnkılâbını Tarihiyle Haber Verdi
Eğitim

Osmanlı’nın yıkılışından sonra, Türkiye’de toplum hayatının rengini değiştiren en büyük olay nedir diye sorulduğunda, bunun cevabı hiç kuşkusuz “Harf İnkılâbı” olacaktır. Günümüz mütefekkirlerinin pek çoğundan bu tür bir beyanı okumuş veya dinlemişizdir. İşin garip tarafı, bu inkılâbla yalnız Latin Harfleri kabul edilmekle kalmamış, eski/mez yazımız da tamamen yasaklanmıştır. Bir gecede bütün bir toplum câhil duruma düşmüş, Kur’ân harfleriyle şekillenmiş bin yıllık kültür birikimi ile toplum arasındaki köklü bağlar kopuvermiştir. Kur’ân yazısıyla (günümüzde daha çok Osmanlıca deniliyor) asırlar boyunca ya­zılmış bütün ilim hazineleri, kütüphaneler, milyonlarca kitap­lar, gazeteler, Osmanlı arşiv­lerinde bulunan milyonları aş­kın evraklar, her türlü belgeler adeta bir anda yok oluvermiştir. Bu, gerçekten de tarihte misli görülmemiş büyük bir olaydır. Maddî ve manevî bütün sahalarda derin izler bırakan bir hâdise olduğundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber’in (sav) en birinci talebesi ve hakkında “İlim şehrinin kapısı” iltifatında bu­lunduğu Hz. Ali (ra), bir gün gelip de bu inkılâbın olacağını -Allah’ın izniyle- ta o zamanlardan görmüş ve haber vermiştir. Bu haber, Hz. Ali’nin İslâm’ın geleceğiyle alakalı haberler ver­diği “Ercûze” adındaki bir ka­sidesinde yer almaktadır. Bu kaside ise Osmanlı son dönem büyük veli­lerinden Ahmed Zi­yâed­din Gü­müşhâne­vî’nin “Mecmua­tü’l-Ah­zab” isimli üç cilt­lik meş­hur ve muteber kitabında bulunmaktadır. (Bkz. Şâzelî cil­di, s.582) Şu an, bu kitabın piyasadaki nüshaları 1895 tarihli orijinal baskının fotoğrafla ya­pılan tıpkıbasımından ibarettir. Yani aşağıda gördüğünüz ka­si­­denin ilgili sayfası harf inkı­lâbından tam 33 yıl evvel ba­sılmıştır! Hz. Ali (kerremallahu vecheh) bu kasidesinde harf inkılâbından şöyle haber veriyor: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا بِتَّ بِهَا الْاَمِيرُ وَالْفَقِيرًا “Ahrufu ucmin suttirat testîra; bitte biha’l-emîru ve’l-fakîra” Yani “Arabca olmayan harfler yazdırıldı. Gece dersleriyle, idareci veya fakir demeden herkese mecbur edilerek.” Bu cümledeki  سطرت تسطيرا   sut­ti­rat testira” (yazdırıldı) iba­­resinin harflerinin rakam de­ğerleri toplamı, -ebced hesabı ile- 1349 ederek, Milâdî 1931 yılına denk gelmektedir. Bu tarih ise 1928 yılında yapılan harf inkılâbını ve 3 sene sonra bütün topluma zorla ve gece dersleri ile öğretilmeye başlandığı zamanı gös­termektedir. Bediüzzaman Haz­­­ret­leri, Ercûze’de yer alan ha­ber­leri açıkladığı 18. Lem’a isimli risa­lesinde İmam Ali (ra)’ın bu ifadesini şöyle yorumlar: “On dördüncü asr-ı Muhamme­dî’de (Hicrî 1300’lü, Milâdî 1900’lü yıllarda), 1349, Rûmice 1347’de (1931’de) Arabî huru­fu­nu (Arab harflerini) terk edip, ecnebi ve acemî hurufu­na İslâm içinde başlanacak. Hem umum, fakir, zengin, emir ve işçi, çoluk çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren (zorla) öğrenecekler…. ‘Ucmin’ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayrı Latince ve Frengî huruf (harfler) demektir.”1 “Ecnebi hurufatını (harf­lerini) ehl-i İslâmın en mühim hü­kümeti resmî bir sûrette ka­bul ve neşir ve cebrettiği hal­de Risale-i Nur Şâkird­leri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’âniyi (Kur’ân yazısını) ha­ri­ka bir sû­rette neşir ve tamim ile (yayarak) muhafazasına çalıştıkları bir zamanda Haz­ret-i Ali Radıyallahü Anh ta­rihiyle ondan ha­ber veriyor...” İmam Ali (ra)’ın beyanıyla, o asrın çok bâriz diğer bir hu­susiyeti ise, ulemâ-i sû’ olarak tabir edilen bazı kötü âlimlerin bid’alara destek vermeleridir. Be­di­üzzaman, Hz. Ali (ra)’ın bu haberini şöyle açıklıyor: “O bid’alar ve acemî ve ecnebi hurufu­nun (harflerinin) intişarı za­ma­nı olan o âhirza­manın fena adamları bir kısım ulemâ-i sû’dur (kötü âlimlerdir) ki; hırs sebebiyle batınlarını (ka­­rınlarını) haramla dol­dur­mak için (ecnebî hurufu gibi) bid’alara yardım edenler ve fetva verenlerdir.” Üstad Bediüzzaman aynı eserinde, bid’alara destek olan bu kötü âlimlere karşı Hazret-i Ali (ra)’ın hissiyatını şöyle ifade ediyor: “Hazret-i Ali kerremallahü vec­heh, ecnebi hurufuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ediyor ve bid’alara taraftarlık eden bir kısım ulemâ-i sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ediyor...” Kur’ân harflerine ve İslâmın şeâirine sed çeken İslâm dışı her türlü bid’alara karşı bir Müslüman’ın nasıl bir bakış açısına sahip olması gerektiğini göstermesi açısından Hz. Ali (ra)’ın bu hissiyatı gayet ma­nidardır. Hazret-i Ali (ra) bu inkılâb karşısında Kur’ân yazısı ve harflerini unutulmaktan koruma­ya çalışanlara  يَا مَعْشَرَ الْاِخْوَانْ   “Ey kardeşlerim” diyerek büyük bir iltifatta bulunmuştur. Hazret-i Ali (ra) bu kasidesinin, evvel kısmında İslâm Dünyası’nın birinci büyük fitne devri olan Moğol istilasını şöyle haber veriyor: “Dokuz karın sonra doğu kavimleri (Moğollar), Arablar üzerine hücum edecek, galebe edip hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıklı musibetler ki; en karanlıklı gecelerden daha karanlık olacak.” Bu haberi Bediüzzaman Hazret­leri şöyle yorumlar: “İşte Hazret-i Ali Ra­dıyallahü Anh’ın apaçık bir kerâmeti ki ken­dinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve had­siz İslâmî kitablarını Dic­le ve Fırat nehrine döken ve Arablar’ı gâyet zâlimâne katleden Hülagû vakasını (Moğol istilasını) ha­ber veriyor.” Milâdî 1100 ve 1200’lü yıllarda yaşanan Moğol istilasından sonra, İslam tarihinin ikinci büyük fitne devri ki, Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılıp manevî kök­lerimizden uzaklaştığımız şu dönem­dir. Hazret-i Ali (ra), bu büyük fitne devrinden, Kur’ân Harfleri’nin terk edi­lerek ye­rine Latin Harfleri’nin kulla­nılacağını bildirmekle haber vermiştir. Demek ki içinde yaşadığı­mız şu âhirzamanı temsil eden en büyük hâdise ve o dönemin bir cihette sembolü olan şey, hilafet merkezi olmak noktasında İslâm Dünyası’nın başı hükmünde olan Türkiye’de Kur’ân yazısı ve harflerinin kaldırılarak La­tin Harflerine geçilmiş olma­sı­dır! Hz. Ali (ra) gibi bir zatın 1300 sene mesafeden bu hadi­se­yi görüp bir eser yazarak biz­lere bildirmesi gösteriyor ki, bu değişiklik İslâm Tarihi ve istikbali açısından dağlar büyük­lüğünde bir hadise­dir. Üstad Be­diüzzaman’ın da dediği gibi, uzak mesafeden bakıldığında küçük taşlar değil dağlar görünür! Kaynak: 1- Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 18. Lem’a, s.134    

Cemal ERŞEN 01 Kasım
Konu resmiBediüzzaman'ın Latin Harflerine Bakışı
Risale-i Nur

Yeni Harfler Risale-i Nur Mesleğine Bütün Bütün Muhaliftir “Şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar mat­baalara ihtiyaç bırakmamışlar. İnşâallah o kudsî hizmete devam edip, o elmas kalemler ileneşr-i envâr edecekler.  Madem bütün bütün mesleğimize muhalif olan yeni hurufu (harfleri), bir-iki risale için kabul ettiğimiz halde matbaacılar çekindiler, o hayr-ı azîmi kaybettiler. Siz o iki risaleyi bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi-otuz zata tevzi’ ederek, yirmi-otuz nüshayı eski hurufla yazdırınız. Yazan kalem sahiblerine daimî hasenat kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız.”1 “Evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhalif yeni hurufa (yeni harflere), Risale-i Nur’un bir nevi müsaadesi hükmüne geçtiği için lâzım değil. Sizler, el makinasıyla yazdığınız mik­dar yeter. Zaten Nazif de, el makinasıyla bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâ­zım. Eski hurufla elmas kalem­li kardeşlerim matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.”2 Yeni Harfler Bid’adır “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata (yeni harflere) karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı (Kur’ân harflerini ve yazısını) muhafaza etmek bir vazifesi iken…”3 “Bu zat, … ehl-i dünyanın naza­rında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid’anın (yeni harflerin) muallimliğini deruhde etti (üzerine aldı). Ta­mamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi...”4 “O bid’alar ve acemî ve ecnebî hurufunun (ecnebî harflerinin) intişarı zamanı olan o âhir­zamanın fena adamları bir kı­sım “ulemâü’s-sû”dur (kötü alim­lerdir) ki; hırs sebebiyle ba­tın­larını (karınlarını) haramla doldurmak için bid’alara yardım eden ve fetva verenlerdir.”5 Bid’alara taraftar olmamak, Nur Hizmeti’nin şartlarından biridir. Üstad Bediüzzaman, bid’a taraf­tarlarını değil talebeliğe, dostluğa dahi kabul etmez. Dost talebe ve kardeş olarak kabul ettiği insanları tarif ederken dostlar için şöyle diyor: “Dostun hassası ve şartı budur ki: Kat’iyyen, Sözler’e ve en­vâr-ı Kur’âniye’ye dair olan hizmetimize ciddî tarafdar ol­sun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben tarafdar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın.”6 Bid’aların duaların kabulüne sed çektiğine dair de şöyle der: “Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine (kalkmasına) Ehl-i Sün­net ve Cemaatin ekseriyetle hâ­lis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdi­ğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.”7 Bediüzzaman Kur’ân Harfleri­nin Değiştirilmesine Karşı Mâ­nen Cihad Etmiştir “Huruf-u Kur’âniye’yi (Kur’ân harflerini) tercüme ile tahrif, tebdil, tağyir etmek (bozmak, değiştirmek); mülhidlerin (din­siz­lerin) dehşetli cinayetlerine mukabil cihad eden Said, ifrat­kârâne ve müsrifâne tevâfukta çok tedkikatı lüzumsuz değil, mânâsız olmaz.”8 Yeni Harflere Müsaade Zaru­ret Miktarıncadır “Risale-i Nur’un bir vazifesi, Kur’ân harflerini muhafaza olduğundan, yeni harflere zaru­ret derecesinde inşâallah mü­saade olur.”9 Nur Şâkirdleri’nin Yeni Harfleri Tercih Etmemesi Gerekir “Risale-i Nur’un mühim bir va­zifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmekolduğundan, tab’ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurufa bir fetvası olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.”10 Netice olarak: Nur Talebeleri, Nurlar’dan aldıkları dersle Sünnet-i Seniyye üzere bir İslâmî bakış açısı kazanır ve zaruret olan sahalar dışında, Latin Alfabesi gibi her türlü bid’alara karşı kalben mesafeli dururlar. Bu nokta-i nazardan Risale-i Nur Talebesi olmaya gayret eden kimselerin Kur’ân yazısı ile okuyup yazmayı öğre­nip öğretmeleri temel bir vazife­leridir. Kaynaklar: 1- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 2692- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 2903- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 944- Osmanlıca Lem’alar, s. 475- Osmanlıca Sikke-i Tadik-i Gaybi, s. 1346- Osmanlıca Mektubat, s. 1697- Osmanlıca Lem’alar, s. 1048- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 839- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 26810- Emirdağ Lahikası-1, s. 82

Cemaleddin ŞENER 01 Kasım
Konu resmiİslâm Harflerinin Coğrafyası
Tarih

İslam harflerinin nerelerde kulla­nıldığı sorusuna verilecek en yu­varlak ve kesin cevap; “İslam’ın ve Müslüman’ın gidebildiği her yer”dir. Bunda mübalağa yok­tur: Zira İslam’ın yayılıp ulaştığı her yere -baskı ve zorlama ol­maksızın- gitmiş ve her asırda milyonlarca insanın -Müslüman olsun veya olmasın- din, ticaret ve anlaşabilmede vasıta olmuştur. Özellikle İslam’ı kabul eden milletler yazıyı da kabul etmişler ve tabiî olarak o milletlerin kul­landığı birçok alfabe de artık kul­lanılmaz olmuştur. Bu arada Müs­lümanların maddî ve manevî üs­tün­lükleri, birçok Müslüman olmayan insanları da İslam harf­lerini öğrenmeye mecbur etmiştir. İslam’ın çeşitli ırklara mensup hü­kümetleri gidebildikleri her yere bu yazıyı da beraber götürmüşler ve böylece dünyada belki de hiç­bir yazıya nasip olmayacak bir tarz­da -baskı ve zorlama olmaksızın-yayılmıştır. Zira Müslümanlar git­tikleri yerlerde -yazı bir tarafa- di­­nî baskı dahi yapmamışlardır. Esasen buna gerek de yoktu. Bugün Avrupa ve Amerika’nın maddî yükselişi ve sömürgeleri dolayısıyla geniş ölçüde yayılmış olan Latin yazısından sonra ikinci sırayı alan İslam yazısı; Hicret’in ilk yüzyılında önce Irak’daki Beni Lahm ülkesinde hâkimiyetini kurmuş, daha sonra Arap topraklarına sığmayarak, hatta Arapça ile olan mutlak beraberliğinden de çıkarak, gitti­ği yerlerin dillerini terennüm etmiştir. Bu haliyle başka yazı­lara nasip olmayan bir tahta oturmuştur. Artık “Arap yazısı” hüviyetin­den “İslam yazısı” hüviyetine girerek Avrasya’nın birçok yer­leriyle beraber Sibirya’ya ulaşır­ken, Kuzey-batı Afrika’da Berberi yazısını, Mısır’da Kıptî yazısını; Suriye, Arabistan ve Irak’ta Aramî, Süryanî ve diğer Sâmî yazılarını kısmen de Yunan yazılarını yuta­rak hâkimiyetini ilan etmişti. Chradan doğuya yönelerek İran’da Pehlevî ve Orta Asya’da Uygur yazılarının yerine geçmişti. Buralarda da kalmayarak; Afga­nis­tan, Belucistan, Hindistan, Ma­lezya,  Sumatra, Cava ve Çin’e ulaşmıştır. Bu cümleden olarak; Madagas­kar, Sudan, Hindistan, Filipin adaları, Zengibar, Mozambik ada­ları ve Adriyatik kıyılarında ilim, irfan ve ticaret bahçelerinde güller açtırarak, Fars, Çağatay ve Osmanlı edebiyatlarında nice eşsiz meyvelerin verilmesinde ye­gâne vasıta olmuştur. Ezcümle; Avrupa’da Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkasya’da Çerkezler, Rusya Türkleri ve diğer bütün Müslüman toplulukları tara­fın­dan kulla­nılmasıyla bera­ber, En­dülüs mağriblileri tara­fın­dan İspanyolca yazmada kullanıl­mış­tır. Bu yazıyı alan her millet, ken­di dilinin fonetik (savtî) özellik­lerine göre bir takım şekil ve harfleri de ekleyerek benimseyip kullanıyordu. Bugün ise göç edenler vasıtasıyla Avrupa, Amerika ve diğer yerlere ulaşmakla beraber, dünyanın he­men her yerinde şarkiyatçılar, Arap, Fars ve hatta Türk dili ede­biyatçıları tarafından okunup yazılmaktadır. Şunu da ilave etmek gerekir ki, İslam harflerinin bu seyri devamlı ilerler tarzda olma­mış; Türkiye’de inkılap ve Rusya’daki Türk cumhuriyetlerinde ise bas­kı ve zorlama, hatta entrikalar neticesi ilga edilmiştir. Fakat şunu da ilave etmek gerekir ki; İslam harfleri bir yere Müs­lümanlar vasıtasıyla girmiş ve orada hâlâ Müslümanlar varsa, harfleri oradan söküp atmak mümkün olamaz. Bugün meselâ- Türkiye’de hangi İslamî devir tarihî eserine bakarsanız, hangi kütüphanesine girerseniz, hangi ilahiyat ve edebiyat fakültesine girerseniz, hangi camisi ve imam-hatip lisesine uğrarsanız; hatta hangi Müslümanın evine uğrar veya mezarlığını ziyaret ederseniz; mutlaka İslam yazı­sıyla yüz yüze gelirsiniz. Onlar bizim beşiğimizde, eşiğimizde, duamızda, mezar taşımızda, mil­lî hafızamız olan arşivimizde, dedemizden kalan mirasın senet ve tapularında, büyük baba­mızın nişan ve madalyasında, gelinimizin boynundaki altında, atamızın tabutunda... hasılı her yerde bizi âdeta takip eder­ler. Hatta bu memleketin gayri­müslim çocukları dahi kendile­ri­ni bu harflerden tecrid edemezler. Hatta şimdi bu harfleri günlük hayatında kullanmayan Arnavut, Boşnak ve eski Rus topraklarında -çok şükür şimdi kısmen kendi topraklarında- yaşayan Türkler için de fazlasıyla geçerlidir. Gelecek hakkında tahminde bu­lunmak oldukça güç ve bazen yersiz olmakla beraber; tarihin tekerrürden ibaret olduğu, kâ­inat­ta âdetullahın hâkimiyeti, dün­yada İslam’a karşı teveccühün giderek artması gibi emmareler gösteriyor ki, Latin yazısı bugün oturduğu koltuğunda geçicidir: Onu asıl sahibine teslim ede­ceği günü beklemektedir. Zira Kur’an-ı Kerîm bu harflerle yazılıp okundukça, O’nun yazıl­dığı harflerin hükümlerini icra etmeleri âdeta kaçınılmazdır. Sosyolojinin bu husustaki ka­naat­leri bizi bağlamaz: Zira sos­yologlar iyi bilmelidir ki İslam yazısı bir kültür, din yazısı olmanın ötesinde Kur’ân’ın ya­zısıdır. Kuran ise: “Kur’an’ı Biz indirdik. O’nu muhafaza edecek olan da Biziz” mealindeki âdetin fermanına istinaden, harfi dahil her şeyiyle beraber ilâhî bir muhafaza altındadır. İsterse onun yazısını Türkler değil, Araplar bile terk etseler; bu hüküm değişmeyecektir. İslam harflerinin Türkiyat araş­tır­maları ve Ortadoğu tarihi in­ce­lemeleri bakımından da ge­niş yer tuttuğu gözden ırak değil­dir: Günümüzde özellikle Ma­carlar ve Avusturyalılar gibi tarih­te hatırı sayılır devletler kur­muş olup, Osmanlı devleti ile münasebeti çok fazla olan mil­let­ler, Osmanlı eser, vesika ve araştırmalarına çok ehemmiyet vermektedirler. Bu hususta bir­çok eser de vermişlerdir. Fekete’nin Osmanlı maliye ev­rak­larını ele alan eserleri ve Hans Georg Majer’in “Das Osmanische Registerbuch der Besch-werden” adlı kitap bu cümledendir. Hatta Bulgarların da Osmanlı tımar def­terlerini konu alan vesikaların tıpkıbasımlarını yaptıklarını gö­rüyoruz. Amerikalı araştırmacı Michel Hic­kok’un ifadelerine göre, bu gün Amerikan üniversitelerinden; Princeton, Harvard, Michigan, Chicago, Ohiostate, Washington ve Columbia’da doçentlik sevi­yesinde tez için her sene birer-ikişer adam almaktadır. Buralarda profesörlük seviyesinde de birçok Ortadoğu tarihçisinin Osmanlı yazı ve diline hâkim olduklarını zikrediyorlar. Yukarıda adı geçen üniversiteler kadar olmasa da, diğer Amerikan üniversitelerinde de Osmanlı tarihi ve yazıları ile alakalı çalışmalar yapıldığını kay­dediyor. İngiliz araştırmacı Caroline Fin­kel ise, -Amerika’daki kadar ol­ma­sa bile- bu hususta İngiltere üniversitelerinde çalışmalar yapıl­dığını ifade eder. İslam harflerinin coğrafyası me­selesi en fazla biz Türkler açısından çok manidardır. Zira dünyanın hemen hemen hiçbir yeri yoktur ki, Osmanlı’nın orada bir eseri ve üzerinde kendine has stille yazıları, oraya gönderilmiş bir fermanı, siyasi yazışması, ilişkisi olmasın. Osmanlıya yıkılışı zamanlarında bile, bugün adını bilmediğimiz yerlerden yazılar, istekler ve haberler geliyordu.

Ebubekir SUBAŞI 01 Kasım
Konu resmiDinlenmeye Zamanımız Yok!
İnsan

Bundan 20-25 sene evvel Kuveyt Üniversitesi’nde bir konferans ver­miştim. O zaman kitabımın 6. cildi çıkmıştı. Bir genç kalktı ba­na dedi ki: “Siz bu zor kitabı yazıyorsunuz, bize neler tavsiye ediyorsunuz?” Ben de ona Arapça dedim ki: “Gerçek bir züht. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek! Ben belki daha iyi şartlarda yaşayabilirdim, ama otuz yıldan beri evden çıkarken çantama sadece küçük bir ekmek parçası koyarak gidiyorum ensti­tüme. Enstitüye geldiğimde dola­bımdan ufak bir peynir parçası veya bir yağsız reçel çıkarır, onunla öğle yemeğini hallederim. Yani 10 dakikayı geçmiyor be­nim öğle yemeğim. İkincisi ise ‘sab­run cemil...’ Tatlı sabır...” Bunu hatırlarım daima. Ondan birkaç sene sonra Riyad’a gittim. Televizyoncular geldi, be­nimle konuşurken “Bize ne tav­siye edersiniz” diye sordular. On­lara Arapça dedim ki: “Allah korkusu”nu, “Allah’ın bütün hareketlerimizi kontrol altında tuttuğunu bilme şuurunu tavsiye ederim” dedim. Bir de, “Masa başında oturmanızı ve okumanızı tavsiye ediyorum. Ancak masa başında otururken de aklınız Oxford Caddesi’nde, Champs-Elyèes veyahut da Kahire’nin Süleyman Paşa Caddesi’nde do­laşmakta olmasın! Aklınızla, be­deninizle masanın başında otu­rup okumanızı tavsiye ediyorum” dedim. Müslümanlar bugün hayatları­nı uçaklarda, trenlerde, otomobil­lerde gezmekle geçiriyorlar. Oy­sa onların, düşünmeleri ve dü­şünüp fikirlerini geliştirmeleri gerekir. Biraz feragat etmesini bilmek lazım, buna ek olarak bir şey daha söyleyeyim: Ben bu kitapları yazarken bazen yorulduğum oluyor masa ba­şında. Ara sıra biraz dinlenmek istiyorum. Sonra hemen aklıma şu geliyor: Vakit geçiyor vakit! Zaman geçiyor! “Kendine nasıl zaman tanıyabilirsin!” diye ken­dime kızarım. Sonra hemen din­lenmeyi bırakır, kendimi yaz­maya zorlarım. Yani okuyan, yazan, düşünen bir millet olmalıyız. Bu işler de asla dilsiz olmaz. Bizim Türklerde dile karşı bir korku var, bu korkuyu yıkmak lazım. O da tabii dilbil­gisi bilmemekten kaynaklanıyor. Çünkü bugün milyonlarca in­san yazıyor, okuyor; onların ulaş­tıkları neticeleri ancak dil­bilgisiyle kavrayabiliriz. Ben dil­leri, yazılanları okumak için öğ­reniyorum. Bir dili, o dille yazılan kitabı okuyabilecek seviyeye getirdiğim zaman onu öğrenmeyi bırakıyorum. Yani ben linguist değilim. Ben, dilleri bir vasıta olarak kabul ediyorum. Türklere sesleniyorum: Dil korkusundan kendilerini kurtarsınlar ve hemen gramere sarılsınlar!  

Fuat SEZGİN 01 Kasım
Konu resmiİmana Vakfedilmiş Bir Ömür
İtikad

Hayrat Vakfı İlmi Araştırmalar Heyeti azası olarak hizmetlerine devam eden Cemal kardeşimiz, kısa ömre çok ve güzel hizmetler sığdırabilen kardeşlerimizdendi. Hayrat Vakfı temsilcisi olarak uzun seneler pek çok illerde bu­lunmuş, hizmet ehli kardeş­lerin yetişmesine vesile olmuş­tur. 2009 senesinden beri de Vakıf merkezinde çeşitli ilmi çalışmalarda bulunmaktaydı. Kur’an-ı Kerim meal çalışması, Namaz Hocası Kitabı, Bediüz­zaman Said Nursi ve Hayru’l-Ha­lefi Ahmed Husrev Altınbaşak isimli tarihçe-i hayat kitabı, İrfan Mektebi Dergisi yazarlığı ve ya­yın kurulu üyeliği, risaleonline isimli sitenin editörlüğü, Hayrat TV sitesi üzerinden Risale-i Nur dersleri ve daha pek çok ça­lış­manın ya yöneticiliğini veya hiz­met arkadaşlığını üstlenmişti. Arapça ve kısmen İngilizce bilen Erşen, yurt dışı hizmetlerde de aktif rol üstlenmiştir. Vakıf görevlisi olarak çeşitli hizmet ziyaretleri ve sosyal yardım he­defli çalışmalarda bulunmuş, yurt dışından Vakfımıza gelen mi­sa­firlerin ağırlanması ve ilmi derslerin yapılmasında vazifeler almıştır. Yurt çapında gerçekleştirilen il­mi müzakerelere katılmış, çeşit­li illerde düzenlenen panel, sem­pozyum, konferanslarda tebliğler sunmuştur. Hüsrev Efendi’nin hususi ar­şi­vinde bulunan tevafuklu Ri­sale-i Nur eserleri üzerine ya­pılan çalışma devam ederken Rabbimizin huzuruna aldı­ğı Cemal kardeşimiz, 42 yaşınday­ken diğer Nur kardeşlerini istik­bal etmek üzere ahiret yurduna gitmiştir. Allah’a ve imana adanmış ömür­lerden biri olarak hayat süren Erşen, vakıf insan unvanıyla ta­nımlanan hizmet insanı olarak vefatıyla diğer Nur Talebeleri ve hizmet arkadaşlarına lisan-ı hikmetle büyük dersler bırakarak, yeşil takke ve beyaz sarıklarıyla Isparta Terminal Camiinde ha­zır bulunan kalabalık bir cemaa­tin iştirakiyle kılınan namazın ardından, kendi vasiyeti üze­re, Hayrat Vakfının kurucusu, Be­di­üz­zaman Hazretlerinin hay­rülhalefi Ahmed Hüsrev Al­tın­başak Hazretlerinin de med­fun bulunduğu Doğancılar Kab­ristanında toprağa verildi. Bediüzzaman Hazretlerinin “Mev­ti veren odur. Yani hayat va­zi­fe­sinden terhis eder. Fâni dünyadan yerini tebdil eder. Külfet-i hiz­metten âzâd eder. Yani hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.” dediği üzere arkasında güzel hizmetlerle lebalep dolu sahife-i amellerle Rabbisine kavuşmuştur. Bediüzzaman Hazret­leri böy­le bir hadise münasebe­tiyle tesellisini şöyle paylaşıyordu Nur eserelrinde: “Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki; ‘Senden bir Abdurrahman aldım. Mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i dîniyede sana hem talebe, hem birader zade, hem evlâd-ı manevi, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.’ Evet, lillâhilhamd otuz Abdurrah­man’ı verdi. O vakit dedim: ‘Ey ağla­yan kalbim! Madem bu numuneyi gördün ve onunla manevi yara­ların en mühimini tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine ka­naatin gelmelidir.’” Biz de Cemal kardeşimize Rah­manü’r-Rahim olan Rabbimiz­den rahmet, ardında bıraktıkları­na sabr u cemil niyaz ederken Rabbimizden kuvvetle ümit edi­yoruz ki, Cemal kardeşimizin ve­fatını her gün artarak genişleyen hizmetlerimizde omuzdaş olacak nice kardeşlerimizin yetişmesine vesile eylesin. Kalbi iman ve hizmetle çarpan nice Cemal­leri hizmetimize nasib eylesin. Amin.

İrfan MEKTEBİ 01 Kasım
Konu resmiLatin Harflerini Kabul Edemeyiz
Eğitim

Bu mesele maarife taalluk ettiği için bizim kongremiz iştigal ede­ceği mesailin haricindedir. Fakat çok zamandan beri bu mesele za­man zaman ortaya atılmaktadır. Bendeniz de bu işle sonuna kadar uğraştığım için müsaadenizle bir­kaç söz söyleyeyim. Bu fikir bir zamanlar Avrupa’da herc ü merc-i mucib oldu. Bu cereyan evvela orda başladı. “Bizim İs­lâm hurufatımız asla kâfi değil­miş, binaenaleyh Lâtin hurufatı isti’mal edilmeli imiş.” Orada bazı arkadaşlarımız bu fikrin mü­revvici (taraflısı) oldular. Fa­kat neticede bunun felaketli ol­duğunu anladılar ve pişman ol­dular. Bu fikrin müthiş bir fela­ket olduğunu Arnavut kavmi de pek geç olarak anladı. Maattes­süf arz ederim ki Azerbaycanlı arkadaşlarımız da bu felakete bugün düştü. Bu hususta hususi olarak bizden de fikir soranlar oluyordu. (…) Binaenaleyh bugün bir kuvvet vardır ki o kuvvet bütün cihana karşı şu propagandayı yapıyor: “Türk yazısı güçtür, okunmaz!” Bendeniz bu mesele ile bizzat uğraştım ve Arnavutluk ihtilali içinde bulundum. Acaba bu Latince kabul edilebilir mi? Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar (her şey bir yana) bizim kütüphanelerimizi doldu­ran mukaddes kitaplarımız, tarih­lerimiz, yazılarımız ve binlerce cilt eserlerimiz bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan hurûfu kabul ettiğimiz gün en büyük bir felakete maruz kalacağız. Ve böylece derhal bü­tün Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız. Bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyeceklerdir ki Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şey­tankârâne fikir budur. Arkadaşlar kucaktaki çocuklardan başlayan birçok, yüzlerce yetim bugün şark cephesinde asker ar­kadaşlarımızın bizzat kendileri ve aileleri tarafından okutuluyor. En gabi bir köylü çocuğuna bile biz bir ilâ üç ay arasında kendi hurûfatımızı ve gazetelerimize okutabiliyoruz. Binaenaleyh bizim hurûfatımız okunmaz değil, belki hurûfatı­mız dünyanın en güzel şeklidir. Hiçbir lisanda hurûfatımız kadar güzel en temiz, manzarası sevimli bir yazı değildir. İkinci bir nokta daha var: Bendeniz ecnebilerle iki sene Harb-i Umûmi’de beraber çalıştım. Yazımız öyle kısadır ki onlarla aynı şeyi karşı karşıya not ederken ecnebiler bir sahife yazıncaya kadar ben on sahife yazar ve işimi bitirirdim. Almanca, Fransızca hurufat hep böyledir. Sonra bizim dilimizi ifade edecek hiçbir Latin hurûfu yoktur. Bugün Fransızca hurûfu o kadar karışıktır ki, bizim dilimizi kabil değil terennüm edemez. Bu mesele inceden inceye tetkik edilmiştir. Binaenaleyh istirham ediyorum. Zararlı olan şeyin zararını bilhassa Müslüman bir kavim çekmiştir. Bu gibi me­seleleri bırakalım. Böyle fikir­ler içimize girmesin. Sonra da büsbütün lâl ü ebkem (şaşa kalmış) olur, âlem-i İslam’ı üze­rimize hücum ettiririz. Ve bu­nun neticesi olarak kendi ara­mızda birbirimizi yeriz. Gerçi bu teklif hiç şüphe etmiyorum ki samimiyet ve hüsn-i niyetle yapılmıştır. Fakat başka taraf­lardan da pek fena fikirler içi­mize zerk ediliyor. Bunlardan ken­dimizi sıyanet edelim. Vakit, Tanin, Akşam, 3 Mart 1923

Kazım KARABEKİR 01 Kasım
Konu resmiTürk Âlemi ve Alfabe Meselesi
Tarih

Sovyetler Birliği boyunduruğun­dan kurtulan Müslüman cum­huriyetler kendi bünyeleri içinde bir alfabe değişikliği yaparak, Kiril harflerinden Latin harflerine dönmüşlerdir. Bu hususta bazı gerçeklerin bilinmesinde yarar görmekteyim. (1) Müslümanların ve Türklerin bin yıllık kültür vasıtası İslâm-Kur’an alfabesidir. Bütün kültür hazinelerimiz bu harflerle yazılıp kayda alınmıştır. Binaenaleyh asıl dönülecek alfabe budur. (2) Komünistler ve Ruslar, sö­mürmek istedikleri Müslüman­ları ve Türkleri kendi öz ben­liklerinden uzaklaştırmak, ya­ban­cı­laştırmak için bir kültür emperyalizmi siyaseti takip ede­rek onların aslî alfabelerini de­ğiştirmiştir, önce Latin sonra da Rus alfabesini kullandırtmışlardır. (3) Millî alfabenin zor olması hiçbir sakınca teşkil etmez. Ak­sine bir güç ve kuvvet kaynağıdır bu zorluk; Japonya’ya bakınız. Onlar, okur-yazar olmak için en az üç bin ideogram, kül­türlü olmak için de on binin üzerinde kargacık burgacık şekil ezberlemek zorundadırlar. Geri mi kalmışlardır? Tam tersine, bu alfabe onları sabırlı, azimli, ener­jik, güçlükleri yenen en ileri dere­ce­de zihin ve zekâ talimleriyle pişmiş bir topluluk haline ge­tirmiştir. Japonya, eğer kendi öz yazısını değiştirip de Latin harf­lerini kabul etmiş olsaydı, bu­günkü üstün ve başarılı duruma asla gelemezdi. (4) İstiklâl ve hürriyetlerini ka­za­nan Müslüman Türk kardeş­lerimizin, Türkiye ile münase­bet­lerini sıklaştırmaları yönünden Latin alfabesini kabul etmelerine şartlı olarak müsamaha edilebilir. Bir şartla: Asıl resmî alfabe İslam alfabesi olacak, onun yanında Latin harfleri de kullanılacak. (5) İslam-Kur’an alfabesi, Müslü­man­lığımızın muhafazası için za­rurîdir. Yakın tarihe kadar Ana­dolu’da anadilleri Türkçe olan Karaman Rumları Türkçeyi Grek harfleriyle yazıyorlardı. Yine, ana­dilleri Türkçe olan Ermeniler de dilimizi Ermeni harfleriyle yazıp okumuşlardır. Kırım’daki Ka­raim Türkleri Musevî oldukları için Türkçeyi İbranî alfabesiyle yazmışlardır. Alfabe meselesi öyle basit tarafından bir -kolay oku­yup yazmak- meselesi yahut şekle ait bir teknik değildir. Yazısı, bir milletin hüviyetinin (kimliğinin) temel faktörlerindendir. Kanı A Rh+ olan bir adamın bu kan grubu nasıl değiştirilemezse, yazısı da değiştirilemez. Değiştirmeye kalkılırsa bir sürü aksaklık, has­talık, rahatsızlık ve tahribat olur. (6) Çin işgalindeki Doğu Türkis­tan’da, bir ara İslâm yazısından Latin yazısına dönülmüşse de, ortaya çıkan kargaşalık yüzünden bundan sarf-ı nazar edilmiştir. (7) 1927’de, İstanbul Darülfünu­nu (üniversitesi) profesörlerinden Avram Galanti adlı Musevi mü­tefekkir “Arabi Harfleri Terak­kimize Mâni Değildir” unvanıyla bir kitap yazarak, Türkiye ida­re­ci­lerini ikaz etmişse de onun, bu uyarılarına kulak asan çık­mamıştır. Neticede Latin harfleri kabul edilmiş, eski alfabe ya­saklanmış ve Türkiye büyük bir kültür erozyonuna maruz kal­mıştır. Bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. (8) Kültür tarihimizin son bin yıllık kısmı İslam-Kur’an harf­le­riyle­dir. Arşivlerimiz, vesi­ka­ları­mız, hatıralarımız, edebiyatı­mız, sanatımız, tarihimiz, mukad­de­sa­tı­mız, tefekkürümüz hep bu al­fabe ile maşeri (toplumsal) vicda­nımızın hafızasına nakşedilmiştir. Kütüphanelerimiz, hazine-i ev­rak­larımız (arşivlerimiz), müze­lerimiz hep bu yazıyla kaleme alınmış eserlerle doludur. Kiril alfabesi veya başka yazılar devri, yarım asrı biraz geçen kısa bir devirden ibarettir. Esas olan, asıl olan, temel olan İslam-Kur’an yazısıdır. Diğerleri tarihî bir arı­zadan ibarettir. Bu husus asla unutulmamalıdır. (9) Vücut nasıl ki, yabancı or­ganları kabul etmiyor, onlara kar­şı tepki gösteriyorsa, sosyal ve kültürel bünye de yabancı kanun­ları, yabancı yazıları, ya­bancı örf ve adetleri dışlar, red­deder. Çeşitli baskılar, beyin yı­kamalar, telkinler, sapıttırıcı bir eğitim ile bunlar kabul ettirilse bile, girdikleri bünyeyi dejenere ederler, hastalandırırlar. Bir mil­letin gücü ekonomisiyle ve mad­dî terakkisiyle değil; kültürü­nün, karakterinin, şahsiyetinin üstünlüğü ile ölçülür. Maddi kuvvetler yitirilebilir. 1945’te Ja­ponya ve Almanya’nın hezimete uğrayıp perişan olmaları gibi… Ama onlar millî hasletleri sa­yesinde kısa zamanda tekrar to­par­lanmışlardır. Şimdi 1991’de, İkinci Dünya Savaşı’nın iki galiba sanki Almanya ve Japonya imiş gibi geliyor insana. (10) İslam ve Türk dünyası üze­rinde son derece düşmanca ve sin­si emeller vardır. Hıristiyan Batı âlemi, İsrail ve dünya siyonizmi, Hint mecusîliği ve Neo-çarlık emperyalizmi Müslümanların bir­leşmesini, Türk dünyasının silkinip doğrulmasını asla istemi­yorlar. Bizler gücümüzü İs­lam’dan alıyoruz. Onlar bunu çok iyi bil­dikleri için, habîsâne plânlarla Müslüman Türk dünyasının enerji kaynaklarını kurutmak istiyorlar. Şu sıralarda, küfür cephesi bütün gücüyle Şeriatsız bir İslam modeli uydurmak peşindedir. Bunu, bağımsızlıklarını yeni kazanmış Türk devletlerine de ihraç etme hazırlıkları içindedirler. Dış Türk­ler bu oyunlara gelmemelidir. Türkiye kardeş bir ülkedir, ama Türkiye’deki her şey iyi değildir. Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Zevahire aldanılmamalıdır. (11) Yirmi birinci asır İslam’ın asrı olacaktır. Bugünkü hesaplarımızı, geleceği de göz önüne alarak yapmalıyız. Alfabe konusunda ya­pılacak hatâlar gücümüzü kıra­cak, düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürecek, bizi kültürel ka­ranlıklarda bunaltacaktır. Cenab-ı Hak basiretler ihsan buyursun. İslam-Kur’an yazısına dönmek, gerçek kimliğimize dönmek de­mektir.

Mehmed Şevket EYGİ 01 Kasım
Konu resmiElifbadan Çok Alfabeye Türkler!
Eğitim

20. yüzyılın başı ile sonu arasında çok şey değişti. Türkler asrın başında birbirinden fazla uzak olmayan iki yazı diline ve tek ortak alfabeye sahipti. İstanbul’da, Mısır’da, Kırım’da, Tebriz’de, Kazan’da veya Taş­kent’te basılan bir yayın (gaze­te, dergi, kitap) Bosna’dan Kaş­gar’a kadar geniş bir alanda okunabi­liyor, anlaşılabiliyordu. Türklerin “dilde, işte, fikirde bir­lik” gibi ülküleri vardı. Asrın ortasında bizim yeni Türk alfabemiz var. Latin asıllı. Azerilerin yeni Azerbaycan alfa­besi var. Kril asıllı. Türkmenlerin yeni Türkmen al­fabesi var. Kril asıllı. Özbeklerin yeni Özbek alfabesi var. Kril asıllı. Kırgızların, Kazakların, Tatar­ların, Başkırtların… vs. vs. Hep­sinin “yeni” kril asıllı “millî!” al­fabeleri var. (Neden şaştınız? Bizim alfabemiz ne kadar “millî” ise onların ki de o kadar “millî” elbette!). Çin esareti altındaki Türkler eski alfabemizi kullanmaya devam ediyorlar. Afganistan’da keza; İran’da, Irak’ta, Suriye’de… aynı… Yalnız alfabemiz mi çeşitlendi? Yazı dillerimiz de çeşitlendi. Rus­lar, doğu yazı dilimizden müsta­kil yazı dilleri çıkardılar. Batıda Azerileri bizden uzaklaştırdılar. Biz de hem Azerilerden, hem de doğu lehçesiyle yazanlardan uzaklaştırıldık… Şimdi –bütün komploculuk isnadlarını kabul edip- bunun bir dünya projesi olduğunu, bal gibi global bir proje olduğunu, düşünüyorum! Doğu ve Batı’nın (kapitalizm ve komünizmin) “Türkler par­ça­lanmalıdır, kültürel müşterek­lerinden yoksun kılınmalıdır” fik­rini paylaştıkları düşüncesi ağır basıyor. Yapılıp edilenler bu düşünceyi güçlendiriyor. Esaret altındaki Türkler, ellerinde ol­mayarak böyle bir yola girdiler. Ya “tam bağımsız”lıkla övünen bizler neden kendi dalımızı kestik? Türkler 20. yüzyılın başında farklı coğrafyalarda, farklı ülkelerde, farklı siyasî sınırlar içinde idiler. Dilleri neredeyse aynı idi. Al­fabeleri aynı idi. Ülküleri aynı idi. yüzyılda, hangi niyetle olursa olsun alfabeleri değiştirildi, fark­lılaştırıldı, başkalaştırıldı. Dilleri değiştirildi, farklılaştırıldı. Ülküleri değiştirildi, farklılaş­tırıldı. Şimdi aynı alfabe ile yazışamı­yoruz. Aynı dille konuşamıyoruz. Türkiler sıkıştı mı Rusçaya baş­vuruyorlar. Türkiye Türk­leri sı­kış­tıkça İngilizceye meylediyor­lar. Türkler arası (pantürkist) bir organizasyonda iyi Rusça bilen birilerinin bulunmasına ihtiyaç duyuluyor. Söz uzadı, dilimizin ve kültürü­müzün içinde bulunduğu duru­mu doğru değerlendirmek için şim­dilik iki hususta iyi düşün­memiz gerekiyor. Alfabe değişikliği Türk birliğini güçlendirdi mi, zayıflattı mı? Dil devrimi Türk birliğini güçlen­dirdi mi, zayıflattı mı? 21. yüzyılın Türklerin yüzyılı ola­cağını bir ara çok gür sesle söyleyenler vardı. Şimdilerde ses­leri kesildi. Umutlar söndü. Bana sorarsanız, 21. yüzyılın Türklerin yüzyılı olup olamayacağı konu­sunda tatminkâr bir şey söyle­yemem, fakat 20. yüzyılın umu­men Türklerin ve Türkçenin tasfiye yüzyılı olduğunu tereddütsüz söyle­yebilirim! 20. yüzyılın başında, Türklerin batıdaki devleti, Osmanlı dev­leti hâlâ üç kıt’ada toprakları olan, yeryüzündeki bütün Müs­lü­manlar üzerinde tesiri gö­rü­len bir devletti. Üstelik dünyanın güç bakımından 7. büyük devleti idi. Türklerin hakanı, Müslümanların halife­si, Osmanlıların sultanı… Os­manlı hükümdarının elindeki kartlar bunlardı. Elinde bu kadar kart olan bir devletin yıkılması, emperyalistler için “farz-ı ayın” hükmünde idi. Nitekim yıkıldı/yıktılar. Onu doğrudan hangi emperyalist güç yıksa idi, kan ve ateşe boğulurdu. Böyle bir tepki ile karşılaşırdı. Onu, kendi hâkim milletine, onun adına hareket etmek iddiasında olanlara yıktırdılar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Türkler hakanlarından, Müs­lü­man­lar halifelerinden, Osman­lılar sultanlarından mahrum kal­dılar. Bu unvanlar, bir devletin üç veçhesini ifade ediyordu. Türklerin (misak-ı millî sınırları içinde) cumhurbaşkanları oldu. Müslümanların bir üst otoritesi kalmadı. Sömürgeciler manda yönetimlerini bütün İslam dün­yasına yaydılar. Osmanlılar -ki bu tanımlamada, diğer unsurlar çıktığı için, Os­manlı hâkimiyeti içinde asırlarca hür yaşamış gayri Müslim gruplar söz konusudur- devletle birlikte yıkıldı, yok oldu… Yüzyılın başında İran Türk ha­nedanlı bir devletti. Bu devlet Şii Müslümanları temsil eden bir konumda idi. Türkiye (Osmanlı) ile İran bir araya geldiğinde, bütün İslâm dünyasını temsil eden bir güç ortaya çıkıyordu. Son İran hükümdarları, son Osmanlı sultanlarına “ağabey” diye hitap ediyorlardı. 19. Yüz­yılda Türkçenin en büyük şair­lerinden Fuzulî’nin Türkçe divanı, İstanbul’dan fazla Tebriz’de basıl­mış ve rağbet görmüştü. İngilizler İran’daki geleneksel oto­riteyi yıktı, Türk asıllı ha­ne­danı ifna etti, on asırlık tarihinde ilk defa Fars asıllı bir hanedanı İran tahtına geçirdi. Türkiye, “türkleştirmeci” yapı­lır­ken, İran “farslaştırmacı” oldu. Arap ülkeleri hepten böl­ge­sel “araplaştırmacı” yapıl­dı. Ortadoğu’da ne kadar müşterek­lik sağlayan unsur varsa, “tu kaka” edildi. Başta din olmak üzere! Ortadoğu’da, Arapça, Fars­ça ve Türkçe yüzyıllardır ortak dolaşımda idi. Bir Osmanlı bu üç dili de şöyle veya böyle bilirdi. Çünkü onun devleti Arapça konuşanlara da, Farsça konuşanlara da hükmederdi. Şimdi Osmanlıların varisleri Araplarla da farslarla da İngilizce anlaşıyor. Araplar ve İranlılar da öyle. Biz Arapça ve Farsçayı unuttuk, onlar da Türkçeyi. İran’ın İngilizler tarafından tahta geçirilen Fars asıllı şahı Rıza, Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk’le Türkçe konuştu. Onun oğlu hiç Türkçe bilmedi veya konuşmadı. Irak kralı Faysal, Türkiye’ye geldi, Atatürk’le Türkçe konuştu. Onun oğlu veya onu devirenler hiç Türkçe bilmediler ve Türkçe konuşmadılar. 1950’lere kadar Mısır seçkinlerinin büyük ço­ğunluğu Türkçe biliyor ve konuşuyorlardı. Şimdi Mısır’da değil seçkinlerden, avamdan Türkçe bilen kalmadı. Türkçe Türkiye’de yüceltilirken, bütün çevresinde “tu kaka” edili­yor­du. Arapça Arap ülkelerinde yüceltilirken Türkiye’de “tu ka­ka” ediliyordu. İran’da farsça yücel­tilirken, Türkçe aynı muameleye tâbi tutuluyordu. Bütün müşterek kültürel unsur­larımız, din, dil, musiki, klasik sanatlar… hepsi hepsi, “tu kaka” edildi. Araplara Müslümanlığın kav­mî-mil­­lî dinleri olduğu söylendi. Türkler bu kavmî dini bozmuştu… Dinden Türklerin bozduğu unsur­lar çıkarılmalıydı! Türklere ve farslara İslam’ın be­devi Arapların dini olduğu söy­lendi. Böyle “asil ve medenî” milletler nasıl olur da 14 asır önceki ilkel bedevilerin dinine tâbi olabilirdi? Bütün İslam dünyasında ortak özellikler taşıyan klasik musiki, Araplara ve farslara göre “Türk musikisi” idi. Türklere göre, Arap ve Acem musikisi! Biz Arapça ve Farsçadan kurtul­maya çalışırken, İran Arapça ve bilhassa Türkçeden kurtulmaya çalışıyordu.  Araplar ise Türkçeyi sözlüklerinden kovmanın gayreti içindeydiler… Müslüman top­lum­ların kendi beynelmilel, ulus­lar­arası unsurlarını tahrip et­meleri bütün hızıyla sürerken, bütün bu topluluklar başka bir beynelmilelime, batı beynelmilel ligine bağlanıyordu. Arapçayı, Türkçeyi, Farsçayı at, İngilizceyi veya Fransızcayı al! Türkçe davayı, yüzyılın ilk çeyreği sona erdiğinde kaybetmişti. 1878’de kabul edilen Osmanlı Anayasası Türkçeyi devlet dili olarak ilan ediyordu.  Osmanlı sahasında Türkçe tedrisat veren okullar açıldı. Arap bölgelerinde Türkçe dersleri konuldu. Şam’da Türkçe tedrisat yapan tıp fakültesi kuruldu… Türkçe İslam dünyasının modern bilimleri taşıyan dili haline gelmek üzereydi. Ramak kalmıştı. Elbette bu Türkçede Arapçanın da, Farsçanın da payı vardı. Müşterek bir medeniyet dili şekilleniyordu. Şimdi bakılınca bunlar görülüyor, o zaman bakanlar ne görmüş ve ne ümit etmişlerdi?

Mehmet DOĞAN 01 Kasım
Konu resmiFormol Kokuların İçinde Bir Hatıra!
Sağlık

1993 senesiydi. Anatomi labora­tuvarında kardiyovasküler sistem denilen kalb ve dolaşım sistemini, kadavralar üzerinde inceliyorduk. O gün sıra kadavraların göğüs boşluğunu açıp kalplerini incele­meye gelmişti. Ben kendi grup arkadaşlarımla beraber 50 kişilik anatomi laboratuvarının son tarafındaki masamızda, keskin for­mol kokuları eşliğinde çalı­şı­yordum. Uzaktan bir şey dik­ka­timi çekti. Namaz kılan, din­dar bir arkadaşım, elinde bir kâğıt ve kalemle bütün grup masalarını geziyor, bir şeyler sorup, sonra diğer masalara geçiyordu. Gele gele bizim masamıza kadar ulaştı. Direkt bana “Sen şu kâğıda ‘Allah’ kelimesini orijinal şekliyle yazabilir misin?” diyerek elindeki kâğıdı bana uzattı. Kâğıdı elime aldığımda benden önce Allah ismi lafza-i celalinin çok farklı ama orijinalinden uzak bir şekilde, değişik denemelerle kâğıda karalanmış olduğunu gör­düm. Merak edip arkadaşıma ben­den niye böyle bir şey iste­diğini sordum. “Sen hemen yaz! Sonra anlatırım” dedi. Ben de Osmanlıca bildiğimden, çok ko­lay bir şekilde Allah ismini Kur’an’daki gibi o kâğıda bir çır­pıda yazıverdim. Arkadaşım sevinçle kâğıdı elimden kapıp koşa koşa kalbini açtığımız kadavraların yanına doğru koş­tu. Sınıfımızda inançsızlığı ile bilinen bir talebenin yanına gitti. Az zaman sonra istediğini elde edememiş bir can sıkkınlığı içinde yanıma geldi. Benim merakım onun bu halini gördükten sonra bir kat daha artmıştı. “Hayrola, nedir bu durum? Niye bana Allah ismini yazdırıp koşa koşa gittin?” diye sorduğumda ilginç bir cevapla karşılaştım. Arkadaşım o günlerde, bir mec­muada kalbin “sol airukula” de­nilen kısmında İslam harfleriyle Allah isminin yazılı olduğuna dair bir doktorun bir tespitini okumuş. Sınıfımızdaki inançsız bir kişiye, kadavranın kalbindeki sol airukula kısmında da bulunan, Kur’an harfleriyle yazılmış bu Allah yazısını gösterip, benim yazdığım Allah ismiyle bunu karşılaştırarak “İşte bak, bunu da Allah yaratmış, işte imzası” diyerek Allah’ı ispat etmeye çalıştığını anlattı. Risale-i Nuru bilmeyen bu arkadaşımın bu konudaki gayretini takdirden sonra üç şey aklıma takıldı ve beni uzun uzun düşündürdü. Bunu kısmen o arkadaşımla da paylaşmıştım. Birincisi: Yeryüzü ve gökyü­zünde Rabbimizi tarif eden, ta­nıtan, ispat eden sayısız deliller varken, bütün kâinat özellikle de kâinatın meyvesi olan insan, hususan da insanın sinesindeki eşsiz bir makine olan insanın kalbi, mükemmel tasarımıyla, harika çalışmasıyla, bu delillerin en önemlisi iken, aylardan beri formol havuzunda şişmiş, cansız bir kadavra üzerinden, kaybolmuş, silinmiş bir yazı ile bir peşin hükümlü bir inançsıza Allah’ı ispata girişmenin tutarlı olup olmadığını ona anlattım. İkinci olarak beni düşündüren nokta ise, tıp fakültesi seviyesi­ne gelmiş, yüzde doksan doku­zu Müslüman, bir kısmı da ciddi dindar olan bir kitlenin, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini yazmaktan aciz oldukları gerçeğiydi. Hâlbuki Rabbimiz sadece kendine has olan bu ismi, kitabında 2806 kere tekrar ediyordu. Kur’an’ın hemen hemen her sayfasında hem de tevafuklarla Allah ismine dikkat çekiyordu. Kur’an’da bu kadar çok yerde geçen, Rabbimizin bu en önemli ismini ne yazık ki, bizler yazmaktan mahrumduk. Çünkü bu harfleri bilmiyorduk. Okumayı bilsek bile bu harfleri doğru düzgün yazamıyorduk. Bu harflerden ve Kur’an dünya­sından koparılmıştık. Zira İs­met İnönü’nün önceleri gizlediği, son­­raları hatıralarında itiraf et­ti­­ği niyet ve maksadı artık gerçek­leşmişti. İnönü şöyle diyordu: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağ­la­ma değildir. Okur-yazar ora­nının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesi­nin zor olması değildi. Uzun yıl­lar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini za­yıf­latmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”1 Üçüncü nokta ise, daha ilk gün­den Kur’an harfleriyle “Bismil­lah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” cümlesi üze­rinden tanışan benim gibi nasiplilerin şükredilecek duru­mu idi. Zira biz bu harfleri çok erken yaşlardan beri, hem yazıyor hem de okuyabiliyor­duk. Bazılarının yanlış zannı gibi, risaleleri körü körüne, matbaalarla, fotokopicilerle yarış edercesine çoğaltmıyorduk. Tek derdimiz, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini orijinalinden, tıpkı Kur’an’daki gibi yazabilmeyi ismi Ahmed, Abdullah, Hasan, Hüseyin olan­lara öğretmeye çalışmaktı. Bu konudaki yegâne hedefimiz bizi çağlar öncesindeki tarihi­miz­le, kültürümüzle, dedeleri­mizle buluşturan, özellikle top yekûn ümmet-i Muhammedi Kur’an zin­­ciriyle birbirine kenetleyip Pey­­­gamber Efendimize bağlayan, Müs­­lüman kimliğinin yazısı olan bu harfleri bilenlerin ve yaza­bi­lenlerin sayısını arttırmaktı. Ne mutlu Kur’an harflerini öğ­renenlere ve ne mutlu bu harfleri ihya edip yaşatanlara! Kaynaklar: 1) İ. İnönü, Hatıralar, c. 2, s. 223

Ayhan Mirza İNAK 01 Kasım
Konu resmiİslam Harfleri Zor Olduğu İçin Mi Yasaklandı?
Tarih

Okullarda okutulan Cumhuriyet Tarihi maalesef bir aptallaştır­ma tarihidir. Halkımızın zekâ­sıyla alay edilmekte ve pırıl pı­rıl, zeki gençlerimiz, çocuk­la­­rı­­mız bu aptallaştırıcı tarih ma­­sal­ları albümüyle sözüm ona ‘eğitilmektedir’. Aslındaysa beyin­­leri yıkanmakta ve yıllarca ve zorla kendilerine belletilen ta­rihî hadiseleri başka türlü tasavvur etmelerine imkân bıra­kılmamaktadır. Harf İnkılabı’na gerekçe olarak sunulan bahaneler de bu kuralın istisnası değil. Güya Arap/İslam harflerinin okunması ve yazılması zormuş da, bu elifba Türkçeye hiç uygun değilmiş de… Harf İnkılabı’nı ondan yapmışlar. Bu iddiaya ancak gülünür ama o kadar yıl boyunca ve defaatla safi zihinlere şırınga edilmektedir ki, aklında bazı şüphelerle eğitim sisteminin değirmenine dahil olan çocuklarımız bir müddet sonra başka türlü düşünemeyen birer aptal kutusuna dönüştü­rülmektedir. Harf İnkılabı’nın okuma yaz­ma­yı kolaylaştıracağı gerekçesiyle ya­pıldığını söyleyenlerin başında biz­zat Mustafa Kemal gelmektedir. 1 Kasım 1928 tarihli Meclis açılış konuşmasında şunları iddia et­miştir: “Her şeyden önce büyük Türk milletine, onun bütün emeklerini verimsiz duruma sokan zor yolun dışında kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gereklidir. Büyük Türk milleti, bilgisizlikten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan bir araçla kurtulabilir. Bu okuma yaz­ma anahtarı ancak Latin as­lından alınan Türk alfabesidir. Ba­sit bir deney Latin aslına göre hazırlanmış Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun ol­du­ğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk vatandaşlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır. Aziz arkadaşlar, yüksek ve ebedî yadigârınızla Türk milleti yeni bir nur âlemine girecektir.” “Yeni bir nur âlemine giriyoruz”, öyle mi? O zaman otomatikman Arap harfleri karanlığı temsil edi­yor, değil mi? Cumhuriyetin ay­dınlık-karanlık, hayat-ölüm, genç-köhne gibi ötekileştirici yak­laşımının hangi vahim bo­yut­lara ulaşacağını ahşap ev düş­manlığının kaleme alındığı me­tinlerden de biliyoruz: Eski ev mezar, apartman hayat imiş! Böyle yazdı yazanlar ve şehirlerimiz boğazına kadar apartmana boğuldu, daha da boğuluyor, boğulacak. Neyse. Biz şimdi yeniden 1 Ka­sım 1928 gününe ve TBMM’ye dönelim. “Emir demiri keser” derler. Daha aynı gün Meclis Başkanı Kâzım Özalp yeni alfabe için hükümetin tasarısının hazır olduğunu ve bir önergeyle bir an önce görüşül­mesinin istendiğini söyler. He­men geçici bir komisyon seçile­rek tasarının görüşülmesine me­mur edilir. Saat 16.05’te Meclis toplantıya ara verir. Geçici ko­misyon, başkanlık odasında top­lanır. Komisyonun tasarıyı oku­ması ve hatta daha önceden ha­zır­lanmış(!) olan mazbatasını (tutanağını) imzalaması sadece 20 dakika sürer. Saat 16.30’da Meclis Genel Kurulu yeniden toplanır. Komisyon, mazbatasındaki tasarı­nın ayniyle kabul edildiği belirtir ve kısa, tasvipkâr bir görüşmeden sonra saat 17’de 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkındaki kanun “Türk devrim mevzuatı” arasındaki yerini alır. Herşey o yarım saat içinde olup bitmiş ve bir milletin kü­tüphaneleri o yarım saatte tuğ­la yığınına dönüştürülürken alim­ler cahillerle eşitlenmiş, Osman­lının dişini tırnağına katarak yetiştirdiği aydın tabakanın ka­deri yeni rejimin iktidar kab­zasının insafsızlığına terk edil­miştir. Mesela Bursa’da Mısrî dergâhı sabık postnişini, üç dil bilen ve 30 kadar kitap kaleme almış bulunan alim Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Efendi mil­let mektebine devam ederek ‘okur yazar olduğunu’(!) ispat ede­bileceği bir ‘şehadetname’, ya­ni diploma almak mecburiyeti kar­şısında kalır.      Gerçi Gazi üç ay önce Saray­burnu’nda yaptığı bir konuş­mada bir veya en geç iki sene içinde herkesin okuma yazma öğreneceğini söylemiştir ya, bu­nun gerçekleşip gerçekleşmediği genellikle sorgulanmaz ve okur yazarlığın adeta bir salgın gibi toplumun çeperlerini sardığı zannedilir. Bunların hepsi birer propaganda eseridir ve söylene söylene sanki gerçekmiş gibi algılanır olmuştur. Artık yeter! diyoruz ve bu oyuna veya masala bir son vermek gerektiğini söy­lüyoruz. Yazımızı şu iki iddia üzerinden sürdüreceğiz: 1) Harf İnkılabı okuma-yazma ko­laylaşsın ve yaygınlaşsın diye yapılmamıştır. 2) Harf İnkılabından sonra okur yazarlık zannedildiği kadar hızlı bir artış göstermemiştir. Şimdi sırasıyla bu iki iddiamızın temellendirmesine geçelim. Kolaylık Bahane, Asıl Maksat İslamdan Kopmaktı Harf İnkılabı’nın okuma-yazma kolaylaşsın diye yapılmadığını biz­­zat zamanın Başbakanı İsmet İnönü hatıralarında açıkça yaz­maktadır. Söylediği aynen şudur: “Harf İnkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. (…) Harf İnkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. (Harf İnkılabı­nı yapınca) İster istemez Arap kültüründen koptuk.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485) Harf İnkılabı’nın Türkiye’de bir kültür değişmesini, yani İnö­nü’nün ‘Arap’ dediği ‘İslam’ kül­türünden, medeniyetinden, âle­minden kopmayı kolaylaştır­ma­yı amaçladığının bu açık itirafı karşısında başka söze hacet yok ama devrin dalkavuk ulemasından İbrahim Necmi Dilmen’in 1934 yılındaki Cumhuriyet Almanağı’na yazdığı şu satırları yine de ibretle okunmaya değer: “Büyük şefin yüksek hamlelerin­den biri ile tahakkuk eden harf inkılabı, Türk millî bünyesinin içine karıştırılmış olan Şark ve İslâm varlıklarının bağını kır­mıştır. Arap harflerinin kelimeyi klişeleştiren, fakat okumayı güç­leştiren yazı şekli ortadan kal­karken bütün bir zihniyetin de iflâsı ilan edilmiştir. Latin kökünden gelen yeni Türk harf­leriyle Türk milleti, bütün dün­yaya kendisinin Avrupalı mede­niyeti benimsemiş bir Avrupa mil­leti, bir ileri millet olduğunu inkâr edilemez bir delil ile gös­termiş oldu.” Nitekim daha inkılaptan önce, 27 Ağustos 1928’de yazar Burhan Cahid (Morkaya) İkdam’daki yazısında Latin harflerinin kabu­lüne ahbabı olan bir Ermeni iş adamının ne kadar sevindiğini anlatmakla meşguldü. Şöyle ya­zıyordu: “Yeni yazının dile düştüğü şu sırada bir ahbabımızla konuşuyordum. Demir ve çelik üzerine iş yapan Ermeni ahbabımız bu yazıdan pek memnundu.”   Son bir delil olarak Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları çerçevesinde 1933 yılında devlet bir kitap çıkarır. Adı: Osmanlı İmpa­ratorluğu’ndan Türkiye Cumhuri­yeti’ne. Nasıldı? Nasıl Oldu? Ki­tapta 4 maddede Arap harfleri­nin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir: “(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürük­lüyordu. / Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalli­yetler (azınlıklar) dahil.” Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde du­rulmuştur: “Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler) ve fikir yeraltlarından bir darbede ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. /Yabancıların dilimizi kolayca öğ­renmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini ko­laylaştırmıştır.” Resmi bir yayında ağızdan kaç­mışsa bir laf, mühimdir ve na­zar-ı dikkate alınmalıdır. İşte son cümlede sadede gelinmiş ve Harf İnkılabı’nın bizi teokratik, yani şer’î külliyattan (temel eserlerinden) ve yeraltından akıp gelen bin yıllık İslamî fikir da­marlarından bir darbede ayırdığı ve üstelik yabancıların dilimizi öğrenip azınlıkların millî bünyeye katılmalarını kolaylaştırdığı itiraf edilmiştir. Dikkat edin, okuma yazma bi­zim için kolaylaştırılmamış, yabancı­lar için kolaylaştırılmış ve zaten Latin harflerini bilen azınlıkların millî bünyeye (bu nasıl bir ‘millî’ bünye ise artık) katılmalarını sağlayacak bir darbe olarak düşü­nülmüştür Harf İnkılabı. Demek tıpkı Medeni Hukuk in­kılabında olduğu gibi çarpık bir durumla karşı karşıyayız. Nasıl 1926’da İsviçre’den Medeni Hu­kuk’u tercüme ederek alırken Hıristiyan azınlıklar Müslüman çoğunluğun hukukuna (Şer’î hukuka) tabi olmasın diye Müs­lüman çoğunluk Hıristiyan azın­lığın hukukuna tabi kılındıysa, burada da aynı mekanizma işle­miş ve Latin alfabesini bilen Hıris­tiyan-Yahudi azınlığın Müslüman çoğunluğa intibak ettirilebilmesi için(?) Müslüman çoğunluğun okur yazarlığı yarım saat içinde sıfırlanarak Yahudi-Hıristiyan azın­lı­ğın zaten bildiği Latin al­fa­besine intikal ettirilmiştir. Bu­nun Türkçesi, ‘Eğer azınlıklar çoğunluğa uymuyorsa çoğunluk azınlıklara uysun’dur. Gizli Ajandaları Neydi? Türkiye’de yapılan inkılapların man­­tığı esasen bu şekilde işle­miş ama çoğunluğu aptal yeri­ne koyarcasına ‘Arap/İslam al­fa­besi zordu’, ‘Kıyafetimiz der­me çatmaydı’, ‘Mecelle çağın ihti­yaç­larına uygun değildi’ gi­bi çocukları bile güldürecek ba­hanelere sığınılmıştı. Buna gerek yoktu ki. Açıkça söyleseydiniz gayenizi: Biz, de­seydiniz, güya savaş meydan­larında yendiğimiz Avrupalılar (Batılılar) gibi olmak için ya­pıyoruz inkılapları, Batılı ol­mak için şapka yüzünden adam astık, buna direndiği için Bediüzzaman’a tecrit uy­gu­la­yıp hapislerde ömrünü çü­rüttük. Hayır, erkekçe ortaya koy­muyorlar niyetlerini de pa­ra­vanların arkasına sığınarak ça­mur atıyor ve böylece icraatının meşruiyetini sağlamaya çalışıyor­lar. Va hayfa! Bakın bir soru bizi nerelere ge­tirdi. İsterseniz daha fazla kede­rinizi ziyadeleştirmeden şu ikinci iddiaya geçelim: Harf İnkıla­bından sonra okur yazarlık zan­nedildiği kadar hızlı bir artış göstermemiştir demiştim. Şimdi bunun delillerini ortaya koyalım. İlk olarak kaba bir istatistik bilgisi. 1981 yılı Türkiye İstatistik Yıllığı’na göre 1927-1951 döne­minde Türkiye’de okur yazar oranlarını görelim. 1927   %10,7 1936   %19,2 1941   %22,4 1946   %29 1951   %33,6. Bu resmi istatistiğe göre kabaca Türkiye’de Harf İnkılabından 1 yıl kadar önce okur yazar oranı yüzde 11’e yakındır. 1928 yılı sonunda bu rakamın yüzde 12 civarına ulaştığını kabul edebi­liriz. Ancak 1927’de 10,7 iken tam 9 yıl sonra okur yazar oranı rakamının sadece 8,5 puan yükselmiş olmasını dikkatinize sunmak isterim. Yani koparılan bütün kıyamet 9 yılda 8,5 puan için miydi? diye düşünmeden edemiyor insan. Hani o kadar Millet Mektebi açıldı, milyonlar okur yazar olmaya koştu, sular seller gibi okuyup yazmaya baş­ladı vs. söylemleri nerede? Gerçekler acıdır ve acıtır maalesef. Netice: Sıfıra Sıfır O zaman şöyle düşünmeye ça­lışalım. 1928 yılında Harf İnkı­labı yapılmasaydı da biz eski usul eğitimimize devam etseydik ve yaklaşık yüzde 12 olan okur yazar oranını her yıl sadece 1 puan artırsaydık, 1936’da oran kaça yük­selecekti? Parmak hesabıyla 8 yılda 8 puan yükselecek ve yüzde 20’ye çıkacaktı, değil mi? Peki ne olmuş realitede? Yüzde 19,2! Normal sürecinde gelişmesine devam etseydi ulaşacağı noktaya bin yıllık bir kültürün ürünlerini tuğla yığınına çevirerek, bir bar­barlık icraatı olan Arap/İs­lam harflerini yasaklayarak ve in­sanları babalarının mezar taşı­nı okuyamayacak duruma getire­rek ulaşamıyorsunuz bile, ve bunu kalkıp bir de başarı diye alkışlıyorsunuz. Ayakta alkışlanır böyle pazarlamacılık. Peter Druc­ker o zaman yaşasa dizinizin dibine çöküp sizden ‘işletme’ dersi alırdı, eminim. Kaba istatistik sonuçları bunlar dedik ama rakamları biraz daha kalite yönüne doğru sürersek ortaya daha vahim manzaralar çıkacaktır. Mesela Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ilk Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’un hatıratındaki şu sözleri üzerinde düşünmeye değer: “İstanbul’dan biri geldi. Türkiye’de yılda ancak 25 eser basılıyormuş. Yeni yazı ile gazetelerden her gün bir miktar daha az nüsha satılıyormuş. Bu hal bu yazının fiyaskosuna maddî delildir. Paris Osmanlı Bankası sirküleri yazı hakkında Türkiye’nin resmi is­ta­tistiğini neşretti. Bu kadar se­ferberlik, millet mektepleri, mas­raf, jandarma ile mekteplere sokmalara rağmen üç yılda ancak 1 milyon 200 bin kişiye yazı öğretebilmişler. Halbuki eski yazı ile okuyup yazma bilenler 900 bin kadarmış. Demek netice hiçtir. Hem de öğrenenler heceleme halinde iptidai imişler. Bu yazı işi millî, büyük bir felaket olmuştur.” (Hayat ve Hatıratım, 4, Altındağ: 1968, s. 1749.) Bir de Enver Ziya Karal hiç yüzü kızarmadan şunları yazabiliyordu, hem de 1958 yılında: “Türkiye’nin bütün şehir, kasaba ve köylerinde halk yeni harfleri öğrenmek için işe koyuldu. Her nesilden, her yaştan vatandaş­larımız alfabenin öğretilmesi için açılan millet mekteplerine dol­dular. Bir aralık Türkiye, dün­yada misli görülmemiş büyük bir okul haline geldi.” (Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Maarif Ba­sım­evi, s. 161.) Bu yalanlarla büyütüldük ama biz yandık onlar yanmasın diyor, evlatlarımızın artık bu yalanlarla büyütülmesini istemiyoruz.

Mustafa ARMAĞAN 01 Kasım
Konu resmiRisale-i Nur'la Yolculuğum
Risale-i Nur

Allah-ü Teâlâ “Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba bir cam içindedir. O cam da, sanki inciden bir yıldızdır; bu lamba ne doğuya ne batıya nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından (çıkan yağdan) yakılır; onun yağı, nerede ise kendisine ateş değmese bile ışık verecek! Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. İşte Allah, insanlara böyle misaller getirir. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Risale-i Nur o nurdur ki, vic­danımı aydınlatmış, âleme olan nazarımı ve hayatımı değiştir­miş­tir. Onu duydum, ancak mahi­ye­tini, müellifini ve muhtevasında neler olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim, bu risalelerin Kur’an ve sünnet-i nebeviyle alakalı olduğuydu. Vaziyet böyleyken Risale-i Nurlar­la tanışmaya ciddi manada iştiyak hissettim. Bu sırada Sudan Har­tum Üniversitesi Edebiyat Fa­kül­tesi Felsefe Bölümü’nün Hay­rat Vakfıyla ortak yaptığı “Risale-i Nurun Felsefe ve Kelam İlminin Tecdidindeki Rolü” isimli sempozyuma davet edildim.Bu davete icabet edip büyük bir merakla gittim. Sempozyum sa­lo­nu, üniversiteli öğrenci ve hocalarla doluydu. Sempozyum, sunumlar ve değerlendirmeler eşliğinde başladı. Orada Bediüz­zaman Hazretlerinin bu eserleri telif ettiğini ve onun Türkiyeli olduğunu anladım. Bu sempozyum, aklımda bir çok soru uyandırdı ki bun­ların başında ismini ilk defa duyduğum bu İslam aliminin kim olduğu geliyordu. Kendi kendime “Hakkında böyle büyük uluslararası bir sempozyum ya­pıldığına göre bu alim, büyük bir alimdir” dedim. İkinci gün beraberimde kız kar­deşimi de sempozyuma getirdim. Çünkü duyduğum bu iman ha­ki­katleri beni çok etkilemişti. Onunla beraber sempozyumun bitimine kadar oturduk. Program çıkışında, Hayrat Vakfı'nın ha­nım­lardan sorumlu hocamızla tanıştık. Kendisi bize, bayanların merkezini tarif eden bir kart verdi. Sonra o merkezi ziyaret ettik. Merkeze girince Risale-i Nur talebeleri bizi karşıladı. Onlarla beraber oturduk; o günkü dersin konusu “Allah’ın ibadetlerimize ne ihtiyacı var” idi. Bu ders bende çok büyük tesir uyandırdı ve hayrete düşürdü. Aynı zamanda âlemlere, semaya, arza, bütün mevcudata ve ağaç, meyve, hayvanlar, dağlar, bulutlar ve beşer gibi bütün mahlukata olan nazarımı değiştirdi. Sanki bütün bu varlıklar, eski bil­diklerim değillerdi. Bulduğum bu nurla bütün hepsi tebdil edip değişmişlerdi. Aynı şekilde geçmişte yaptığım namaz, oruç, sadaka ve hasenat gibi ibadetler de o nur vasıtasıyla değişmişti. Risale-i Nur, vücudumdaki bü­tün uzuvlarımı sarsan, bütün sükun bulmuş a’zâmı harekete geçiren, aklımdaki bütün zulü­mâtı aydınlatan ve ölmüş kalbime hayat veren ve nur ve ziya saçan bir kandildir. O, en sıcak yaz mevsimde bana doğru esen ve havasını teneffüs ettiğimde bütün dert, tasa ve kederlerimi gideren bahar rüzgârlarından bir rüzgârdır. Risale-i nur, tıpkı yağmurun ku­ru çöle yağıp yeşillendirmesi gi­bi, bü­tün vücudumu hareketlen­dirdi, aydınlattı, tenvir etti ve hayat verdi. O, Allah’ın bir rahmeti, fazlı ve bereketidir ki beni en ihtiyacım olduğu bir zamanda bu nurlu kelimeler ve iman hakikatleriyle nimetlendirmiştir. Aklıma ve kalbime izinsiz girmiş ve kalbimi mutmain kılmış ve ruhumu ferahlatmıştır. İlme,  âlime ve kitaplara çok önem veririm. Ancak şimdiye kadar bu kadar derin fikre sahip, beşerin her tabakasına aklî, mantıkî ve kalbî hitap eden ve aklı ve kalbi fen ve din ilimleriyle cem’ edip toplayan başka kitap görmedim. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyeyi bu kadar yüksek hakikatlerle anlatan bu kıymetli nurlu incilerden çok istifade ettim. Beni fetheden nurani fatih Ri­sale-i Nur, kainatın bir çok tılsımını halletmiş ve hayatımdaki bir çok müşkile ve suale, gayet şeffaf ve ikna edici bir şekilde cevap olmuştur ki, bunların hallinden bir çok âlim ve müfekkir aciz kalmıştır. Risale-i Nurla, her şeyin Cenab-ı Hakka ait olduğunu ve her mah­lûk ve mevcutta onun esmasının tecelli ettiğini gördüm. O, so­lu­duğum oksijendir. Bütün mah­lûkat ve mevcudâta fısıldadığım konuşmamdır. Bende olan bir­çok yara ve musibetlere karşı devâ ve merhemdir. Bütün mah­lûkatın tesbihini bana duyuran kulağımdır. O, görmemi, işitme­mi, ru­humu, hayatımı ve kalbimi tenvir etmiştir. Ümmet sevdalısı İmam Bediüz­zaman’a binlerle selam olsun.

Nihad Isa MUHAMMEDEYN 01 Kasım
Konu resmiBirlik Mefkuremizin Anahtarı Osmanlıca
Risale-i Nur

Türkler gibi sonradan İslam’ı ka­­bul eden bütün milletler, bu ye­ni kabul ettikleri dinin kut­sal kitabı olan Kur’ân-ı Ke­rim’in harflerini dillerine uyarla­dılar ve bu harfleri yaygın bir şekilde kullanmaya başladılar.  Farslar, Afrika halkları, Kaf­kas halkları, Balkanlar, Hint ve Uzakdoğu halkları gibi halk­lar, İslam dinini kabul ettik­le­ri andan itibaren çok farklı bir kültür dairesinin içine girmiş olduklarını da biliyorlardı. İslam’ı kabul etmelerinin ardın­dan kültürel manada yaptıkları en büyük değişiklik, eski yazı­larını bırakmak ve yeni dinleri­ne nispet edildiğinde İslam ya­zı­­sı olarak anılabilecek Nebati kö­kenli Arap harflerini dillerine uyarlamak olmuştur. Bilhassa Müs­­lüman Türk dünyasında 20. yy’a kadar kullanımı devam eden bu harfler, yüzlerce farklı lehçe­leri bulunan Türkçeyi iki ana yazım dilinde birleştirerek, Hint Asya’sından Balkanlara dek ortak bir medeniyetin, müşterek bir kültürün oluşmasını sağlamıştır. İki yazım dili arasındaki fark ise aslında çok da büyük de­ğildi. Osmanlı Türkçesi ge­nel adıyla adlandırabileceğimiz Ba­­tı Türkçesi yazım dili, ünlü harf­leri daha az gösterirken, Do­ğu Türkçesi’nin Hâkâniye ya da Çağatay olarak adlandırılabile­cek yazım dilinde ünlüler daha belirgin olarak gösterilmişti. Bu gibi fazla da belirgin olmayan farklılıklara rağmen iki yazım dili mensupları, kullandıkları ke­limelerin ortak yazımının da sağ­ladığı avantajla yazım dilinde çok rahat anlaşabilmişlerdir. Müslüman Türklerin Ortak Yazım Dili İdeali Arapça ve Farsça’dan gelen keli­melerin Batı ve Doğu Türkçe­si yazım dillerinde de aynı şekilde yazılması, şiirden nesire kültürel ve edebi birlikteliğin doğmasını sağlamıştır. Yazım dilindeki bu or­taklıklara ve yakınlaşmalara rağ­­­­men elbette maksut olan Türk­­çe birliği sağlanamamıştı. Bil­­has­sa yazım dilinde bu birliği sağ­­lamanın öneminde değinen dü­şü­nürlerden en önemlisi İsmail Gas­pıralı olmuştur. Gaspıralı 1914 yılında İkdam Ga­­ze­tesi ile yaptığı söyleşide, dil­de birliğin önemine değinerek şun­ları söylemiştir: “Eğer Türkler (Anadolu Türk­leri) dillerini biraz daha sa­deleştirmiş, okumayı ve imla­yı öğretecek şekilde ünlü harf­leri kullanmaya başlamış olsa­lar­dı, 5-6 seneye kadar Rus­ya Müslümanlarıyla dilleri ke­sinlikle birleşmiş olurdu. Bun­dan doğacak faydaları izah etmeye gerek yoktur sanırım.” Bununla birlikte Gaspıralı, Do­ğu ve Batı Türkleri arasında sağ­lanacak dil birliğinin Osmanlı Türkçesi ve Osmanlı yazım dili üzerinden oluşmasını istiyor­du. Bunun için haklı gerekçeleri de vardı. Osmanlı Türkçesi pek çok halkı kapsayan ve pek çok kültürü etki altına alan bir imparatorluk diliydi. Üstelik 19. yy’ın başlarından itibaren Rusya, Orta Asya’daki Türk ağız ve lehçelerinin her birini ayrı birer dil haline getirme politikası güt­meye başlamıştı. Türkçenin yazım dili, ortak bir yazım diline doğru fıtri bir şekilde tekamül ediyordu aslında. Ancak bilhassa Rus­ya ve Çin, İslam dünyasındaki böy­le birliği asla arzulamıyordu. Materyalist felsefenin ürünü olan böl, parçala, yut politikasının bir gereği olarak Kafkaslar’da, Orta Asya’da, Çin’de yaşayan bütün Müslüman toplulukların yazı dil­lerine müdahale edilmesinde ka­rarlıydılar. O dönemin ABD önderliğindeki kapitalist güçlerinin de böyle bir bölünmeden şikayet etmek bir yana, Müslüman Türklerin bölünmesinden çok memnun ol­dukları âşikardı. Petrolünü ve doğal zenginliklerini sömüre­bilmek için küçük toplulukları bile ırkçı savaşlara teşvik eden menfaatçi Batı’nın İslam dün­yasının bölünmesinden şikayet etmesini beklemek fazlaca iyi niyetlilik olurdu elbette. KOMÜNİST RUSYA’DAN İSLAM BİRLİĞİNE DARBE Komünist hükümetin baş­ka­nı Sta­lin, Müslüman Türk dün­­ya­­sında uyanan bir­lik ruhu­nu yok etmek için 1920’li yıl­­larda Devrimci La­tin dö­ne­­mi­­ni başlattı. Buna gö­re Rusya’da ya­­şayan Müslüman top­luluk­ların “yazı birliği” yok edi­lecek, İslam yazısı yerine Latin alfabesi  ikame edilecekti. Bilindiği gibi Komünist Rus­ya’nın yazı dili Kiril alfabesine dayanıyordu. Müslüman toplu­luklara Kiril alfabesini kabul ettirmeye çalışmak Ruslaştırma/kökenlerinden koparma politi­ka­sı olarak algılanabilirdi. Bu yüzden de geçiş döneminde bütün Müslüman toplulukların Latin alfabesini kabulü sağlanacaktı. Bunun için Komünist parti, Müs­lüman topluluklar arasında saygın kabul edilen kimi isim­leri kullanma yoluna gitti. Müslüman Türklerin mahalli mil­liyetçiliklerinden de isitfade edecek olan bu insanlar, Orta Asya topluluklarında Latin harf­lerine geçilmesi adına çalışmalara başladılar. Kısa sürede bu çalışmaların mey­veleri alınmaya başlandı. 1922 yılında Azerbaycan, türlü tar­tışmaların ardından bin yıllık İslami Türk yazısını bırakarak, Latin Alfabesini kabul etti. Asıl Latinceleştirme fırtınası ise 1928 yılından sonra kopacaktı. “Rusya için Latin politikası, doğuda uygulanacak devlet po­litikasıdır ve Arap harfleri de devletin düşmanıdır. 1925 yılında Arap alfabesinde basılı eserlerin ithali yasaklanmıştır. 1928-1930 arasında özel harf­ler eklenmiş bir Latin alfabe­si­nin kullanımına geçil­miş­tir. Bu yolla Arapça kul­lanan eski seçkinlerin etkisi azaltılmıştır. İlk aşamada Ki­ril alfabesi ye­ri­ne Latin alfa­besinin seçilmesi­nin he­defi, özellikle Müslüman halk­lara dil politikasında Rus­laştırma amacı güdüldüğü iz­le­nimini vermekten kaçın­ma düşüncesidir. Bu orta yol politikası sonucu, 36 milyon konuşanı olan 70 dil Latin alfabesiyle yazılmaya başlan­mıştır.” (Simon, 1991: 214) Böylece, dilde yazım birliğinin en mükemmel döneminin yaşan­maya başladığı bir noktadan, neredeyse bin yıl geriye gidilmiş, aslında aynı dilin konuşanları birbirleriyle anlaşamaz hale gel­miştir. Türkçemiz Yetmi Farklı Dile Dönüştü Latin harflerinin kabulüyle bir­likte adeta 70 farklı dil ortaya çıkmıştır. Latin alfabesi fonetik bir alfabe olduğu için, herkesin anladığı ortak yazım dilinin ye­rini, her ağız ve her lehçe nasıl konuşuluyorsa öyle yazılan en az 70 farklı yazım dili almıştır. Böyle bir girişimin ne derece büyük bir kültürel yıkım getirdiği ortadadır. Osmanlı yazım diliyle, Doğu Türkçesinin yazım dili neredeyse birleşecek ve tüm Müslüman Türkler ortak bir ya­zıyla birbirlerini anlayacakken, birden bire bütün Müslüman Türk boyları birbirinden kopa­rılmıştır. Belki bazı okurlarımız “yazıda birlik” derken neyi kastettiğimizi anlamayabilirler. Bir tek örnekle bu mevzuyu açıklayalım. Türk lehçelerinin konuşulduğu toplu­luk­lar­da Türkiyemizde yaşanan lehçe farklılıkları gibi farklılıklar her zaman vardı. Mesela bizdeki çoğul eki olan “ler” ekinin, “lör”, “lor”, “lir”, “lar” vb. bir sürü şekilleri telaffuz ediliyordu. Türkçe’nin İslami yazım dilinde ise bütün bu farklı seslerden oluşan ekler, “lr” formuyla yazı­lı­yor­du. Bunu diğer bütün ek­lere ve aynı formlarla yazılan kelimelere kıyas ettiğinizde, Latin ve ardından Kiril harflerinin kabulüyle bu topluluklarda nice dil farklılaşmalarının olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz. Ayrı ayrı Türk ve Kafkas leh­çelerinin adeta “müstakil birer dile dönüştürüldüğü” (En az 70 farklı yazım dili oluştu!) bu geçiş döneminin ardın­dansa, Komünist Rusya hâkimi­yetindeki bölgelerde Latin alfa­besi kaldırılarak bu alfabenin yerine Kiril alfabesi ikame edildi. Azeri, Gagauz, Kırım, Tatar, Kazan Tatar, Başkurt, Nogay, Karaçay, Malkar, Ku­muk, Kazak, Karakalpak, Türk­men, Özbek, Kırgız, Uygur, Hakas, Tuva, Altay, Çuvaş, Yakut Türkleri 1937-1940 yılları arasında Kiril alfabesini kullanır hale gelmişlerdi. Eş Zamanlı Alfabe Değişimleri Tesadüf müydü? Bu dönemde Batı Türkçesinin temsilcisi olan Türkiye Türkçesi Latin harfleriyle yazılmaya baş­lanmış, Balkanlardaki Müslü­man topluluklar da hâkim dev­letlerin baskılarıyla Kiril ve Yu­nan alfabelerini kabul etmek zo­runda bırakılmışlardır. Bütün dünyada görülen bu eş zamanlı değişim örnekleri, bu kültürel inkılapların tesâdüfi ve yerel olmadığını, bütün bu değişimlerin küresel bir merkez­den yönetildiğini ispat etmekte değil midir? Attila İlhan, Samuel Hunting­ton’un “Medeniyetler Çatışması”  (Dünya Düzeninin Yeniden Ku­rulması) adlı eserinden konu­muzla ilgili olarak şu satırları nakleder: “...Batı için temel sorun, İslamcı köktendincilik değildir, sorun bizzat İslamdır; başka bir de­yişle, halkı kültürünün üstün­lüğüne inanmış ve gücünün az­lığını takıntı haline getirmiş, farklı bir medeniyettir. İslam’ın sorunu ise, CIA veya ABD Sa­vunma Bakanlığı değil, ama Batı’dır; halkı, kültürünün ev­renselliğine inanmış; ve azal­makta olsa bile, gücünün, ken­dine bu kültürü dünyaya yay­ma yükümlülüğünü dayat­tı­ğı­na inan­mış, farklı bir mede­ni­­yet­­tir. Bunlar, İslam ile Batı ara­sında­ki çatışmayı körükleyen, temel bileşenlerdir...” (a.g.e. s. 322) Görüldüğü gibi asıl mesele me­deniyet meselesidir. Seküler Batı, Komünizmiyle de, Kapitalizmiyle de ve hatta en özgürlükçü görünen Liberalizmiyle de İslam’ın me­de­niyet anlayışına karşıdır; bu se­beple Müslümanları bu tertemiz medeniyetin dairesinden, zulüm­lerle kirlenmiş kendi seküler me­deniyetinin dairesine çekmek is­te­mektedir. Bu sebeple Rusya’da ve dün­ya­nın diğer yerlerinde yaşa­nan Alfabe değişiklikleri sekü­le­riz­min yegâne hamisi olan Batı’yı oldukça memnun et­miş olmalıdır. Tüm dünyada adeta tek elden yönetiliyormuş gibi hayata soku­lan Alfabe değişim politikaları­nın bilhassa Müslümanlara ve özellikle de Müslüman Türklere yönelik olması da dikkat çekici değil midir? Japonlar, Ermeniler, Çinliler, Hint­liler, Yunanlar gibi kendi özgün alfabelerini binlerce yıldan beri kullanan milletler, uzun yıllar süren sömürge işgallerine rağmen alfabelerini değiştirmeleri konusunda Müslüman Türklerin maruz kaldığı baskıların binde birine maruz kalmamışlardır. Çünkü bilinmektedir ki, Avru­pa’nın cehalet karanlıklarına düçar olduğu sıralarda, Müslü­man Türklerin yaşadıkları top­rak­lar; Buhara’dan Konya’ya, Se­merkand’dan Mardin’e ilimle, ede­biyatla, bilimle, kültürle ay­dın­lanıyordu. Bu parlak dönemde verilen ilmi şaheserlerle Müslüman Türklerin irtibatını koparmanın yegâne yolu ise, Türkleri geçmişlerine bağlayan bütün bağları kopartmak, onları geçmişin muhteşem günlerine götürecek bütün anahtarları yok etmekti. Batı, Türk dünyasındaki Alfabe politikalarına dolaylı ya da doğrudan destek vererek, kendi seküler medeniyetine alternatif üretebilecek yegâne birikime sahip olan Müslüman Türklerin, Batı’nın medeniyet dairesine hapsolup kıyamete kadar “uslu durmasını” garantilemiş olacaktı. KÜLTÜR DEVRİMLERİNİN SONUÇLARI Hâl-i hazırdaki bu bölünmeden daha vahim olmak üzere, bu değişimlerle Müslüman Türklerin binlerce yıllık ortak kültür, tarih ve medeniyet birikimleriyle yani tarihleriyle de irtibatları kesilmiş oluyordu. Kültür devrimleri yoluyla Türk­ler sadece geçmişlerinden ya da soydaşlarından kopartılmakla kal­­­­mı­yor; Kürt­ler, Tacikler, Hint­liler, Afrikalılar, Afganlar, Farslar, Araplar gibi ortak kültür ve me­deniyet şuuruna sahip ebedi kar­deşlerinden de uzaklaştırılmış oluyorlardı. Bugün Myanmar’da yaşayan Ara­­­kan Müslümanlarının ya da Çin’deki Uygur Türklerinin veya­hut da Avrupa’daki Türklerin maruz kaldıkları kültür katliam­ları ne kadar kabul edilemezse, o günlerde adeta tek bir küresel merkezin emriyle gerçekleştirilen bu kültür soykırımları da elbette kabul edilemezdi.  Çin, Irak, İran, Afganistan gibi bölgelerde yaşayan Müslüman Türkler bin yıllık ortak yazıları­nı muhafaza ederlerken, maale­sef dünyanın diğer bölgele­rinde yaşayan Türkler birbirlerine, me­­­de­niyetlerine ve tarihlerine ol­dukça yabancılaşmış durum­daydılar artık. Yazı sistemlerini muhafaza eden Müs­lüman toplumlar ise, ege­men diğer toplumların kül­tü­rel alandaki baskılarına maruz kalmıştır sürekli. Mesela Çin, binlerce harften oluşan ve ger­çekte öğrenilmesi oldukça zor olan kendi yazı sisteminin; Uy­gurların İslam harfli yazı sis­teminden daha kolay ve güzel olduğu propagandasını yapmaya devam etmiştir her zaman. Yaşanan bu alfabe değişiklikleri­nin ve genel manada kültür dev­rimlerinin, İslam dünyasının ge­neline de olumsuz yansımaları ol­muştur. Kur’an kaynaklı harf­lerini değiştiren devletlerin İs­lam dünyasından uzaklaştığını düşünen diğer Müslüman halklar, bu topluluklarla aralarına ciddi mesafeler koymuşlardır maalesef. Medeniyet Mefkûremize Doğru Yeniden 1900’lü yılların ilk çeyreğinde tüm Türk-İslam âleminde nere­deyse hayata sokulmak üzere olan Ortak Yazım Dili mefkûre­sini, bugünlerde yeniden en önem­li medeniyet rüyamız kıl­malıyız. İsmail Gaspıralı gibi münevverlerin o yıllarda öner­diği gibi, Osmanlı yazım dili esas olmak üzere tüm Türk-İslam dünyasını kapsayan bir dil birlikteliği inşa edilmelidir. Balkanlardan Orta Asya’ya, Uzak Doğu’dan Afrika’ya yüzlerce bö­lünmüş topluluğun yeniden bir­lik olmasını ancak ortak bir yazım diliyle sağlayabileceğimiz açıktır. İslam dünyasının tamamında bin yıllık alışverişlerin sonunda ortak bir felsefe, mantık, hu­kuk, edebiyat ve bilim dili oluşturul­muşken, bütün bu enerjinin iş­levsiz bir şekilde tarihin tozlu rafları arasında “ölüm sessizliğine” terk edilmiş olması, yeni bir ortak medeniyet inşa etmemizin önündeki en büyük engeldir. Bugünlerde Türkiye’de Osmanlı Türkçesinin değerinin yeniden anlaşılması gibi,  bin yıllık or­tak yazı dilimiz Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da ye­niden ilgi odağı haline gelmeye başlamıştır. Gelecekte köklü ve umumi kültürel ortaklıkları doğuracak hayırlı bir küresel entegrasyon sürecinin temelleri de bugünlerde atılmaya başlanmıştır çok şükür. Bu yaşanan sürecin ardından, el­bette Latin, Kiril alfabesi gibi kazanımlarımızı da unutup yok say­madan, o günlerin küre­sel bas­kıları nedeniyle gerçekleş­ti­re­­me­diğimiz “Ortak Yazı Di­li” hedefimizi yeniden haya­ta geçirmeye çalışmalıyız. Bu ko­nuda İİT, Yunus Emre Ensti­tüsü ve İDSB gibi milletlerarası kuruluşlarımıza büyük görevler düştüğü gerçeği de aşikârdır. Müslüman Türklerin yaşadık­ları bütün coğrafyalarda, Hayrat Vak­­fı’nın Tür­kiye’de açtığı Os­man­­­lı Türkçesi kursları gibi kurs­lar açılmalı, bu bölgelerde yaşa­yan kardeş toplulukların ortak tarih, medeniyet ve kültürlerini öğrenmeleri için ciddi çalışmalar yapılmalıdır. İslam dünyasında bugüne ka­dar kullanılan yerel yazı dil­leri­nin yanında, Osmanlı Türk­çesi gibi ortak bir yazı dilin­de buluşulması, ortak medeniyeti­mizi inşa etme heyecanından doğan dilde birlik projesinin birinci adımı olacaktır. İkinci birliktelik adımı ise İslam dün­yasının ortak ibadet dili olan Arapça’nın, İslam Dünyası Or­tak Dili olarak resmen ka­bul edilmesi ile atılmalıdır. Türk, Arnavut, Boşnak, Afgan, Arap, Hint, Urdu, Malay vb. bütün Müslüman toplulukları birleştirecek bu adım da oldukça önemlidir. Bu adım İslam Bir­liğine giden yolda gerçekten önemli bir adım olacaktır. Şu da bir gerçektir ki İslam, Doğunun dini olduğu kadar Batının da dinidir artık. Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insan İslam’ı kabul etmiş, Doğudan milyonlarca Müslüman Batıya göçmüştür. Yine Batı’da yaşanan manevi boşluk, bu bölgede İslam dininin Batılıların anladığı dilden anlatılmasına ihtiyaç olduğunun açık bir kanıtıdır. Bu nedenle üçüncü bir adım olarak da yaygın olan yabancı dilleri bilhassa da İngilizceyi ciddi bir şekilde yeni nesillere öğretmek gereklidir. Özetle söylemek gerekirse Tür­kiye, Balkanlar ve Orta Asya Türkleri olarak bizler, kadim harflerimiz yoluyla binlerce yıllık manevi değerlerimizle yeniden buluşacak, küresel emperyalizmin kültür zincirlerinden kurtularak kendimizi tamamen “hür” hisse­debileceğiz. Bu anlamlı buluşmanın ar­dından kükremiş bir sel gibi bendimizi çiğneyecek; muasırımız olan dev­­letlerin seviyesinin üstünde bir medeniyeti, kendi öz mede­ni­ye­timizi ancak böyle inşa ede­bileceğiz; tıpkı İstiklal Mar­şı’nın mısralarından öğrendiğimiz gibi: Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vura­cakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığ­mam taşarım. Kaynaklar: http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s16/toker.pdfProf. Dr. Ahmet B. Ercilasun / Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 332, Sayfa: 705Cumhuriyet, 16.07.2004

Oğuz DÜZGÜN 01 Kasım
Konu resmiArnavutların Harflerini Değiştirmeleri ve Neticeleri
Tarih

Mevzua geçmeden önce Arnavut tarihine kısaca bir göz atmak, an­laşılması için faydalı olacaktır: Arnavutlar Avrupa’nın en eski ka­vimlerinden biri olup, tarih de­virlerinin başlangıcından beri otur­makta oldukları yerlerden ay­rıl­mamışlardır. M.Ö. 168’de Ro­ma­lı General Aemilius Paulus’un bir seferi neticesinde Roma’ya tâbi olmuştur. Ancak bu istila onların din, dil ve geleneklerine pek fazla tesir edememiştir. Roma’nın iki­ye bölünmesi üzerine, doğu ve batı Roma’yı ayıran sınır Arna­vutluk ortasından geçmiştir. Da­ha sonraları bazen Bizans’ın bir kıs­mı olmuş, bazen da Bul­gar, Sırp, Venedik ve Napoli devletlerinin hâkimiyeti altına girmiştir. Coğrafi durumunun el­verişsiz olması sebebiyle barbar is­tilâlarına fazla uğramamıştır. Asır­lar boyunca adları hemen he­men unutulmuş olan Arnavutlar, 11. yy’den itibaren kendilerine hareket imkânı veren bazı siyasî ve askeri sinde yeniden tarih sah­nesine çıkmışlardır. Arnavutlarla Müslüman Türkler arasında ilk münasebet, Bizans imparatoru 3. Andronikos’un Ay­dınoğlu Umur Bey’den yardım istemesi ve onun da Ahmet Bey komutasında gönderdiği 2000 kişilik bir kuvvetle Arnavutlar üzerine yürümesiyle olmuştur. Arnavutlar arasında bağımsızlık faaliyetleri Balsa ve Dukagin aileleri tarafından yürütülmüşse de, buna rağmen aşiret haya­tı ve düşüncesinden pek kurtula­madıkları görülmektedir. 1381’de Şahin adlı bir Arnavut, em­rindeki Türk kuvvetleri vası­tası ile Yanya ve çevresini elinde tutu­yordu. Şahin, Yanya prensi Tomas’a bağlı görünmektedir. Ancak Tomas 1385’de Osmanlı padişahına bağlanmak duru­munda kal­mıştır. Her ne kadar 1389’da Kosova savaşında Arna­vutlar karşı tarafta yer almış iseler de, savaştan sonra Arnavut beyleri Osmanlı devletine tâbi olmuşlardır. Ancak buralarda Os­manlı’nın tam hâkimiyeti Yıl­dırım Beyazıt devrine kadar kal­mıştır. Osmanlı’nın karışıklık de­virlerinden sonra buralarda tımar sistemi yerleştirilmiş ve “Arnavut İli Sancağı Beyliği” adı altında uç beyleri tarafından idare edilmişlerdir. Zamanla Ar­navut beyleri de oradaki Os­manlı idarî teşkilatında yer al­mış ve İslamiyet’i kabul et­mişlerdir. Bu tarihiden 1571’e kadar burada bazı isyan, işgal ve savaşlar olmuşsa da, 1571’den sonra İslamiyet Arnavutluk’ta iyice yerleşmiş, Papa’nın onları tekrar eski dinlerine döndürme gayretleri boşa çıkmıştır. 1878’den sonra Arnavutlar Kuzey Arnavutluk’ta kendi başlarına bir idare kurmaya çalışmışlardır. Bu­nun üzerine 2. Abdülhamid’in gönderdiği Derviş Paşa buradaki komiteyi dağıtarak, elebaşlarını Anadolu’ya sürmüştür. 1908’de 2. Meşrutiyetin ilânından sonra buralarda Arnavut okulları ve kulüpleri Açılmış, Arnavut diliyle neşriyat başlamıştı, ittihat Terakki bu okul ve kulüpleri kapatarak Arnavutça neşriyatı yasaklamıştır. Bunun üzerine Kosova’da çı­kan isyan Şevket Turgut Paşa ta­ra­fından bastırılmış, ancak bu hadiseden sonra Osmanlı dev­letinin orada aldığı her ted­bir aksülâmel uyandırmıştır. Neti­ce­de 1912’deki ayaklanmaları ne­ti­cesinde Devlet Arnavutluk’a muh­tariyet vermek zorunda kal­mıştır. Bu tarihlerde başlayan ve Osmanlı’yı balkanlardan atma gayesi güden (bu arada ittihat Terakki’nin basiretsizliğinin de sebep olduğu) Balkan savaşı pat­lamış, Arnavutluk’un istiklali 17 Aralık 1912’de Londra Konfe­ran­sında tanınmıştır. Ne hazindir ki, milliyetçilik ve buna bağlı birçok sebeplerle Osmanlı’nın başını ağrıtan ve içinde bulundukları nimeti kav­rayamayan Arnavutların zama­nımıza kadar yüzleri gülmüş değildir: Birinci ve ikinci cihan harpleri, işgaller vs.den sonra, yakın zamana kadar bulunduğu Rusya peykliğine 1941’de Enver Hoca1 ile beraber girmişti. Şimdi ise tehdit altında yaşayan ve ülkemize dostluk yüzü gösteren zayıf bir devlet durumundadır. Arnavutluk’ta etnik olarak eski­den beri; kuzeyde bulunan Ge­galar ve güneyde Toskalar yaşar. Gegaların ekseriyeti sağlam Müs­lümanlar olup, Toskalara naza­ran çok daha dindardırlar. Aşağıda da görüleceği üzere, İslâm harfleri­nin müdafaasını en fazla dindar olan Gegalar yapmış, harflerin de­ğiştirilmesinde en büyük rolü ise Toskalar oynamışlardır. Bu kısa tarihî gezintiden sonra asıl mevzumuza dönüyoruz: İs­lâm yazısını bir tarafa bırakırsak, Arna­vutluk’ta alfabe bakımından karışıklıklar yaşanmıştır: Daha 1869’larda Basiret’de “Ar­navut lisanına mahsus hurufatın icad ve tanzimi için üç azadan meydana gelen bir komisyonun teşkil edildiği” haberi çıkmıştır. Bu haberin son kısımlarında, “..Maarif Nezaret-i Celîlesiyle bi’1-İstişâre Arnavut lisanına mah­sus hurufatın icad ve tanzimi zım­nında üç nefer azadan mü­rekkep bir komisyon teşkil ettir­mişler idi. İşte bu komisyon ma­ri­fetiyle meydana getirilen hurufât matluba muvafık ve berâ-yı suhulet Latin hurufatına dahi mutabık bulunduğu halde, yakında neşr ü îlan kılmağa mesmûat-ı vakıadandır. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki gerek bu alfabe ve gerekse daha son­raları Şemseddin Sami Bey’in hazırladığı alfabeler, milli birer alfabe olmayıp; Arnavutluk’da mahallî olarak kullanılıyorlardı. Eski İşkodra alfabesinin pek faz­la işe yaramadığı düşüncesiyle, daim sonraları Bashkimi (Baskım) ve Agimi alfabeleri icad edilmiştir. Sami Bey’in2 hazırladığı ise Tosk kesiminde kullanılıyor ve kendisi Fraşer’li olmasından olacak ki, Fraşerî alfabesi adını taşıyordu. Bu arada İslamiyet ve Kur’ân-ı Kerîm’in Müslüman Arnavutluk üzerindeki tesiriyle beraber Os­manlı idaresinin de İslam harf­leriyle çalışıyor olması; hem Türk­çenin ve hem de harflerin diğer dil ve alfabelere mutlak üs­tün­lüğünü gerekli kılıyordu, işte bu üstünlüğe ilk karşı koyuş, 1-10 Kasım 1908’de Manastırda top­lanan kongrenin hazırlayıp dü­zenlediği alfabedir ve Cemiyet-i İl­miye-i Arnavudiye’nin eseridir. Gariptir ki, Arnavutluk’ta bu tebdil hareketine karşı koy­mak isteyenler Meşihat ile (ve do­la­yısıyla İstanbul’la) yazış­ma­lara geçip fetva isterlerken, o za­manlara kadar inkılap için can atan Hüseyin Câhid bu du­rumu alkışlar tarzda ifadeler kul­lanmakla kalmayıp, bizde de harflerin tebdil edilmesi gerek­tiğini, hatta Arnavutların kısa zamanda bizi geçeceğini, onların bu hareketine karşı durmamak gerektiğini... söyle­mişti.3 Gerçi Hüseyin Câhid bu sözlerinde biraz geç kalmıştı, ama geç de olsa söylemeden edememişti. Halbuki dikkat edilirse Arnavut­luk Batıya en yakın; yani tesir sahası bakımından en müsait bir yerde bulunuyordu. Hıristiyan Avrupa ise Osmanlıları oralardan atabilmek, bölüp parçalayabil­mek için ellerinden gelen her yola başvurmakta idi. Bunlardan biri­si de gönderdikleri papazlar vasıtasıyla propaganda yapmaları idi ki, bunda da muvaffak da olmuşlardır. Bu faaliyetlerinde aldıkları neticelerden biri, Arna­vut lisanının Latin harfleriyle yazılması fikrini birçokların zi­hin­lerine yerleştirmiş olmaları idi. Çünkü onlar çok iyi biliyorlardı ki, Arnavutları istedikleri mecra­lara sürükleyerek İslam ve Os­manlı’dan koparmak; an­cak Kur’ân’ın harflerinden kopar­makla olabilir. Süleyman Nazif’in tespitleri bu ba­kımdan dikkate değer: Der ki: “Bu harfler (Latin harf­leri) kabul edildikten sonra Kur’ân-ı Azimüşşân’ın kitabet ve kıraati imkânsız ve binâenaleyh Arnavutları Hıristiyanlık dairesine sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmek isteyenlerin maksadı hâsıl olacağından, dinî asabiyeti kavmiyet taassubundan daha metin olan bu millet, bu suretle farkında olmayarak yavaş yavaş dinini terk etmiş olur. Avusturya ve cizvit papazlarının müracaat ettikleri şâir vasıta ve desiseleri burada tasrih ve saymak dinmeyiz. Yalnız bu “Elif-bâ” meselesi, teh­likenin derecesi ile neticeyi tayine kâfidir.4 Neticede bir kısım Arnavutlar Hıristiyanlığın tesir sahasına girer­ken, birçoğu da alışılmış id­diaların tesiriyle milliyetçilik cereyanlarıyla karışık, medeniyet hülyaları içinde akıntıya kapıl­mış bulunuyorlardı. Harflerin din ile olan münasabeti, Meşihat’ı bu hususta ilgilendirmiş ve birçok yazışmalar vukû bulmuştur. Ön­ce bunları sunarak, ardından bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır: Bunlardan biri Tiran müftüsüyle beraber 23 kişinin imzasını taşıyan istidadır. “Huzur-u mualla-i meşihat-penahiye Mâruz-ı Kemterleridir ki: Dekaik-i diniye ve umur-ı is­tiftaiye için kâffe-i ümmet-i Mu­hammediye’nin mercii, ye­gâ­­ne makam-ı muallâ-yı Meşi­hat-penahîdir ki, büyün o mes­ned-i âlî vücud-ı yekta-yı semâhetkârîleriyle pür-zîb ve yerinde bulunmakla hâiz-i mesarr ve iftiharız. Binâenaleyh umûr-i diniyye için Efendimize müra­caat, mukteza-yı diyanettir. Sahaif-i matbuatta meşhud-ı devlet­leri­dir ki îlan-ı meşrutiyetle beraber ser-besti-i lisana istinadla Arabî ve garbî harflerinin intihabında Arnavutların ihtilafatı vehamet derecesine vardıkça varmaktadır. Arnavut lisanının şu sırada huruf-ı milliye takınan Latin harfleriyle yapılmasını arzu edenlerin ba­zısı hariç olmak üzere ekserisi makasıdını sûret-i âherle arayan devr-i sabık yadigârlarıdır. Latin harflerinin intihab ve kabulü mah­zurdan salim olmadığı gi­bi, di­yaneten dahi mazarratı azîm, neticesi de gayet vahimdir. Ti­ran’daki kesret-i nüfusa göre ancak yüz-yüzellisi Latin harf­lerine ferîfte olub, bakiyyesi mu­kaddes huruf-ı Arabiyyeyi ter­cih ve ihtiyar etmiştir. Ve hatta Rüşdiye mektebindeki şakirdan dahi Amavutçayı Arabî harfle­riyle talim etmekte bulunmuşlar­dır. Benaberin istikbalen ve di­yaneten encamı muzır ve vahim olan Latin harflerinin reddiyle Osmanlılığın muhafaza-i idamesi için Arabî harflerinin kabulü emrindeki mesai ve müracaat-ı umumiyemize muavenat-ı celile-i Me­sihat-penahîlerinin irae bu­yu­rulması rıza-yı Bârî ve rüha­niyet-i Peygamberi için inayet-i diyanet-perverlerinden müsted’âdır. Ol-bâbda irade efendim hazretleri­nindir.5 (Şekil 1) 28 Şubat 1325/1910 Meşihata gelen bu istd’â cevap­sız kalmış değildir: Maarif Ne­zareti’ne yazılan tezkirede, Latin harflerinin yetersiz ve onları kul­lanmanın yersiz olduğu söy­le­nerek, yasaklanmaları gerek­tiği bildirilmişti. Bununla ilgili olarak Tiran müftülüğüne yazılan tah­riratta da, Maarif Nezareti’ne ya­zılan tezkire hakkında bilgi verilmiştir. Bütün bunlara rağmen Arnavut­luk’taki bu millî ve dinî sapmalar devam edip durmuştur. Bunlara en tesirli karşı koyma faaliyetini de, her yerde olduğu gibi imanı kavi insanlar ve din adamları gösteriyorlardı. Taşlıca sancağında müftü başta olmak üzere meşayîh ve ahaliden 65 kişinin imzasıyla Meşihat makamına gönderi­len istida, durumun vehame­tini ve aha­linin de hassasiyetini gös­termesi bakımından ibret vericidir: Makam-ı Mualla-yı Meşihat-Penâhi’ye Arnavutların salâbet-i diniye ve muhabbet-i vataniyeleri, Hilâfet-i kübrâ-yı İslamiye’ye dinen halel-i nâ-pezîr olan râbıta-i ciddiye ve samimiyeleri aleyhine, bazı efkâr-ı mel’ûnâne ashabının ilân-ı meşrutiyetden berû sûret-i hakda ihda ve icad ettikleri ebâtîlin âlem-i matbuatta intişar ettikçe, Arnavutluğun muhterem efkâr-ı münevvere ashabı tarafından kâffe-i hakayık ve samimiyyatı ile redd ve tezyif olunurdu. Bir müddettir yine o efkâr-ı sakime erbabının ilcaat-ı denaetkârane­leri sâikasıyladır ki muhabbet-i cehliyye-i kavmiyye perdesi al­tında Latin hurûfuna millî süsü vererek mevkî-i tatbik ve tâlime vaz’ını mürevvic mütalaat-ı sahîfe, âlem-i matbuatta tecelliden hâli kalmıyor. Arnavutların diya­net-i İslamiyelerine selamet-i dâ­reyni te’min eyleyen himaye-i celile-i hazret-i Hilafet-penahîye karşı hayat ve memat meselesi teşkil eden bu fikr-i mel’ûnun ledünniyat ve avakıb-ı musibet-engizanesini bütün unufat-ı sa­mîmesi île keşf ve takdir et­mişizdir. Cühelaya fikr-i terakki şevki ile tezyîn ve telkîn edilmek üzere çalışılan bu maksatta hayat-ı İslamiyemize Hilafet-i kübraya zeval-i nâ-pezîr olan merbutiyetimize tehyie ve ih­zarına teşebbüs edilmek istenilen bu darbeyi bütün kuvvet ve samimiyetimizle def ve millî huruf-ı ma’hûdesini külliyen ve kat’îyyen reddederiz. Bizi dinden, merbutiyet-i ma’ruzadan ayıracak bu fikre hiç bir kuvvetin tesiri mu­ti ve mukâd edemiyeceğini be­yan, akvam ve uhuvvet-i İslamiye arasına tefrika düşürmekten, ifsa­dattan hâli kalmaması der­kâr olan şu meselenin izale-i tekerrür-ü mefahisi, Arnavud li­sanının huruf-ı Arabiyye ile tâ­limi hususunun kat’iyyen karar­laştırılmasını kemal-i söz ve güzar ile istida neticesine sabırsızlıkla intizar ederiz. Ol-babda6 (Şekil 2) 25 Şubat 1325 (Pul ve mühürler) Kaynaklar: 1- Enver Hoca, bir zamanların parmakla gösterilen ikiyüzlü ko­münist liderlerinden biridir. Mil­liyetçilik perdesi altında İslam ve Osmanlı düşmanlığı yapmış; ikti­darı zamanında Osmanlı tarihi ve yazılarına karşı savaş açmıştır. Her şeye rağmen Enver Hoca’ya kadar Arnavutluk’ta yaşamış olan Osmanlı kültürü ve İslam yazısı neşriyatı, onun zamanında âdeta yok edilmiştir.2- Şemseddin Sami Bey (1850-1904) Arnavutluk’ta Yanya’ya bağ­­lı Fraşer’de doğduğu için ‘Fra­şerf soyadını almıştır. Yanya’da mü­der­ris Yakup Efendi’den ders almış, Rum lisesinde Rumca, eski Yunanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmiştir. 1871’de İstanbul’a gel­miş, Sirac, Hadika ve Trablus­garb vilayet gazetelerinde çalış­mış­tır. 1876’da sürgünde bulunan Ebuzziya Tevfik adına Muhar­rir dergisini çıkarmış, bu arada Sa­bah gazetesinde çalışmıştır. 1877’de Rodos’a gitmiş ve İstan­bul’da çıkan Tercüman-ı Şark gazetesinde muharrirlik yapmıştır. Bu sıralarda bazı romanların tercümesini yapmış; Aile ve Hafta mecmualarını neşretmiştir.Bunlardan sonra da sırasıyla Kâ­mus-ı Fransevî. Kâmusu’l-A’lâm ve en meşhur eseri olan Kâmus-ı Türkîyi neşretmiştir. Kendisine -lügatlerinden dolayı- Ebu’l-Kâmus da denmiştir.3- Tanin, 7 Kânunusani 1325/19104- Yeni Tasvir-i Efkâr, 4 Eylül 1909.5- Bab-ı Fetva Tahrirat Kalemi, karton 5, dosya nu 8976- Bab-ı fetva Tahriri Kalemi, karton 6, dosya nu 1072

Osman ŞERİFOĞLU 01 Kasım
Konu resmiKış, Müminin Baharıdır
İnsan

“Mümin kış mevsimde tâat bah­çelerinde gezinir, ibadet mey­dan­larında eğleşir; kalbi, amel bah­çelerinde tenezzüh eder. Rabbine yaptığı türlü tâatlerle o mevsimde tam bir genişlik hali yaşar. Ne oruç ona zorluk verir, ne de geceyi ihya ederken uykusuz kalıp sıkıntıya düşer… Yâni gecenin uzunluğu uy­kusunu rahat almasına imkan ve­rir, teheccüd ve evrad için dinç bir şekilde kalkar; dolayısıyla hem beden ihtiyacını tam ola­rak karşılamış, hem de ibadet vazifesini yerine getirmiş olur...”2 *** Nasıl ki erzakları tükenmiş canlı­lar için bahar mevsimi bir vagon gibi tüm hayvan ve bitkilerin er­zakı ile dolu olarak gelip onların imdadına yetişir; her canlı ihtiyaç ve istidadına göre o bahardan istifade eder. Öyle de yazın işlerin ve rehavetin artması ile dünyevî cazip şeyler, insanı fazlasıyla meş­gul eder. Ahiret işlerinden, iba­det ve maneviyattan insanı bel­li bir oranda uzaklaştırır. Kalb, ruh gibi bütün duygu ve latifelerin ihtiyaçları had safhaya çıkar. Arkasından maddi işlerin, dünyevî cazip şeylerin ve belli oranda günahların azaldığı kış mev­simini, Rahim olan Rabbi­miz bize ihsan eder. Bu mevsim duygularımızın ihtiyacı olan tev­be ve istiğfar, imana ve il­me hizmet, ibadet ve takvayı yapabilmemiz için her türlü imkânlarla donatılmış olarak gönderilir. *** Allah’ın rızasını kazanmak iste­yenler için kış günleri, özellikle akşamdan sonra, haftanın belli gecelerinde, bir araya gelerek Kur’an-ı Kerim öğrenmek, ders ve sohbetlerle ilmi çalışmalar yapmak için en uygun bir mev­simdir. Hadis-i Şerifte de: “İnsan­lara hayrı öğretene Allah rahmet eder, onun melekleri, semavat ehli, arz ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık dahi onun için mağfiret dilerler.” buy­rulmuştur. Bu uzun kış gecelerinde, Kur’an-ı Kerim okumak, kazaya kalmış farz namazları veya sünnetleri kılmak, bütün geceyi ihya etmek hükmünde olan, en azından iki rekât namaz kılmak gibi, her çeşit ibadeti yapmak için Cenab-ı Hakk imkân ihsan etmiştir. Özellikle bunları, duanın kabul zamanı olan seher vaktinde yapmak daha önemlidir. *** Ticaret yapan hiçbir insan yoktur ki, gayet kolaylıkla kazanabildi­ği bir kârı ihmal etsin. Öyleyse her mümin de kolaylıkla kaza­nabileceği bu manevi kazancı kaçırmamalıdır. *** Hadis-i Şerifte sevgili Peygambe­rimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbi­miz Dünya semasına, her gecenin son üçüncü kısmında, nüzul eder (rahmetiyle kullarına yakınlaşır). Ve der ki: ‘Bana yalvaran yok mu? Ona cevap vereyim. Benden isteyen yok mu? (istediğini) ve­reyim. Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim.’ ” Başka bir Hadis-i Şerifte de: “Rabbin kula en yakın olduğu gecenin son üçüncü kısmıdır.” Bu son üçüncü kısma seher vakti denilir. Duaların kabul olduğu en önemli vakitlerden biridir. Ha­dis-i Şerifte: “Bir Müslümanın din kardeşinin arkasından ettiği hayır dua kabul olur. O dua edince, onun yanında bulunan melek, “Âmin, kardeşin için istediğinin aynısı sana da verilsin” der.”3 Başka bir Hadis-i Şerifte de: “(İslam) kardeşinin kardeşine ar­­kasından yaptığı dua redde­dilmez”4 buyurulmuştur. *** Bu Hadis-i Şeriflerin sırrına mazhar olmak için o vakitlerde kalkıp gece namazı kılmak, hem kendimize, hem ailemize, hem bütün hizmet eden kar­deşlerimize ve ehl-i imana dua edip yalvarmak, özellikle de bu kadar musibet ve belaların sel gibi Müslümanların üzerine geldiği ve günahların her taraftan saldırdığı bir zamanda, çok önemlidir. *** Ehl-i imanın baharı olan bu kış mevsimine girerken, Cenab-ı Hakk, Kur’an ve iman hakikat­lerine azamî derecede ihlas ve samimiyetle hizmet etmeyi bü­tün kardeşlerimizle birlikte biz­lere ihsan eylesin. Âmin. Kaynaklar: 1- Hadis-i Şerif2- Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV, 1723-IFeyzü’l Kadir, Şerhü’l-Camiü’s- Sağir, 41974- Feydul Kadir, Şerhü’l-Camiü’s- Sağir, 4200

Zakir ÇETİN 01 Kasım
Konu resmiMüslüman'ı Kullandığı Yazıdan, Lisandan Tanırsın
İnsan

Modern dünya güya Batıda şe­kil­lenmekle birlikte, konfor ve hayatını devam ettirmeyi de güya geri olan ülkelerin her türlü zenginliklerinde buldu. Bi­naenaleyh bütün ileri planlarını da united yani tevhid inancı gereği bir ve beraber olan Müs­lü­­­­­manların ayrışmasında, bir­bi­­­rin­den kopmasında gördü ve uy­guladı. Günümüzde İngiltere bir­leşik krallıktır, Amerika united­dir, Avrupa birleşmiştir; fakat Müslümanlar un united ve ayrışık vaziyettedir! Müslümanlar, tepede birleştikleri Kur’an ve her şeyiyle ona ben­zeme idealinden bilinçli bir şe­kilde koparılarak adeta tes­bih tanesi gibi dağıldılar. Ki İn­giliz Müstemlekât Nâzırı Gladstone, Avam Kamerası’nda yap­tığı bir konuşmada, Kur’an’ı göstererek şöyle demişti: “Bu Kur’an’ı Müslümanların elinden almadıkça onlara hükmedemeyiz. Ya bunu ellerinden almalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız.” Her mesele de olduğu gibi özel­likle Osmanlının son dö­nem­lerinde başlayan harf değiştirme meselesi de bunun en önemli bir parçası olmuştur. Kur’an’ı kendisine en yüksek hedef ve merci yapan Müslümanlara, “Gel harf­lerini değiştirelim, seni mu­asır medeniyetler seviyesine çı­karalım!” denilmiştir. Böylelikle tutunduğu en yüksek kalenin başından aşağı itilmiştir maalesef. Görebilene… “Ve böylece derhal bütün Avru­pa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız. Bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyeceklerdir ki Türkler ec­nebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düş­manlarımızın çalıştığı şeytankâ­râne fikir budur.” Kazım Karabekir’in şu sözlerinin neresi yanlıştır? Bugün durum aynen bu minval üzere değil midir? Bakın İslam coğrafyasına, neden birbirine bu kadar ters ve redd-i miras halindedir?  Hata ‘hata’ olarak kabul edilirse telafisi mümkün olabilir, zararları olsa da. Fakat bu durum görül­mez ve anlaşılmazsa zararlar tarih boyu uzayıp gidecektir. Geçmişe kızmakla birlikte geleceğe ait ya­pılacak işler elbette daha önem­lidir. Bundan bahisle biz de İrfan Mektebi sayfalarında harf değişimi meselesi üzerinde durduk. İnsan hayatı gibi sosyal hayatta canlı ve hareket üzere olduğu için “geçmişimiz geleceğimizdir” dedik. İleri Tür­kiye için, geçmişe ait birikim ve oraya ulaştıracak her türlü donanıma dikkat çekelim istedik. Bu konuda kafa yormuş, değer­lendirmelerde bulunmuş kıymetli mütefekkir ve yazarlarımızın fikirlerini sizlerle buluşturduk. Şü­kürler olsun güzel bir dosya hazırladık. İnanıyoruz ki, bü­tün Müslümanları bir araya to­par­layacak en önemli husus Kur’an’a ait olanları hayatımıza ta­şımaktır. Çünkü Müslümanları bir arada tutacak Kur’an’dan baş­kası olmayacaktır. İstifadeniz duasıyla… Bunlarla birlikte dergimiz yazar­larından Muhterem Cemal Er­şen’i henüz 42 yaşındayken ahi­rete uğurladık. Bir kez daha yaki­nen gördük ki ölüm bize bir an kadar yakın. Ölümü beklemek değil, hazırlıklı olmaktan başka çare yok. Zira insanın elinde yap­tığından başkası kalmıyor. Rab­bim hepimize hayırlı işler yapa­bilmeyi, hayır üzere yaşamayı ve hayırlı hatimeleri nasib eylesin. Âmin. Dikkatinizi çekmedi ise ben ha­tırlatmış olayım. Bu ay dergimizin logosunu Osmanlıca kullandık. Gerçek irfanın ve mektebin kis­vesini -çıkarıldığı güne vurgu ya­parak- sizlerle paylaşmak ve onun­la ünsiyet kurmamıza vesile ol­masını arzu ettik. Muhterem Kadir Mısıroğlu der ki: “Ya­zımız ve lisanımız üni­for­ma gibidir. Müslümanlığın bir üniforması gibidir; etiket ma­hiyetine haiz olması gibi. Polisi kıyafetinden tanırsın. Subayı kıyafetinden tanırsın. Müslüman’ı da kullandığı yazıdan, lisandan tanırsın.” Kalın sağlıcakla.

Metin UÇAR 01 Kasım
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Risâle-i Nûr’un HanımKahramanları Nûr talebesi hanımlar, Ri­sâle-i Nûr’un neşrinde büyük fedakârlıklar göstermişlerdir. Bedîüzzaman Hazretlerinin ya­­nı­na gelip; “Üstâdım! Ben, efendimin göreceği dün­yevî işleri de yapmaya çalışacağım; o senindir, Risâle-i Nûr’undur.” diyen ve erkeklerinin Risâle-i Nûr hizmetinde çalışmalarına daha fazla imkânlar veren kahraman hanımlar görülmüştür. Risâle-i Nûr’u yazan efendilerine geceleri lamba tutarak, onların din, iman hizmetlerine canla başla iştirak etmişlerdir. Çok genç yaşlardaki kızlardan seksen yaşlarındaki nenelere kadar, Nûr talebesi hanımlar, yazdıkları risâlelerle mübarek kâtibeler olarak imana hizmet etmişlerdir. (Bedîüzzaman Saîd Nur­sî ve Hayru’l-halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, 1. Cild, Sayfa 340) Alay Köşkü Alay Köşkü, Topkapı Sarayı’nın dış surları üzerinde, Padişahların geçit yapan alayları seyretmesi için yaptırılan köşktür. Alay Köşkü’nün bulunduğu yerde 16. yüzyılda ahşap bir köşk bulunmaktaydı. Köşkün bugünkü binası Sultan 2. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Gülhane Parkı’nın içinden geniş bir rampa ile çıkılan köşk, yuvarlak bir hünkâr salonu ile hizmet binalarından oluşmaktadır. Köşkün üstünü geniş saçaklı soğan biçiminde ve dilimli, kurşun kaplı bir külah örtmektedir. İçeride ise bu külahın kubbe halinde olduğu görülmektedir. Köşk, günümüzde Ahmed Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Yürekleri Fethedebilmek İkinci Haçlı Seferine 7. Louis’in özel kâtibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu Oto de Diogilo adlı rahibin anılarından: “Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumlar’ın tehdit ve hile ile hacılardan koparmış oldukları Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri, Haçlı hacıları arasında öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunların pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler.” (İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru 5) 10 Kasım 1444Varna Zaferi Yerine Şehzade Mehmed’i (Fatih) bırakarak Manisa’ya çekilen Sultan 2. Murad, Haçlı ordusunun Varna’yı kuşatması üzerine İstanbul’a, ordunun başına geçmesi için çağrılır. O sıralarda 14 yaşında olan Sultan 2. Mehmed, ordunun başına geçmesi için babasını şu ifadelerle davet eder: “Eğer padişah siz iseniz din ve devletin hizmet istediği zamanda istiğna göstermeniz padişahlık vazifelerine aykırıdır. Eğer padişah ben isem, işte size emrediyorum, silah başına geliniz. İtaatin lüzûmunu size ihtar ediyorum.” Bu davet üzerine Sultan 2. Murad, Osmanlı ordusunun başına geçmiş ve Haçlı ordusunu Varna’da mağlub ederek önemli bir zafer kazanmıştır. 01 Kasım 2003Kadıköy-Moda Tramvay Hattı Açıldı 1960’lı yıllar, elektrikli tramvay hatlarının İstanbul’da kaldırıldığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Son olarak, 14 Kasım 1966 tarihinde Anadolu Yakasında elektrikli tramvaylar son seferini yapmıştır. Trafik sıkışıklığına sebep olduğu iddia edilerek kaldırılan tramvay hatları, 90’lı yıllardan itibaren tekrar inşa edilerek açılmaya başlanmıştır. Bu hatlardan biri de 2,6 km uzunluğa sahip olan Kadıköy-Moda nostaljik tramvay hattıdır. 10 istasyonu bulunan ve 4 adet tramvay aracının çalıştığı Kadıköy-Moda tramvayı; Kadıköy meydanından hareket edip, otobüs özel yolu ve Bahariye Caddesini takip ederek Moda caddesi üzerinden tekrar Kadıköy meydanına gelmektedir. 15 Kasım 1988Filistin Devleti Bağımsızlığını İlan Etti Filistin’in bağımsızlığı 15 Kasım 1988 tarihinde Cezayir’de ilan edilmiştir. Filistin, Tür­kiye’nin de aralarında bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından tanınmaktadır. Günümüzde Filistin’in sadece Batı Şeria ve Gazze bölgeleri, Filistinlilerin kontrolü altındadır. Diğer bölgeler, İsrail işgali altındadır. Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 2012’de Filistin’in ‘gözlemci kuruluş’ statüsünü ‘üye olmayan gözlemci devlet’ statüsüne yükseltmiştir. Yine Filistin’in UNSECO’ya üyeliği, 31 Ekim 2011’de yapılan oylamada 107 ülkenin evet oyuyla kabul edilmiştir. UNESCO’nun Fi­listin’in üyeliğini kabul etme­si üzerine ABD yönetimi, UNESCO’ya ödediği katkı payını artık ödemeyeceğini açıklamıştır.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Kasım
Konu resmiAğaç Kasidesi'nden
Risale-i Nur

خليل نهاد بوزتپه براز سزڭ گبی يم، سرده  ديلجيلك واردر. يرنده  ”باش“ دييه  يازدم، يرنده  ”سر“ يازدم عناد ايدوب ديديڭز سز ”سو“، بن ديدم ”عسكر!“ سز ”اير“ ديدكجه  دوگوندم ديدم ”نفر“، يازدم ديدكجه  سز ”گنه رال“ آرتدي حسرتم ”پاشا“يه! كباب اولوب آتشندن يانان جگر، يازدم! قوروم ديمك طورويوركن دينيرمي جمعيت؟ قورول دينيلملي، زيرا عربجه در هيئت! بونڭله  قالدي ده  ظنّ ايتمه ، غربي ايتدي باتي! اونڭ ده  چهرۀ  ممسوخه (!) دوندي باق صورتي! نه لر دگيشمدي، دنيا دگيشدي، اولدي آجون! ييديرديلر اوڭا اربابي بر أوزل معجون! نباته  بيتكي ديمشلر.. شو بيلديگڭ اوتدر. اودر يا، اسمي دگيشمش.. ناصل اولور ديمه ، طور! قورومجه  علم نباتاته  ديندي بيتكيبيلیك! عربجه ، فارسجه  ياساق.. ايسته ين دیسین بوتانيك! اصل لغت اگيتيممش. ديمككه  تربيه  يوق! بيليرمي يم نه يه  يوق، سز ده  صورمايڭ نه يه  يوق. سزڭ شو اولمليدر ساده  بيلمه ڭز گركن: اگيتمن اولدي مربّي، معلّم أوگرتمن. برنجي سوز آپ آچيق بر لاقيردي؛ ”ايي ايتمه م!“ ديمكدر، آڭلامايان يوق، ايكنجي ”أوگرتمن!“ يرنده در، بو ده  بس بللي. شيمدي صوركه  نه دن، نيچون دينيلملي ”أوگرنجي“ واركن ”أوگرنمن؟“ بيتيك، كتابه  و مكتوبه  ديندي، خوش دينمش! كتاب اولوردي يازيلسه يدي، أويله  ايش بو دييش! بيتيك كتاب، اما گل صور بَتيك نه ؟ - يازمه  كتاب! بو اينجه  فرقي ايدر ديلده  بلله مك ايجاب..   Biraz sizin gibiyim, serde dilcilik vardır. Yerinde “baş” diye yazdım, yerinde “ser” yazdım İnad edip dediniz siz “sü”, ben dedim “asker!” Siz “er” dedikçe dövündüm dedim “nefer”, yazdım Dedikçe siz “general” arttı hasretim “paşa”ya! Kebab olup ateşinden yanan ciğer, yazdım! Kurum demek duruyorken denir mi cemiyet? Kurul denilmeli, zira Arapçadır heyet! Bununla kaldı da zannetme, Garbı etti Batı! Onun da çehre-i memsuha(!) döndü bak suratı! Neler değişmedi, dünya değişti, oldu Acun! Yedirdiler ona erbabı bir özel macun! Nebat’a bitki demişler.. Şu bildiğin ot’dur. Odur ya, ismi değişmiş.. Nasıl olur deme, dur! Kurumca ilm-i nebatat’a dendi Bitkibilik! Arapça, Farsça yasak.. İsteyen desin Botanik! Asıl Lügat eğitim’miş. Demek ki terbiye yok! Bilir miyim neye yok, siz de sormayın neye yok. Sizin şu olmalıdır sade bilmeniz gereken: Eğitmen oldu mürebbi, muallim öğretmen. Birinci söz apaçık bir lâkırdı; “İyi etmem!” Demektir, anlamayan yok, ikinci “Öğretmen!” Yerindedir, bu da besbelli. Şimdi sor ki neden, Niçin denilmeli “Öğrenci” varken “Öğrenmen?” Bitik, Kitab’a ve Mektub’a dendi, hoş denmiş! Kitab olurdu yazılsaydı, öyle iş bu deyiş! Bitik kitap, ama gel sor Betik ne? -Yazma kitap! Bu ince farkı eder dilde bellemek icap..

Halil Nihad BOZTEPE 01 Kasım
Konu resmiHüsrev Efendi'nin Üstadına Mektubu
Kültür ve Medeniyet

Sevgili Üstadım, Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakkın lütf-u ihsanlarına hamd eder ve şükrederken, bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki: Evet Hüsrev, iyi olan sen değilsin. Takip ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum. Sevgili Üstadım, size medyunuz, risalelere medyunuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenâb-ı Hakka medyun ve müteşekkiriz ve hâmidiz. Sevgili Üstadım, mektubunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazan yoruluyorum; fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa’yim, keffâretü’z-zünûb olur. Çünkü, Cenâb-ı Hakkın rahmeti vâsidir, diyorum. İşte bu düşünceyle şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymettar Üstadımı memnun etmesi, bu halimi kat kat tezyid ediyor. اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Ahmed Hüsrev  

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Kasım