Mimar Sinan'ın Çıraklık Eseri: Şehzâde Mehmed CamiiŞehzâde Mehmed Camii, İstanbul'un Fatih ilçesinde yer alan ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın en kıymet verdiği ve kendisinden sonra padişah olmasını istediği, Saruhan Sancak Beyi iken 1543'te yirmi iki yaşında ölen oğlu Mehmed adına Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Şehzâde Mehmed Camii Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk selâtin külliyesi ve ilk âbidevî yapısıdır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devrinin büyük mimarı Mimar Sinan, Şehzâde Mehmed Camii ve külliyesini 1543-1548 tarihleri arasında tamamlamıştır. Koca Sinan daha sonraları yaptığı bir değerlendirmede “Şehzâde Mehmed Camii çıraklık, Süleymaniye Camii kalfalık, Edirne Selimiye Camii de ustalık eserimdir” diyecektir. İşte Şehzâde Mehmed Camii, Sinan’ın mimarî dehasındaki ana devirler olan bu üç âbide eserin ilk basamağıdır. Mimar Sinan'ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği bu üç büyük eser, sanatının gelişimini gösteren basamaklardır. Kubbe çapı 18.42 m, kubbenin zeminden yüksekliği 37 m’dir. Kubbesi dört büyük yarım kubbeye yaslanır. Yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide Mimar Sinan dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirip, Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir. Cami kare planlı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun etrafında dört yarım kubbeyle örtülmüştür. Dört köşede yarım küre, dört de küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler, dört büyük fil ayağı üzerine oturmaktadır. Hünkâr mahfili harimin solunda sütunlar üzerindedir. Minber ve Mihrap, saf mermerden sanatkârane işlenmiş olup kafesli ve parmaklıklıdır. Yine büyük bir sanat eseri olan Müezzin mahfili sekiz sütün üzerinde durmaktadır. Avlunun ortasındaki şadırvan, işçiliği ile dikkat çeker, şadırvan avlusu on iki sütun üzerine on altı kubbe ile çevrilidir. Şehzâde Mehmed Camii’nin avlusu üç kapılı, büyük dış avlusu ise altı kapılıdır. Camiye ise üç ayrı kapıdan girilir. Caminin cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli ustaca işlenmiş iki minaresi yapının en dikkat çeken bölümlerindendir. Koca Sinan’ın bu minarelerdeki tezyinatı emsalsizdir Diğer cami minarelerindeki sadelik burada yoktur. İmaret, medrese, tabhâne ve türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzâde Mehmed Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir. Şehzâde Mehmed Camii yapımına elli dört yaşında başlayan Mimar Sinan, bu eseri 4,5 yılda tamamlamıştır. Mimarbaşı olarak vücuda getirdiği bu eserinden sonra, çok sayıdaki diğer eserlerini arka arkaya inşa etmeye başladı. Altı ve sekiz köşeli şemalar üzerine oturttuğu kubbelerle, orta büyüklükte olan camileri, İstanbul'un dört bir yanında inşa etti. Bu imar faaliyetiyle söz konusu semtlerde önemli ölçüde bir canlanma meydana geldi. Selçuklu mimarîsiyle beraber, batıdan doğuya birçok yeri görüp eserleri tanıma imkânına sahip olmasına rağmen, yalnızca taklide yönelmedi. Eserlerine, kendine özgü süsleme ve motifleri nakşetti. Gösterdiği maharetiyle devletin en parlak dönemine yakışır, sanat şaheserleri meydana getirdi. Üzerinden asırlar geçmesine rağmen eserleri hâlâ dimdik ayaktadır ve görenlerin büyük hayranlığını celbetmektedir. Türbe Şehzâde Mehmed’in türbesi camiden daha önce bitirilmiştir. Sonraki yıllarda eklenen türbelerle bu alan bir hazireye dönüşmüştür. Câminin haziresinde yedi türbe vardır. Bunlar; Şehzâde Mehmed Türbesi, Sadrazam Rüstem Paşa Türbesi, Şehzâde Mahmûd Türbesi, Fatma Hanım Sultan Türbesi, Hadice Sultan Türbesi, Dâmât Bosnalı İbrâhim Paşa Türbesi, Destârî Mustafa Paşa Türbesidir. Şehzâde Mehmed türbesi, Osmanlı mimarlığının en güzel mezar yapılarından biridir. Tek kubbe ile örtülü sekizgen bir yapıdır. Üç açıklıklı, düz saçaklı revaklı bir girişi vardır. 1543 tarihli Şehzâde Mehmed Türbesi mimarisi, çinileri, revzenleriyle (nakışlı pencere) türbe mimarlığının şâheserlerindendir. Şehzâde Mehmed Türbesi’nin içi kubbe eteğine kadar rengârenk çinilerle kaplıdır. Çinilere sarı zemin üzerine mor, fîrûze, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli bitki ve çiçek desenleri işlenmiştir. Pencere kemerlerinin içlerinde lâcivert zemin üzerine beyaz hatla yazılı panolar, alt ve üst pencereler arasında yine lâcivert üzerine beyaz hatla yazılı bir âyet kuşağı yer alır. Kubbenin içi malakâri nakışla bezelidir. Şehzâde Mehmed’in sandukası türbenin orta yerinde bulunmaktadır. Sandukanın üzerinde fildişi motiflerle süslü ahşap bir taht konulmuştur. Türbenin önemli bir öğesi olan Şehzâde Mehmed’in sandukası üzerindeki taht biçimindeki ahşap kafes (türbe mimarlığında tek örnek). 3,35 m yüksekliğinde, altıgen motiflerle süslü bu kafes, fildişi kakmalı, geometrik motifli dört ayağa oturur. Şehzâde Mehmed türbesinde kardeşi Şehzâde Cihangir, Hümâşah Sultan ve kimliği bilinmeyen bir hanım yatmaktadır. Türbenin dışında, her pencere üzerinde mermer kitabeler bulunmaktadır. Şehzâde türbesinin sol tarafında Rüstem Paşa türbesi bulunmaktadır; hazireye caminin güneybatı girişinde ise Bosnalı İbrahim Paşanın türbesi bulunmaktadır, Bosnalı İbrahim Paşa Türbesinin içi dönemine ait eşsiz İznik çinileriyle süslenmiştir. Medrese Dış avlu duvarının kuzeydoğu duvarını oluşturur. Asimetrik bir planı vardır. Bir dershane ve yirmi hücreden oluşur. Dershanesi kıbleye dönüktür. Aynı zamanda mescit olarak da kullanılmak üzere bir mihrap nişi vardır. Girişin karşısına bir eyvan yerleştirilmiştir. Camide olduğu gibi çok renkli taş ve palmet dizisiyle süslenmiştir. Sıbyan Mektebi Dış avlunun güneyindedir. 7.50 m çapında tek kubbe ile örtülüdür. Dershane ocaklı, kubbeli tek bir mekândır. Özgün revaklı girişi günümüze ulaşmamıştır. İmaret Külliyenin güneyindedir. Bir avlu çevresine yerleştirilmiş mutfak, yemekhane, ambar ve kilerlerden oluşur. İmaretin helâları avluya bitişiktir. Tabhane Sıradışı bir plana sahiptir. Caminin dış avlusundan girilen asıl tabhane, iki eşit ama bağımsız bölümden oluşur. Bölümler, bir giriş holüne açılan dört odalı konut planındadır. Odalar kubbeli, dikdörtgen planlı; orta sofalar ise kubbeli ve aydınlık fenerlidir.
İslam Harflerinin MüdafaasıElifba Değiştirmekten Doğacak Neticeler Bugün Türk kavimleri için Latin harflerini kabul etmek meselesi elifba seçmek meselesi değil, elifba değiştirmek meselesi demektir. Ben bu noktaya dikkatinizi ayrıca celbediyorum. Çünkü harf değiştirmek medenî, iktisadî ve içtimaî cihetlerden büyük ehemmiyeti haizdir. Bilhassa mazide ve bugün epey mühim medenî kıymetlere malik olan Türkiye Türkleri, Kazanlılar, Azerbaycanlılar, Özbekler ve saire için bu pek mühim ve büyük bir meseledir. Bu gibi Türk kavimleri arasında elifba değiştirilince şu neticeler meydana gelecektir; şimdiye kadar okur-yazar olanların hepsini yeniden okutmak, birkaç seneler mütemadiyen aynı lisanda yazılan aynı eserleri iki türlü harf ile neşretmek, ahaliyi iki türlü yazı ile okumaya yazmaya alıştırmak uğrunda emek sarfetmek (Bu hal Almanlarda olduğu gibi bizde de birçok asırlar devam edecek), bunun için muallimlerimizi yeniden hazırlamaya, matbaalarımız ve dökümhanelerimizi ve umumen medeni hayatımızın bütün teknik ve pratik teçhizatını yeni baştan tadil ve ıslah etmeye mecbur olmak. Bundan başka, elifbası değiştirilen kavmin geniş kitlelerinin içtimaî halet-i ruhiyyesinde (sosyal moralinde) azim bir sarsıntı vukua gelecektir ki, en ehemmiyetlisi de bu noktadır. Bir kavmin medenî seviyesi ne kadar yüksek ve medenî kıymetleri ne kadar bol olur ise o kavim için elifba değiştirmek o kadar güç olacaktır. Bu güçlük sade iktisadî-malî sebeplerden değil, dediğim gibi içtimai sebeplerden de neşet eder. Böylece harf değiştirmek meselesi, bilfiil tatbik etmek istenilirse, Türk kavimleri içinde en büyük içtimaî ve iktisadî bir mesele teşkil eder. Bunu esasi ve amelî tarzda halletmeye teşebbüs edenlerin uhdesine düşecek mesuliyetin büyüklüğü ayrıca mülahaza edilmeli, harf değiştirmekten doğacak bütün amelî faydalar ve zararlar lâyıkıyla tartılmalıdır. Madem ki biz bugün harf seçmek meselesiyle değil, zikrettiğim gibi büyük müşkilât ile alâkası olan harf değiştirmek meselesi ile karşılaşıyoruz, o halde şimdi takdim edilen Latin harflerini inceden inceye tetkik etmek ve onlarda kullandığımız harflerde bulunmayan faydaları aramak mecburiyetindeyiz, ki bu yolda vereceğimiz kurbanların, sarf edeceğimiz gayretlerin ve masarifin yerinde olup olmadığı tebeyyün etsin. Yoksa bu yolda hakkıyla düşünülmeden iş görülürse içinden çıkılmaz bir vaziyette kalmamız pek mümkündür. Hangisi Daha Çabuk Okunur? Şimdi sürat-i kıraat (okuma hızı) hadisesini tedkike geçelim. Önce matbu metnin nasıl okunduğundan bahsedeceğiz. Malûm olduğu üzere biz okurken kelimelerin harflerine dikkat etmiyoruz. Belki nazarımızla bütün matbu bir kelimeyi yahut iki ufak kelimeyi ihata ediyoruz ve bu kelimelerin umumî şekillerini eşyayı ve eşhası fark ettiğimiz gibi fark ediyoruz. Herhangi bir sistem harflerle yazılan yahut basılan kelimeler Çin yahut Mısır hiyeroglifleri gibi birer hiyerogliften ibarettirler ki, onların bu sonunculardan farkı yalnız tersim sisteminin (resmetme sistemlerinin farklı olması) başkalığı iledir. Meselâ eski hiyerogliflerde «O» او mefhumunu ifade için şehadet parmağıyla işaret eden el tasvir edilmişse, biz bugün bu mefhumu ifade için iki ufak alâmetten müteşekkil bir resim çizeriz, ki bu alâmetler aynı zamanda «O» او kelimesini teşkil eden iki sese de delâlet ederler. Demek oluyor ki, okur-yazar adam ayrı ayrı harfleri okumaz, belki bütün kelimelerin hiyerogliflerini okur. Kelime usulü ile talim namıyla maruf Amerika usulü işte bu esasa bina edilmiştir. Şu veya bu kelimenin umumî hiyeroglifi şekli ne kadar bariz özelliklere mâlik olursa kıraat esnasında o kadar çabuk fark olunur. Hangisi Daha Sağlıklıdır? Bizim hayırseverlerimizden olan Cüzi Bendli Türkiyat kongresine takdim ettiği materyallerinde, noktaları ve çizgileri pek bol olan İslam harflerinin göze zararlı olduğunu, yani sıhhi olmadığını iddia ediyor. Derhal söylemeliyim ki, bu iddia şundan ileri gelmiştir; Cüzi, Türklerin normal kıraat hadisesi esnasında okumayıp, okurken noktaların nerede ve ne kadar konulduğunu araştırmakla meşgul olduklarını tevehhüm etmiştir. İnkılabdan evvel Kazan’da, İnkılabdan sonra Bakü’de batı dillerinde yazılan şeyleri okumakla pek ziyade meşgul olan Şeyh Cüzi, Arab sistemi harflerin nasıl okunduğunu biraz anlamalı idi. Şu veya bu sistem harflerin göze tesirini bilmek için göz doktorlarının fikrini sormak ve aynı ölçüde olan Arab ve Latin harfleriyle basılmış iki metni gözlere tedricî surette yaklaştırıp bakmak kâfidir. Birçok tecrübelerden anlaşılmıştır ki, her iki sistem harfleri hakkıyla okuyan ve yazan adam Arab sistemi harflerle matbu metni daha uzak mesafeden okuyabiliyor. Her iki yazıyı iyi kavramış olan adam kendi kendine şu tecrübeyi de yapabilir; bir gece uzun müddet İslam harfleriyle matbu kitabı, diğer gece de Latin yahut Rus harfleriyle matbu kitabı okusun. Saate dikkat ederseniz görürsünüz ki, Latin harfleriyle matbu kitabı okurken gözler daha çabuk yorulur. Bu yolda yapılabilecek başka en sade tecrübeleri saymakla sizi sıkmak etmek istemiyorum. Bunların kâffesi aynı neticeleri veriyorlar. Bunlardan bazılarını ben daha 1923 senesinde matbuatta okuyuculara arz etmiştim. İslam harflerinin gözlere zararlı olduğunu iddia etmenin yanlışlığını şu da isbat ediyor ki, batı kavimleri arasında, hatta bütün ömrünü İslam harflerini okumak ve yazmakla geçiren kimseler arasında bile gözlük taşıyanlara pek nadir tesadüf ediliyor. Bizim gibi gözlük taşıyanlar ise bu hediye için başlıca Rus harflerine medyundurlar. 1922 senesinde Kazan’da bir okuma yazma tecrübesi yapılmıştı. Türk Pedagoji Tehnikum Mektebi’nin kırk talebesine 1000 matbaa alâmetini içine alan, İslam harfleriyle matbu bir Türkçe metin, Rus Pedagoji Tehnikumu’nun aynı miktar talebesine aynı miktar matbaa alâmetlerini havi, Rus harfleriyle matbu Rusça bir metin verilmiş ve bunlar arasında okuma yazma çabukluğuna dair bir müsabaka icra olunmuştu. Müsabakanın diğer şartlarının normal olmasına da riayet edilmişti. Türk talebenin hazırlığı bir derece eksik, harflerin de ıslah edilmeyen eski harfler olmasına rağmen Türk talebesinin okuma çabukluğu Rus talebesinin okumasından vasati olarak %26 yüksek, yazma çabukluğu %32 yüksek olduğu anlaşıldı. Hangisi Daha Çabuk Yazılır? Sürat-i kitabet (yazma hızı) meselesi ise, mesainin ilmî cihetten tetkiki nokta-i nazarından şu tarzda tahlil edilebilir; Latin harflerinin yazı hadisesinde (meselâ o, b, i harflerinde olduğu gibi) yazan elin hareket istikâmeti saat akrebi hareket istikâmetine karşı istikâmettir. Satırın soldan sağa istikâmeti de aynı istikâmettir. Arab yazısında ise ekseriya yazan elin hareket istikâmeti tam saat akrebi hareket istikâmetine mutabıktır. Satırın sağdan sola istikâmeti de aynı istikâmettir. Tezgâh başında oturan işçinin yahut terzi kadının makinayı eli ile nasıl çevirdiğine dikkat edersek görürüz ki, bu hareketlerin kâffesi saat akrebi hareketi istikâmetinde cereyan ediyor. Umumen mesai hadisesinde mükerrer dairevî beyzî (ovale) hareketler icra edilirken, meselâ iğne ile dikiş dikilirken, yorgan örülürken insanın eli daima saat akrebi hareketi istikâmetinde hareket ediyor. Eğer meselâ makina buna karşı istikâmette çevrilirse el pek çabuk yoruluyor. Harfin Beynelmilel Kıymeti Şimdi harfin beynelmilel (uluslararası) kıymetinden bir parça bahsedelim. Bugün kullanılan yazılarda iki türlü unsur vardır; 1) Rakamlar; B, N, X, R, Y ve saire gibi ideografi (İdeo-graphie) unsurları. 2) Harfler ile yazılan sözler ideografi unsurları sesleri değil, ide mefhumları ifade ettiklerinden onları her millet kendi lisanı, kendi sadaları, kendi kelimeleriyle okuyabilir. Bu sahada beynelmileliyeti kabul etmek amel cihetinden kolaylığı mucib olur. Lâkin Türkçe «balta» kelimesini ister Arab harfleriyle ister Latin harfleriyle yazınız, manasını bilmeyen Alman, Fransız, İngiliz ve Rus için o, hep mühmel hiyeroglif olur kalır. Milletler arasında lisan ayrılığı devam ettikçe harf müşterekliğinden hiçbir şey çıkmaz. Telaffuzların aykırılığı ve aynı şekilde olan harflerin ifade ettiği sadaların başkalığı, has isimlerin ve beynelmilel kelimelerin müşterekliğini de sıfır derecesine indirir. Şu halde elifba müşterekliği beynelmileliyet sahasında pek az faydayı mucib olur ki, her halde bu yüzden kazanılacak fayda elifba değiştirmeye değmez. Mevcut lisanları ilga ederek ileride beynelmilel müşterek bir lisan meydana getirmek için şimdilik teşebbüsler gözükmüyor. Bu gibi teşebbüsler yapılıp da beynelmilel lisan meydana gelirse, onun kendine has elifbası da olur. Bugüne gelinceye kadar Türk kavimlerinin ne şimalinde, ne şarkında, ne garbında kitle olarak Latin harflerini kullanan hiçbir kavim yoktur. Garb tarafımızda Latin elifbasını Katoliklik ile birlikte kabul etmiş olan Polonyalılar (Lehler) mevcutsa da, onlar bizden binlerce kilometre uzaktadır ve onlarla bilâ-vasıta temasımız yoktur. Bugün en medenî (yani en zengin ve en kudretli) olan milletlerin elifbası istikbalde beynelmilel elifba mevkiini tutar zannına varmağa da kâfi derecede esas yoktur. Latin harflerini kullanan milletlerin adedi de elbet böyle bir zannı teyid etmez. Zira sade bir ideografiden ibaret olan Çin hiyerogliflerini kullananların adedi daha fazladır. Bu cihetten ikinci mevkii Latin elifbasının olursa, üçüncü mevkii Arab elifbasınındır ki, bu elifba cihanın üç yüz milyon nüfusunu birleştiriyor. Hangisi Daha Güzeldir? Mesele iki sistem harflerin hangisinin daha güzel olduğuna gelince, bu elbet bir şahsî zevk meselesidir. Ağamali yoldaşın risalesine ilâve edilen makalesinde Şeyh Cüzi Arab harflerinin pek çirkin olduğunu iddia ediyorsa da, Avrupa’nın hemen bütün müellifleri bunun aksini söylüyorlar. Onlara göre çok sayıda şekillere sahip olan İslam harfleri birbirine benzeyen hendesî şekillerden ibaret olan Latin harflerinden daha güzeldirler. Güzel Arabî hat ile yazılan levhalar batıda evlerin içindeki duvarlarını tezyin etmiyor mu? Geniş halk kitlelerinin ruhî takdirine gelince, şunu kaydetmeliyim ki, Türk kavimleri halk ibdamın semereleri olan kıvrıntılı nakışlar, tabiatıyla İslam harfi sistemine uyuyorlar, bunlar Latin sistemi harflere birçok cihetten tevafuk eden düz çizgilerden ve hendesî şekillerden oluşan Hindu-Avrupaî nakışlara tamamen aykırıdırlar.
Hz. Ali Harf İnkılâbını Tarihiyle Haber VerdiOsmanlı’nın yıkılışından sonra, Türkiye’de toplum hayatının rengini değiştiren en büyük olay nedir diye sorulduğunda, bunun cevabı hiç kuşkusuz “Harf İnkılâbı” olacaktır. Günümüz mütefekkirlerinin pek çoğundan bu tür bir beyanı okumuş veya dinlemişizdir. İşin garip tarafı, bu inkılâbla yalnız Latin Harfleri kabul edilmekle kalmamış, eski/mez yazımız da tamamen yasaklanmıştır. Bir gecede bütün bir toplum câhil duruma düşmüş, Kur’ân harfleriyle şekillenmiş bin yıllık kültür birikimi ile toplum arasındaki köklü bağlar kopuvermiştir. Kur’ân yazısıyla (günümüzde daha çok Osmanlıca deniliyor) asırlar boyunca yazılmış bütün ilim hazineleri, kütüphaneler, milyonlarca kitaplar, gazeteler, Osmanlı arşivlerinde bulunan milyonları aşkın evraklar, her türlü belgeler adeta bir anda yok oluvermiştir. Bu, gerçekten de tarihte misli görülmemiş büyük bir olaydır. Maddî ve manevî bütün sahalarda derin izler bırakan bir hâdise olduğundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber’in (sav) en birinci talebesi ve hakkında “İlim şehrinin kapısı” iltifatında bulunduğu Hz. Ali (ra), bir gün gelip de bu inkılâbın olacağını -Allah’ın izniyle- ta o zamanlardan görmüş ve haber vermiştir. Bu haber, Hz. Ali’nin İslâm’ın geleceğiyle alakalı haberler verdiği “Ercûze” adındaki bir kasidesinde yer almaktadır. Bu kaside ise Osmanlı son dönem büyük velilerinden Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin “Mecmuatü’l-Ahzab” isimli üç ciltlik meşhur ve muteber kitabında bulunmaktadır. (Bkz. Şâzelî cildi, s.582) Şu an, bu kitabın piyasadaki nüshaları 1895 tarihli orijinal baskının fotoğrafla yapılan tıpkıbasımından ibarettir. Yani aşağıda gördüğünüz kasidenin ilgili sayfası harf inkılâbından tam 33 yıl evvel basılmıştır! Hz. Ali (kerremallahu vecheh) bu kasidesinde harf inkılâbından şöyle haber veriyor: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا بِتَّ بِهَا الْاَمِيرُ وَالْفَقِيرًا “Ahrufu ucmin suttirat testîra; bitte biha’l-emîru ve’l-fakîra” Yani “Arabca olmayan harfler yazdırıldı. Gece dersleriyle, idareci veya fakir demeden herkese mecbur edilerek.” Bu cümledeki سطرت تسطيرا suttirat testira” (yazdırıldı) ibaresinin harflerinin rakam değerleri toplamı, -ebced hesabı ile- 1349 ederek, Milâdî 1931 yılına denk gelmektedir. Bu tarih ise 1928 yılında yapılan harf inkılâbını ve 3 sene sonra bütün topluma zorla ve gece dersleri ile öğretilmeye başlandığı zamanı göstermektedir. Bediüzzaman Hazretleri, Ercûze’de yer alan haberleri açıkladığı 18. Lem’a isimli risalesinde İmam Ali (ra)’ın bu ifadesini şöyle yorumlar: “On dördüncü asr-ı Muhammedî’de (Hicrî 1300’lü, Milâdî 1900’lü yıllarda), 1349, Rûmice 1347’de (1931’de) Arabî hurufunu (Arab harflerini) terk edip, ecnebi ve acemî hurufuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, fakir, zengin, emir ve işçi, çoluk çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren (zorla) öğrenecekler…. ‘Ucmin’ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayrı Latince ve Frengî huruf (harfler) demektir.”1 “Ecnebi hurufatını (harflerini) ehl-i İslâmın en mühim hükümeti resmî bir sûrette kabul ve neşir ve cebrettiği halde Risale-i Nur Şâkirdleri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’âniyi (Kur’ân yazısını) harika bir sûrette neşir ve tamim ile (yayarak) muhafazasına çalıştıkları bir zamanda Hazret-i Ali Radıyallahü Anh tarihiyle ondan haber veriyor...” İmam Ali (ra)’ın beyanıyla, o asrın çok bâriz diğer bir hususiyeti ise, ulemâ-i sû’ olarak tabir edilen bazı kötü âlimlerin bid’alara destek vermeleridir. Bediüzzaman, Hz. Ali (ra)’ın bu haberini şöyle açıklıyor: “O bid’alar ve acemî ve ecnebi hurufunun (harflerinin) intişarı zamanı olan o âhirzamanın fena adamları bir kısım ulemâ-i sû’dur (kötü âlimlerdir) ki; hırs sebebiyle batınlarını (karınlarını) haramla doldurmak için (ecnebî hurufu gibi) bid’alara yardım edenler ve fetva verenlerdir.” Üstad Bediüzzaman aynı eserinde, bid’alara destek olan bu kötü âlimlere karşı Hazret-i Ali (ra)’ın hissiyatını şöyle ifade ediyor: “Hazret-i Ali kerremallahü vecheh, ecnebi hurufuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ediyor ve bid’alara taraftarlık eden bir kısım ulemâ-i sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ediyor...” Kur’ân harflerine ve İslâmın şeâirine sed çeken İslâm dışı her türlü bid’alara karşı bir Müslüman’ın nasıl bir bakış açısına sahip olması gerektiğini göstermesi açısından Hz. Ali (ra)’ın bu hissiyatı gayet manidardır. Hazret-i Ali (ra) bu inkılâb karşısında Kur’ân yazısı ve harflerini unutulmaktan korumaya çalışanlara يَا مَعْشَرَ الْاِخْوَانْ “Ey kardeşlerim” diyerek büyük bir iltifatta bulunmuştur. Hazret-i Ali (ra) bu kasidesinin, evvel kısmında İslâm Dünyası’nın birinci büyük fitne devri olan Moğol istilasını şöyle haber veriyor: “Dokuz karın sonra doğu kavimleri (Moğollar), Arablar üzerine hücum edecek, galebe edip hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıklı musibetler ki; en karanlıklı gecelerden daha karanlık olacak.” Bu haberi Bediüzzaman Hazretleri şöyle yorumlar: “İşte Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın apaçık bir kerâmeti ki kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz İslâmî kitablarını Dicle ve Fırat nehrine döken ve Arablar’ı gâyet zâlimâne katleden Hülagû vakasını (Moğol istilasını) haber veriyor.” Milâdî 1100 ve 1200’lü yıllarda yaşanan Moğol istilasından sonra, İslam tarihinin ikinci büyük fitne devri ki, Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılıp manevî köklerimizden uzaklaştığımız şu dönemdir. Hazret-i Ali (ra), bu büyük fitne devrinden, Kur’ân Harfleri’nin terk edilerek yerine Latin Harfleri’nin kullanılacağını bildirmekle haber vermiştir. Demek ki içinde yaşadığımız şu âhirzamanı temsil eden en büyük hâdise ve o dönemin bir cihette sembolü olan şey, hilafet merkezi olmak noktasında İslâm Dünyası’nın başı hükmünde olan Türkiye’de Kur’ân yazısı ve harflerinin kaldırılarak Latin Harflerine geçilmiş olmasıdır! Hz. Ali (ra) gibi bir zatın 1300 sene mesafeden bu hadiseyi görüp bir eser yazarak bizlere bildirmesi gösteriyor ki, bu değişiklik İslâm Tarihi ve istikbali açısından dağlar büyüklüğünde bir hadisedir. Üstad Bediüzzaman’ın da dediği gibi, uzak mesafeden bakıldığında küçük taşlar değil dağlar görünür! Kaynak: 1- Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 18. Lem’a, s.134
Bediüzzaman'ın Latin Harflerine BakışıYeni Harfler Risale-i Nur Mesleğine Bütün Bütün Muhaliftir “Şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar. İnşâallah o kudsî hizmete devam edip, o elmas kalemler ileneşr-i envâr edecekler. Madem bütün bütün mesleğimize muhalif olan yeni hurufu (harfleri), bir-iki risale için kabul ettiğimiz halde matbaacılar çekindiler, o hayr-ı azîmi kaybettiler. Siz o iki risaleyi bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi-otuz zata tevzi’ ederek, yirmi-otuz nüshayı eski hurufla yazdırınız. Yazan kalem sahiblerine daimî hasenat kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız.”1 “Evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhalif yeni hurufa (yeni harflere), Risale-i Nur’un bir nevi müsaadesi hükmüne geçtiği için lâzım değil. Sizler, el makinasıyla yazdığınız mikdar yeter. Zaten Nazif de, el makinasıyla bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurufla elmas kalemli kardeşlerim matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.”2 Yeni Harfler Bid’adır “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata (yeni harflere) karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ân’ı (Kur’ân harflerini ve yazısını) muhafaza etmek bir vazifesi iken…”3 “Bu zat, … ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid’anın (yeni harflerin) muallimliğini deruhde etti (üzerine aldı). Tamamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi...”4 “O bid’alar ve acemî ve ecnebî hurufunun (ecnebî harflerinin) intişarı zamanı olan o âhirzamanın fena adamları bir kısım “ulemâü’s-sû”dur (kötü alimlerdir) ki; hırs sebebiyle batınlarını (karınlarını) haramla doldurmak için bid’alara yardım eden ve fetva verenlerdir.”5 Bid’alara taraftar olmamak, Nur Hizmeti’nin şartlarından biridir. Üstad Bediüzzaman, bid’a taraftarlarını değil talebeliğe, dostluğa dahi kabul etmez. Dost talebe ve kardeş olarak kabul ettiği insanları tarif ederken dostlar için şöyle diyor: “Dostun hassası ve şartı budur ki: Kat’iyyen, Sözler’e ve envâr-ı Kur’âniye’ye dair olan hizmetimize ciddî tarafdar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben tarafdar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın.”6 Bid’aların duaların kabulüne sed çektiğine dair de şöyle der: “Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine (kalkmasına) Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.”7 Bediüzzaman Kur’ân Harflerinin Değiştirilmesine Karşı Mânen Cihad Etmiştir “Huruf-u Kur’âniye’yi (Kur’ân harflerini) tercüme ile tahrif, tebdil, tağyir etmek (bozmak, değiştirmek); mülhidlerin (dinsizlerin) dehşetli cinayetlerine mukabil cihad eden Said, ifratkârâne ve müsrifâne tevâfukta çok tedkikatı lüzumsuz değil, mânâsız olmaz.”8 Yeni Harflere Müsaade Zaruret Miktarıncadır “Risale-i Nur’un bir vazifesi, Kur’ân harflerini muhafaza olduğundan, yeni harflere zaruret derecesinde inşâallah müsaade olur.”9 Nur Şâkirdleri’nin Yeni Harfleri Tercih Etmemesi Gerekir “Risale-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmekolduğundan, tab’ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurufa bir fetvası olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.”10 Netice olarak: Nur Talebeleri, Nurlar’dan aldıkları dersle Sünnet-i Seniyye üzere bir İslâmî bakış açısı kazanır ve zaruret olan sahalar dışında, Latin Alfabesi gibi her türlü bid’alara karşı kalben mesafeli dururlar. Bu nokta-i nazardan Risale-i Nur Talebesi olmaya gayret eden kimselerin Kur’ân yazısı ile okuyup yazmayı öğrenip öğretmeleri temel bir vazifeleridir. Kaynaklar: 1- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 2692- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 2903- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 944- Osmanlıca Lem’alar, s. 475- Osmanlıca Sikke-i Tadik-i Gaybi, s. 1346- Osmanlıca Mektubat, s. 1697- Osmanlıca Lem’alar, s. 1048- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 839- Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 26810- Emirdağ Lahikası-1, s. 82
İslâm Harflerinin Coğrafyasıİslam harflerinin nerelerde kullanıldığı sorusuna verilecek en yuvarlak ve kesin cevap; “İslam’ın ve Müslüman’ın gidebildiği her yer”dir. Bunda mübalağa yoktur: Zira İslam’ın yayılıp ulaştığı her yere -baskı ve zorlama olmaksızın- gitmiş ve her asırda milyonlarca insanın -Müslüman olsun veya olmasın- din, ticaret ve anlaşabilmede vasıta olmuştur. Özellikle İslam’ı kabul eden milletler yazıyı da kabul etmişler ve tabiî olarak o milletlerin kullandığı birçok alfabe de artık kullanılmaz olmuştur. Bu arada Müslümanların maddî ve manevî üstünlükleri, birçok Müslüman olmayan insanları da İslam harflerini öğrenmeye mecbur etmiştir. İslam’ın çeşitli ırklara mensup hükümetleri gidebildikleri her yere bu yazıyı da beraber götürmüşler ve böylece dünyada belki de hiçbir yazıya nasip olmayacak bir tarzda -baskı ve zorlama olmaksızın-yayılmıştır. Zira Müslümanlar gittikleri yerlerde -yazı bir tarafa- dinî baskı dahi yapmamışlardır. Esasen buna gerek de yoktu. Bugün Avrupa ve Amerika’nın maddî yükselişi ve sömürgeleri dolayısıyla geniş ölçüde yayılmış olan Latin yazısından sonra ikinci sırayı alan İslam yazısı; Hicret’in ilk yüzyılında önce Irak’daki Beni Lahm ülkesinde hâkimiyetini kurmuş, daha sonra Arap topraklarına sığmayarak, hatta Arapça ile olan mutlak beraberliğinden de çıkarak, gittiği yerlerin dillerini terennüm etmiştir. Bu haliyle başka yazılara nasip olmayan bir tahta oturmuştur. Artık “Arap yazısı” hüviyetinden “İslam yazısı” hüviyetine girerek Avrasya’nın birçok yerleriyle beraber Sibirya’ya ulaşırken, Kuzey-batı Afrika’da Berberi yazısını, Mısır’da Kıptî yazısını; Suriye, Arabistan ve Irak’ta Aramî, Süryanî ve diğer Sâmî yazılarını kısmen de Yunan yazılarını yutarak hâkimiyetini ilan etmişti. Chradan doğuya yönelerek İran’da Pehlevî ve Orta Asya’da Uygur yazılarının yerine geçmişti. Buralarda da kalmayarak; Afganistan, Belucistan, Hindistan, Malezya, Sumatra, Cava ve Çin’e ulaşmıştır. Bu cümleden olarak; Madagaskar, Sudan, Hindistan, Filipin adaları, Zengibar, Mozambik adaları ve Adriyatik kıyılarında ilim, irfan ve ticaret bahçelerinde güller açtırarak, Fars, Çağatay ve Osmanlı edebiyatlarında nice eşsiz meyvelerin verilmesinde yegâne vasıta olmuştur. Ezcümle; Avrupa’da Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkasya’da Çerkezler, Rusya Türkleri ve diğer bütün Müslüman toplulukları tarafından kullanılmasıyla beraber, Endülüs mağriblileri tarafından İspanyolca yazmada kullanılmıştır. Bu yazıyı alan her millet, kendi dilinin fonetik (savtî) özelliklerine göre bir takım şekil ve harfleri de ekleyerek benimseyip kullanıyordu. Bugün ise göç edenler vasıtasıyla Avrupa, Amerika ve diğer yerlere ulaşmakla beraber, dünyanın hemen her yerinde şarkiyatçılar, Arap, Fars ve hatta Türk dili edebiyatçıları tarafından okunup yazılmaktadır. Şunu da ilave etmek gerekir ki, İslam harflerinin bu seyri devamlı ilerler tarzda olmamış; Türkiye’de inkılap ve Rusya’daki Türk cumhuriyetlerinde ise baskı ve zorlama, hatta entrikalar neticesi ilga edilmiştir. Fakat şunu da ilave etmek gerekir ki; İslam harfleri bir yere Müslümanlar vasıtasıyla girmiş ve orada hâlâ Müslümanlar varsa, harfleri oradan söküp atmak mümkün olamaz. Bugün meselâ- Türkiye’de hangi İslamî devir tarihî eserine bakarsanız, hangi kütüphanesine girerseniz, hangi ilahiyat ve edebiyat fakültesine girerseniz, hangi camisi ve imam-hatip lisesine uğrarsanız; hatta hangi Müslümanın evine uğrar veya mezarlığını ziyaret ederseniz; mutlaka İslam yazısıyla yüz yüze gelirsiniz. Onlar bizim beşiğimizde, eşiğimizde, duamızda, mezar taşımızda, millî hafızamız olan arşivimizde, dedemizden kalan mirasın senet ve tapularında, büyük babamızın nişan ve madalyasında, gelinimizin boynundaki altında, atamızın tabutunda... hasılı her yerde bizi âdeta takip ederler. Hatta bu memleketin gayrimüslim çocukları dahi kendilerini bu harflerden tecrid edemezler. Hatta şimdi bu harfleri günlük hayatında kullanmayan Arnavut, Boşnak ve eski Rus topraklarında -çok şükür şimdi kısmen kendi topraklarında- yaşayan Türkler için de fazlasıyla geçerlidir. Gelecek hakkında tahminde bulunmak oldukça güç ve bazen yersiz olmakla beraber; tarihin tekerrürden ibaret olduğu, kâinatta âdetullahın hâkimiyeti, dünyada İslam’a karşı teveccühün giderek artması gibi emmareler gösteriyor ki, Latin yazısı bugün oturduğu koltuğunda geçicidir: Onu asıl sahibine teslim edeceği günü beklemektedir. Zira Kur’an-ı Kerîm bu harflerle yazılıp okundukça, O’nun yazıldığı harflerin hükümlerini icra etmeleri âdeta kaçınılmazdır. Sosyolojinin bu husustaki kanaatleri bizi bağlamaz: Zira sosyologlar iyi bilmelidir ki İslam yazısı bir kültür, din yazısı olmanın ötesinde Kur’ân’ın yazısıdır. Kuran ise: “Kur’an’ı Biz indirdik. O’nu muhafaza edecek olan da Biziz” mealindeki âdetin fermanına istinaden, harfi dahil her şeyiyle beraber ilâhî bir muhafaza altındadır. İsterse onun yazısını Türkler değil, Araplar bile terk etseler; bu hüküm değişmeyecektir. İslam harflerinin Türkiyat araştırmaları ve Ortadoğu tarihi incelemeleri bakımından da geniş yer tuttuğu gözden ırak değildir: Günümüzde özellikle Macarlar ve Avusturyalılar gibi tarihte hatırı sayılır devletler kurmuş olup, Osmanlı devleti ile münasebeti çok fazla olan milletler, Osmanlı eser, vesika ve araştırmalarına çok ehemmiyet vermektedirler. Bu hususta birçok eser de vermişlerdir. Fekete’nin Osmanlı maliye evraklarını ele alan eserleri ve Hans Georg Majer’in “Das Osmanische Registerbuch der Besch-werden” adlı kitap bu cümledendir. Hatta Bulgarların da Osmanlı tımar defterlerini konu alan vesikaların tıpkıbasımlarını yaptıklarını görüyoruz. Amerikalı araştırmacı Michel Hickok’un ifadelerine göre, bu gün Amerikan üniversitelerinden; Princeton, Harvard, Michigan, Chicago, Ohiostate, Washington ve Columbia’da doçentlik seviyesinde tez için her sene birer-ikişer adam almaktadır. Buralarda profesörlük seviyesinde de birçok Ortadoğu tarihçisinin Osmanlı yazı ve diline hâkim olduklarını zikrediyorlar. Yukarıda adı geçen üniversiteler kadar olmasa da, diğer Amerikan üniversitelerinde de Osmanlı tarihi ve yazıları ile alakalı çalışmalar yapıldığını kaydediyor. İngiliz araştırmacı Caroline Finkel ise, -Amerika’daki kadar olmasa bile- bu hususta İngiltere üniversitelerinde çalışmalar yapıldığını ifade eder. İslam harflerinin coğrafyası meselesi en fazla biz Türkler açısından çok manidardır. Zira dünyanın hemen hemen hiçbir yeri yoktur ki, Osmanlı’nın orada bir eseri ve üzerinde kendine has stille yazıları, oraya gönderilmiş bir fermanı, siyasi yazışması, ilişkisi olmasın. Osmanlıya yıkılışı zamanlarında bile, bugün adını bilmediğimiz yerlerden yazılar, istekler ve haberler geliyordu.
Dinlenmeye Zamanımız Yok!Bundan 20-25 sene evvel Kuveyt Üniversitesi’nde bir konferans vermiştim. O zaman kitabımın 6. cildi çıkmıştı. Bir genç kalktı bana dedi ki: “Siz bu zor kitabı yazıyorsunuz, bize neler tavsiye ediyorsunuz?” Ben de ona Arapça dedim ki: “Gerçek bir züht. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek! Ben belki daha iyi şartlarda yaşayabilirdim, ama otuz yıldan beri evden çıkarken çantama sadece küçük bir ekmek parçası koyarak gidiyorum enstitüme. Enstitüye geldiğimde dolabımdan ufak bir peynir parçası veya bir yağsız reçel çıkarır, onunla öğle yemeğini hallederim. Yani 10 dakikayı geçmiyor benim öğle yemeğim. İkincisi ise ‘sabrun cemil...’ Tatlı sabır...” Bunu hatırlarım daima. Ondan birkaç sene sonra Riyad’a gittim. Televizyoncular geldi, benimle konuşurken “Bize ne tavsiye edersiniz” diye sordular. Onlara Arapça dedim ki: “Allah korkusu”nu, “Allah’ın bütün hareketlerimizi kontrol altında tuttuğunu bilme şuurunu tavsiye ederim” dedim. Bir de, “Masa başında oturmanızı ve okumanızı tavsiye ediyorum. Ancak masa başında otururken de aklınız Oxford Caddesi’nde, Champs-Elyèes veyahut da Kahire’nin Süleyman Paşa Caddesi’nde dolaşmakta olmasın! Aklınızla, bedeninizle masanın başında oturup okumanızı tavsiye ediyorum” dedim. Müslümanlar bugün hayatlarını uçaklarda, trenlerde, otomobillerde gezmekle geçiriyorlar. Oysa onların, düşünmeleri ve düşünüp fikirlerini geliştirmeleri gerekir. Biraz feragat etmesini bilmek lazım, buna ek olarak bir şey daha söyleyeyim: Ben bu kitapları yazarken bazen yorulduğum oluyor masa başında. Ara sıra biraz dinlenmek istiyorum. Sonra hemen aklıma şu geliyor: Vakit geçiyor vakit! Zaman geçiyor! “Kendine nasıl zaman tanıyabilirsin!” diye kendime kızarım. Sonra hemen dinlenmeyi bırakır, kendimi yazmaya zorlarım. Yani okuyan, yazan, düşünen bir millet olmalıyız. Bu işler de asla dilsiz olmaz. Bizim Türklerde dile karşı bir korku var, bu korkuyu yıkmak lazım. O da tabii dilbilgisi bilmemekten kaynaklanıyor. Çünkü bugün milyonlarca insan yazıyor, okuyor; onların ulaştıkları neticeleri ancak dilbilgisiyle kavrayabiliriz. Ben dilleri, yazılanları okumak için öğreniyorum. Bir dili, o dille yazılan kitabı okuyabilecek seviyeye getirdiğim zaman onu öğrenmeyi bırakıyorum. Yani ben linguist değilim. Ben, dilleri bir vasıta olarak kabul ediyorum. Türklere sesleniyorum: Dil korkusundan kendilerini kurtarsınlar ve hemen gramere sarılsınlar!
İmana Vakfedilmiş Bir ÖmürHayrat Vakfı İlmi Araştırmalar Heyeti azası olarak hizmetlerine devam eden Cemal kardeşimiz, kısa ömre çok ve güzel hizmetler sığdırabilen kardeşlerimizdendi. Hayrat Vakfı temsilcisi olarak uzun seneler pek çok illerde bulunmuş, hizmet ehli kardeşlerin yetişmesine vesile olmuştur. 2009 senesinden beri de Vakıf merkezinde çeşitli ilmi çalışmalarda bulunmaktaydı. Kur’an-ı Kerim meal çalışması, Namaz Hocası Kitabı, Bediüzzaman Said Nursi ve Hayru’l-Halefi Ahmed Husrev Altınbaşak isimli tarihçe-i hayat kitabı, İrfan Mektebi Dergisi yazarlığı ve yayın kurulu üyeliği, risaleonline isimli sitenin editörlüğü, Hayrat TV sitesi üzerinden Risale-i Nur dersleri ve daha pek çok çalışmanın ya yöneticiliğini veya hizmet arkadaşlığını üstlenmişti. Arapça ve kısmen İngilizce bilen Erşen, yurt dışı hizmetlerde de aktif rol üstlenmiştir. Vakıf görevlisi olarak çeşitli hizmet ziyaretleri ve sosyal yardım hedefli çalışmalarda bulunmuş, yurt dışından Vakfımıza gelen misafirlerin ağırlanması ve ilmi derslerin yapılmasında vazifeler almıştır. Yurt çapında gerçekleştirilen ilmi müzakerelere katılmış, çeşitli illerde düzenlenen panel, sempozyum, konferanslarda tebliğler sunmuştur. Hüsrev Efendi’nin hususi arşivinde bulunan tevafuklu Risale-i Nur eserleri üzerine yapılan çalışma devam ederken Rabbimizin huzuruna aldığı Cemal kardeşimiz, 42 yaşındayken diğer Nur kardeşlerini istikbal etmek üzere ahiret yurduna gitmiştir. Allah’a ve imana adanmış ömürlerden biri olarak hayat süren Erşen, vakıf insan unvanıyla tanımlanan hizmet insanı olarak vefatıyla diğer Nur Talebeleri ve hizmet arkadaşlarına lisan-ı hikmetle büyük dersler bırakarak, yeşil takke ve beyaz sarıklarıyla Isparta Terminal Camiinde hazır bulunan kalabalık bir cemaatin iştirakiyle kılınan namazın ardından, kendi vasiyeti üzere, Hayrat Vakfının kurucusu, Bediüzzaman Hazretlerinin hayrülhalefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretlerinin de medfun bulunduğu Doğancılar Kabristanında toprağa verildi. Bediüzzaman Hazretlerinin “Mevti veren odur. Yani hayat vazifesinden terhis eder. Fâni dünyadan yerini tebdil eder. Külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.” dediği üzere arkasında güzel hizmetlerle lebalep dolu sahife-i amellerle Rabbisine kavuşmuştur. Bediüzzaman Hazretleri böyle bir hadise münasebetiyle tesellisini şöyle paylaşıyordu Nur eserelrinde: “Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki; ‘Senden bir Abdurrahman aldım. Mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i dîniyede sana hem talebe, hem birader zade, hem evlâd-ı manevi, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.’ Evet, lillâhilhamd otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit dedim: ‘Ey ağlayan kalbim! Madem bu numuneyi gördün ve onunla manevi yaraların en mühimini tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir.’” Biz de Cemal kardeşimize Rahmanü’r-Rahim olan Rabbimizden rahmet, ardında bıraktıklarına sabr u cemil niyaz ederken Rabbimizden kuvvetle ümit ediyoruz ki, Cemal kardeşimizin vefatını her gün artarak genişleyen hizmetlerimizde omuzdaş olacak nice kardeşlerimizin yetişmesine vesile eylesin. Kalbi iman ve hizmetle çarpan nice Cemalleri hizmetimize nasib eylesin. Amin.
Latin Harflerini Kabul EdemeyizBu mesele maarife taalluk ettiği için bizim kongremiz iştigal edeceği mesailin haricindedir. Fakat çok zamandan beri bu mesele zaman zaman ortaya atılmaktadır. Bendeniz de bu işle sonuna kadar uğraştığım için müsaadenizle birkaç söz söyleyeyim. Bu fikir bir zamanlar Avrupa’da herc ü merc-i mucib oldu. Bu cereyan evvela orda başladı. “Bizim İslâm hurufatımız asla kâfi değilmiş, binaenaleyh Lâtin hurufatı isti’mal edilmeli imiş.” Orada bazı arkadaşlarımız bu fikrin mürevvici (taraflısı) oldular. Fakat neticede bunun felaketli olduğunu anladılar ve pişman oldular. Bu fikrin müthiş bir felaket olduğunu Arnavut kavmi de pek geç olarak anladı. Maattessüf arz ederim ki Azerbaycanlı arkadaşlarımız da bu felakete bugün düştü. Bu hususta hususi olarak bizden de fikir soranlar oluyordu. (…) Binaenaleyh bugün bir kuvvet vardır ki o kuvvet bütün cihana karşı şu propagandayı yapıyor: “Türk yazısı güçtür, okunmaz!” Bendeniz bu mesele ile bizzat uğraştım ve Arnavutluk ihtilali içinde bulundum. Acaba bu Latince kabul edilebilir mi? Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar (her şey bir yana) bizim kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihlerimiz, yazılarımız ve binlerce cilt eserlerimiz bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan hurûfu kabul ettiğimiz gün en büyük bir felakete maruz kalacağız. Ve böylece derhal bütün Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız. Bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyeceklerdir ki Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytankârâne fikir budur. Arkadaşlar kucaktaki çocuklardan başlayan birçok, yüzlerce yetim bugün şark cephesinde asker arkadaşlarımızın bizzat kendileri ve aileleri tarafından okutuluyor. En gabi bir köylü çocuğuna bile biz bir ilâ üç ay arasında kendi hurûfatımızı ve gazetelerimize okutabiliyoruz. Binaenaleyh bizim hurûfatımız okunmaz değil, belki hurûfatımız dünyanın en güzel şeklidir. Hiçbir lisanda hurûfatımız kadar güzel en temiz, manzarası sevimli bir yazı değildir. İkinci bir nokta daha var: Bendeniz ecnebilerle iki sene Harb-i Umûmi’de beraber çalıştım. Yazımız öyle kısadır ki onlarla aynı şeyi karşı karşıya not ederken ecnebiler bir sahife yazıncaya kadar ben on sahife yazar ve işimi bitirirdim. Almanca, Fransızca hurufat hep böyledir. Sonra bizim dilimizi ifade edecek hiçbir Latin hurûfu yoktur. Bugün Fransızca hurûfu o kadar karışıktır ki, bizim dilimizi kabil değil terennüm edemez. Bu mesele inceden inceye tetkik edilmiştir. Binaenaleyh istirham ediyorum. Zararlı olan şeyin zararını bilhassa Müslüman bir kavim çekmiştir. Bu gibi meseleleri bırakalım. Böyle fikirler içimize girmesin. Sonra da büsbütün lâl ü ebkem (şaşa kalmış) olur, âlem-i İslam’ı üzerimize hücum ettiririz. Ve bunun neticesi olarak kendi aramızda birbirimizi yeriz. Gerçi bu teklif hiç şüphe etmiyorum ki samimiyet ve hüsn-i niyetle yapılmıştır. Fakat başka taraflardan da pek fena fikirler içimize zerk ediliyor. Bunlardan kendimizi sıyanet edelim. Vakit, Tanin, Akşam, 3 Mart 1923
Türk Âlemi ve Alfabe MeselesiSovyetler Birliği boyunduruğundan kurtulan Müslüman cumhuriyetler kendi bünyeleri içinde bir alfabe değişikliği yaparak, Kiril harflerinden Latin harflerine dönmüşlerdir. Bu hususta bazı gerçeklerin bilinmesinde yarar görmekteyim. (1) Müslümanların ve Türklerin bin yıllık kültür vasıtası İslâm-Kur’an alfabesidir. Bütün kültür hazinelerimiz bu harflerle yazılıp kayda alınmıştır. Binaenaleyh asıl dönülecek alfabe budur. (2) Komünistler ve Ruslar, sömürmek istedikleri Müslümanları ve Türkleri kendi öz benliklerinden uzaklaştırmak, yabancılaştırmak için bir kültür emperyalizmi siyaseti takip ederek onların aslî alfabelerini değiştirmiştir, önce Latin sonra da Rus alfabesini kullandırtmışlardır. (3) Millî alfabenin zor olması hiçbir sakınca teşkil etmez. Aksine bir güç ve kuvvet kaynağıdır bu zorluk; Japonya’ya bakınız. Onlar, okur-yazar olmak için en az üç bin ideogram, kültürlü olmak için de on binin üzerinde kargacık burgacık şekil ezberlemek zorundadırlar. Geri mi kalmışlardır? Tam tersine, bu alfabe onları sabırlı, azimli, enerjik, güçlükleri yenen en ileri derecede zihin ve zekâ talimleriyle pişmiş bir topluluk haline getirmiştir. Japonya, eğer kendi öz yazısını değiştirip de Latin harflerini kabul etmiş olsaydı, bugünkü üstün ve başarılı duruma asla gelemezdi. (4) İstiklâl ve hürriyetlerini kazanan Müslüman Türk kardeşlerimizin, Türkiye ile münasebetlerini sıklaştırmaları yönünden Latin alfabesini kabul etmelerine şartlı olarak müsamaha edilebilir. Bir şartla: Asıl resmî alfabe İslam alfabesi olacak, onun yanında Latin harfleri de kullanılacak. (5) İslam-Kur’an alfabesi, Müslümanlığımızın muhafazası için zarurîdir. Yakın tarihe kadar Anadolu’da anadilleri Türkçe olan Karaman Rumları Türkçeyi Grek harfleriyle yazıyorlardı. Yine, anadilleri Türkçe olan Ermeniler de dilimizi Ermeni harfleriyle yazıp okumuşlardır. Kırım’daki Karaim Türkleri Musevî oldukları için Türkçeyi İbranî alfabesiyle yazmışlardır. Alfabe meselesi öyle basit tarafından bir -kolay okuyup yazmak- meselesi yahut şekle ait bir teknik değildir. Yazısı, bir milletin hüviyetinin (kimliğinin) temel faktörlerindendir. Kanı A Rh+ olan bir adamın bu kan grubu nasıl değiştirilemezse, yazısı da değiştirilemez. Değiştirmeye kalkılırsa bir sürü aksaklık, hastalık, rahatsızlık ve tahribat olur. (6) Çin işgalindeki Doğu Türkistan’da, bir ara İslâm yazısından Latin yazısına dönülmüşse de, ortaya çıkan kargaşalık yüzünden bundan sarf-ı nazar edilmiştir. (7) 1927’de, İstanbul Darülfünunu (üniversitesi) profesörlerinden Avram Galanti adlı Musevi mütefekkir “Arabi Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” unvanıyla bir kitap yazarak, Türkiye idarecilerini ikaz etmişse de onun, bu uyarılarına kulak asan çıkmamıştır. Neticede Latin harfleri kabul edilmiş, eski alfabe yasaklanmış ve Türkiye büyük bir kültür erozyonuna maruz kalmıştır. Bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. (8) Kültür tarihimizin son bin yıllık kısmı İslam-Kur’an harfleriyledir. Arşivlerimiz, vesikalarımız, hatıralarımız, edebiyatımız, sanatımız, tarihimiz, mukaddesatımız, tefekkürümüz hep bu alfabe ile maşeri (toplumsal) vicdanımızın hafızasına nakşedilmiştir. Kütüphanelerimiz, hazine-i evraklarımız (arşivlerimiz), müzelerimiz hep bu yazıyla kaleme alınmış eserlerle doludur. Kiril alfabesi veya başka yazılar devri, yarım asrı biraz geçen kısa bir devirden ibarettir. Esas olan, asıl olan, temel olan İslam-Kur’an yazısıdır. Diğerleri tarihî bir arızadan ibarettir. Bu husus asla unutulmamalıdır. (9) Vücut nasıl ki, yabancı organları kabul etmiyor, onlara karşı tepki gösteriyorsa, sosyal ve kültürel bünye de yabancı kanunları, yabancı yazıları, yabancı örf ve adetleri dışlar, reddeder. Çeşitli baskılar, beyin yıkamalar, telkinler, sapıttırıcı bir eğitim ile bunlar kabul ettirilse bile, girdikleri bünyeyi dejenere ederler, hastalandırırlar. Bir milletin gücü ekonomisiyle ve maddî terakkisiyle değil; kültürünün, karakterinin, şahsiyetinin üstünlüğü ile ölçülür. Maddi kuvvetler yitirilebilir. 1945’te Japonya ve Almanya’nın hezimete uğrayıp perişan olmaları gibi… Ama onlar millî hasletleri sayesinde kısa zamanda tekrar toparlanmışlardır. Şimdi 1991’de, İkinci Dünya Savaşı’nın iki galiba sanki Almanya ve Japonya imiş gibi geliyor insana. (10) İslam ve Türk dünyası üzerinde son derece düşmanca ve sinsi emeller vardır. Hıristiyan Batı âlemi, İsrail ve dünya siyonizmi, Hint mecusîliği ve Neo-çarlık emperyalizmi Müslümanların birleşmesini, Türk dünyasının silkinip doğrulmasını asla istemiyorlar. Bizler gücümüzü İslam’dan alıyoruz. Onlar bunu çok iyi bildikleri için, habîsâne plânlarla Müslüman Türk dünyasının enerji kaynaklarını kurutmak istiyorlar. Şu sıralarda, küfür cephesi bütün gücüyle Şeriatsız bir İslam modeli uydurmak peşindedir. Bunu, bağımsızlıklarını yeni kazanmış Türk devletlerine de ihraç etme hazırlıkları içindedirler. Dış Türkler bu oyunlara gelmemelidir. Türkiye kardeş bir ülkedir, ama Türkiye’deki her şey iyi değildir. Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Zevahire aldanılmamalıdır. (11) Yirmi birinci asır İslam’ın asrı olacaktır. Bugünkü hesaplarımızı, geleceği de göz önüne alarak yapmalıyız. Alfabe konusunda yapılacak hatâlar gücümüzü kıracak, düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürecek, bizi kültürel karanlıklarda bunaltacaktır. Cenab-ı Hak basiretler ihsan buyursun. İslam-Kur’an yazısına dönmek, gerçek kimliğimize dönmek demektir.
Elifbadan Çok Alfabeye Türkler!20. yüzyılın başı ile sonu arasında çok şey değişti. Türkler asrın başında birbirinden fazla uzak olmayan iki yazı diline ve tek ortak alfabeye sahipti. İstanbul’da, Mısır’da, Kırım’da, Tebriz’de, Kazan’da veya Taşkent’te basılan bir yayın (gazete, dergi, kitap) Bosna’dan Kaşgar’a kadar geniş bir alanda okunabiliyor, anlaşılabiliyordu. Türklerin “dilde, işte, fikirde birlik” gibi ülküleri vardı. Asrın ortasında bizim yeni Türk alfabemiz var. Latin asıllı. Azerilerin yeni Azerbaycan alfabesi var. Kril asıllı. Türkmenlerin yeni Türkmen alfabesi var. Kril asıllı. Özbeklerin yeni Özbek alfabesi var. Kril asıllı. Kırgızların, Kazakların, Tatarların, Başkırtların… vs. vs. Hepsinin “yeni” kril asıllı “millî!” alfabeleri var. (Neden şaştınız? Bizim alfabemiz ne kadar “millî” ise onların ki de o kadar “millî” elbette!). Çin esareti altındaki Türkler eski alfabemizi kullanmaya devam ediyorlar. Afganistan’da keza; İran’da, Irak’ta, Suriye’de… aynı… Yalnız alfabemiz mi çeşitlendi? Yazı dillerimiz de çeşitlendi. Ruslar, doğu yazı dilimizden müstakil yazı dilleri çıkardılar. Batıda Azerileri bizden uzaklaştırdılar. Biz de hem Azerilerden, hem de doğu lehçesiyle yazanlardan uzaklaştırıldık… Şimdi –bütün komploculuk isnadlarını kabul edip- bunun bir dünya projesi olduğunu, bal gibi global bir proje olduğunu, düşünüyorum! Doğu ve Batı’nın (kapitalizm ve komünizmin) “Türkler parçalanmalıdır, kültürel müştereklerinden yoksun kılınmalıdır” fikrini paylaştıkları düşüncesi ağır basıyor. Yapılıp edilenler bu düşünceyi güçlendiriyor. Esaret altındaki Türkler, ellerinde olmayarak böyle bir yola girdiler. Ya “tam bağımsız”lıkla övünen bizler neden kendi dalımızı kestik? Türkler 20. yüzyılın başında farklı coğrafyalarda, farklı ülkelerde, farklı siyasî sınırlar içinde idiler. Dilleri neredeyse aynı idi. Alfabeleri aynı idi. Ülküleri aynı idi. yüzyılda, hangi niyetle olursa olsun alfabeleri değiştirildi, farklılaştırıldı, başkalaştırıldı. Dilleri değiştirildi, farklılaştırıldı. Ülküleri değiştirildi, farklılaştırıldı. Şimdi aynı alfabe ile yazışamıyoruz. Aynı dille konuşamıyoruz. Türkiler sıkıştı mı Rusçaya başvuruyorlar. Türkiye Türkleri sıkıştıkça İngilizceye meylediyorlar. Türkler arası (pantürkist) bir organizasyonda iyi Rusça bilen birilerinin bulunmasına ihtiyaç duyuluyor. Söz uzadı, dilimizin ve kültürümüzün içinde bulunduğu durumu doğru değerlendirmek için şimdilik iki hususta iyi düşünmemiz gerekiyor. Alfabe değişikliği Türk birliğini güçlendirdi mi, zayıflattı mı? Dil devrimi Türk birliğini güçlendirdi mi, zayıflattı mı? 21. yüzyılın Türklerin yüzyılı olacağını bir ara çok gür sesle söyleyenler vardı. Şimdilerde sesleri kesildi. Umutlar söndü. Bana sorarsanız, 21. yüzyılın Türklerin yüzyılı olup olamayacağı konusunda tatminkâr bir şey söyleyemem, fakat 20. yüzyılın umumen Türklerin ve Türkçenin tasfiye yüzyılı olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim! 20. yüzyılın başında, Türklerin batıdaki devleti, Osmanlı devleti hâlâ üç kıt’ada toprakları olan, yeryüzündeki bütün Müslümanlar üzerinde tesiri görülen bir devletti. Üstelik dünyanın güç bakımından 7. büyük devleti idi. Türklerin hakanı, Müslümanların halifesi, Osmanlıların sultanı… Osmanlı hükümdarının elindeki kartlar bunlardı. Elinde bu kadar kart olan bir devletin yıkılması, emperyalistler için “farz-ı ayın” hükmünde idi. Nitekim yıkıldı/yıktılar. Onu doğrudan hangi emperyalist güç yıksa idi, kan ve ateşe boğulurdu. Böyle bir tepki ile karşılaşırdı. Onu, kendi hâkim milletine, onun adına hareket etmek iddiasında olanlara yıktırdılar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Türkler hakanlarından, Müslümanlar halifelerinden, Osmanlılar sultanlarından mahrum kaldılar. Bu unvanlar, bir devletin üç veçhesini ifade ediyordu. Türklerin (misak-ı millî sınırları içinde) cumhurbaşkanları oldu. Müslümanların bir üst otoritesi kalmadı. Sömürgeciler manda yönetimlerini bütün İslam dünyasına yaydılar. Osmanlılar -ki bu tanımlamada, diğer unsurlar çıktığı için, Osmanlı hâkimiyeti içinde asırlarca hür yaşamış gayri Müslim gruplar söz konusudur- devletle birlikte yıkıldı, yok oldu… Yüzyılın başında İran Türk hanedanlı bir devletti. Bu devlet Şii Müslümanları temsil eden bir konumda idi. Türkiye (Osmanlı) ile İran bir araya geldiğinde, bütün İslâm dünyasını temsil eden bir güç ortaya çıkıyordu. Son İran hükümdarları, son Osmanlı sultanlarına “ağabey” diye hitap ediyorlardı. 19. Yüzyılda Türkçenin en büyük şairlerinden Fuzulî’nin Türkçe divanı, İstanbul’dan fazla Tebriz’de basılmış ve rağbet görmüştü. İngilizler İran’daki geleneksel otoriteyi yıktı, Türk asıllı hanedanı ifna etti, on asırlık tarihinde ilk defa Fars asıllı bir hanedanı İran tahtına geçirdi. Türkiye, “türkleştirmeci” yapılırken, İran “farslaştırmacı” oldu. Arap ülkeleri hepten bölgesel “araplaştırmacı” yapıldı. Ortadoğu’da ne kadar müştereklik sağlayan unsur varsa, “tu kaka” edildi. Başta din olmak üzere! Ortadoğu’da, Arapça, Farsça ve Türkçe yüzyıllardır ortak dolaşımda idi. Bir Osmanlı bu üç dili de şöyle veya böyle bilirdi. Çünkü onun devleti Arapça konuşanlara da, Farsça konuşanlara da hükmederdi. Şimdi Osmanlıların varisleri Araplarla da farslarla da İngilizce anlaşıyor. Araplar ve İranlılar da öyle. Biz Arapça ve Farsçayı unuttuk, onlar da Türkçeyi. İran’ın İngilizler tarafından tahta geçirilen Fars asıllı şahı Rıza, Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk’le Türkçe konuştu. Onun oğlu hiç Türkçe bilmedi veya konuşmadı. Irak kralı Faysal, Türkiye’ye geldi, Atatürk’le Türkçe konuştu. Onun oğlu veya onu devirenler hiç Türkçe bilmediler ve Türkçe konuşmadılar. 1950’lere kadar Mısır seçkinlerinin büyük çoğunluğu Türkçe biliyor ve konuşuyorlardı. Şimdi Mısır’da değil seçkinlerden, avamdan Türkçe bilen kalmadı. Türkçe Türkiye’de yüceltilirken, bütün çevresinde “tu kaka” ediliyordu. Arapça Arap ülkelerinde yüceltilirken Türkiye’de “tu kaka” ediliyordu. İran’da farsça yüceltilirken, Türkçe aynı muameleye tâbi tutuluyordu. Bütün müşterek kültürel unsurlarımız, din, dil, musiki, klasik sanatlar… hepsi hepsi, “tu kaka” edildi. Araplara Müslümanlığın kavmî-millî dinleri olduğu söylendi. Türkler bu kavmî dini bozmuştu… Dinden Türklerin bozduğu unsurlar çıkarılmalıydı! Türklere ve farslara İslam’ın bedevi Arapların dini olduğu söylendi. Böyle “asil ve medenî” milletler nasıl olur da 14 asır önceki ilkel bedevilerin dinine tâbi olabilirdi? Bütün İslam dünyasında ortak özellikler taşıyan klasik musiki, Araplara ve farslara göre “Türk musikisi” idi. Türklere göre, Arap ve Acem musikisi! Biz Arapça ve Farsçadan kurtulmaya çalışırken, İran Arapça ve bilhassa Türkçeden kurtulmaya çalışıyordu. Araplar ise Türkçeyi sözlüklerinden kovmanın gayreti içindeydiler… Müslüman toplumların kendi beynelmilel, uluslararası unsurlarını tahrip etmeleri bütün hızıyla sürerken, bütün bu topluluklar başka bir beynelmilelime, batı beynelmilel ligine bağlanıyordu. Arapçayı, Türkçeyi, Farsçayı at, İngilizceyi veya Fransızcayı al! Türkçe davayı, yüzyılın ilk çeyreği sona erdiğinde kaybetmişti. 1878’de kabul edilen Osmanlı Anayasası Türkçeyi devlet dili olarak ilan ediyordu. Osmanlı sahasında Türkçe tedrisat veren okullar açıldı. Arap bölgelerinde Türkçe dersleri konuldu. Şam’da Türkçe tedrisat yapan tıp fakültesi kuruldu… Türkçe İslam dünyasının modern bilimleri taşıyan dili haline gelmek üzereydi. Ramak kalmıştı. Elbette bu Türkçede Arapçanın da, Farsçanın da payı vardı. Müşterek bir medeniyet dili şekilleniyordu. Şimdi bakılınca bunlar görülüyor, o zaman bakanlar ne görmüş ve ne ümit etmişlerdi?
Formol Kokuların İçinde Bir Hatıra!1993 senesiydi. Anatomi laboratuvarında kardiyovasküler sistem denilen kalb ve dolaşım sistemini, kadavralar üzerinde inceliyorduk. O gün sıra kadavraların göğüs boşluğunu açıp kalplerini incelemeye gelmişti. Ben kendi grup arkadaşlarımla beraber 50 kişilik anatomi laboratuvarının son tarafındaki masamızda, keskin formol kokuları eşliğinde çalışıyordum. Uzaktan bir şey dikkatimi çekti. Namaz kılan, dindar bir arkadaşım, elinde bir kâğıt ve kalemle bütün grup masalarını geziyor, bir şeyler sorup, sonra diğer masalara geçiyordu. Gele gele bizim masamıza kadar ulaştı. Direkt bana “Sen şu kâğıda ‘Allah’ kelimesini orijinal şekliyle yazabilir misin?” diyerek elindeki kâğıdı bana uzattı. Kâğıdı elime aldığımda benden önce Allah ismi lafza-i celalinin çok farklı ama orijinalinden uzak bir şekilde, değişik denemelerle kâğıda karalanmış olduğunu gördüm. Merak edip arkadaşıma benden niye böyle bir şey istediğini sordum. “Sen hemen yaz! Sonra anlatırım” dedi. Ben de Osmanlıca bildiğimden, çok kolay bir şekilde Allah ismini Kur’an’daki gibi o kâğıda bir çırpıda yazıverdim. Arkadaşım sevinçle kâğıdı elimden kapıp koşa koşa kalbini açtığımız kadavraların yanına doğru koştu. Sınıfımızda inançsızlığı ile bilinen bir talebenin yanına gitti. Az zaman sonra istediğini elde edememiş bir can sıkkınlığı içinde yanıma geldi. Benim merakım onun bu halini gördükten sonra bir kat daha artmıştı. “Hayrola, nedir bu durum? Niye bana Allah ismini yazdırıp koşa koşa gittin?” diye sorduğumda ilginç bir cevapla karşılaştım. Arkadaşım o günlerde, bir mecmuada kalbin “sol airukula” denilen kısmında İslam harfleriyle Allah isminin yazılı olduğuna dair bir doktorun bir tespitini okumuş. Sınıfımızdaki inançsız bir kişiye, kadavranın kalbindeki sol airukula kısmında da bulunan, Kur’an harfleriyle yazılmış bu Allah yazısını gösterip, benim yazdığım Allah ismiyle bunu karşılaştırarak “İşte bak, bunu da Allah yaratmış, işte imzası” diyerek Allah’ı ispat etmeye çalıştığını anlattı. Risale-i Nuru bilmeyen bu arkadaşımın bu konudaki gayretini takdirden sonra üç şey aklıma takıldı ve beni uzun uzun düşündürdü. Bunu kısmen o arkadaşımla da paylaşmıştım. Birincisi: Yeryüzü ve gökyüzünde Rabbimizi tarif eden, tanıtan, ispat eden sayısız deliller varken, bütün kâinat özellikle de kâinatın meyvesi olan insan, hususan da insanın sinesindeki eşsiz bir makine olan insanın kalbi, mükemmel tasarımıyla, harika çalışmasıyla, bu delillerin en önemlisi iken, aylardan beri formol havuzunda şişmiş, cansız bir kadavra üzerinden, kaybolmuş, silinmiş bir yazı ile bir peşin hükümlü bir inançsıza Allah’ı ispata girişmenin tutarlı olup olmadığını ona anlattım. İkinci olarak beni düşündüren nokta ise, tıp fakültesi seviyesine gelmiş, yüzde doksan dokuzu Müslüman, bir kısmı da ciddi dindar olan bir kitlenin, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini yazmaktan aciz oldukları gerçeğiydi. Hâlbuki Rabbimiz sadece kendine has olan bu ismi, kitabında 2806 kere tekrar ediyordu. Kur’an’ın hemen hemen her sayfasında hem de tevafuklarla Allah ismine dikkat çekiyordu. Kur’an’da bu kadar çok yerde geçen, Rabbimizin bu en önemli ismini ne yazık ki, bizler yazmaktan mahrumduk. Çünkü bu harfleri bilmiyorduk. Okumayı bilsek bile bu harfleri doğru düzgün yazamıyorduk. Bu harflerden ve Kur’an dünyasından koparılmıştık. Zira İsmet İnönü’nün önceleri gizlediği, sonraları hatıralarında itiraf ettiği niyet ve maksadı artık gerçekleşmişti. İnönü şöyle diyordu: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olması değildi. Uzun yıllar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”1 Üçüncü nokta ise, daha ilk günden Kur’an harfleriyle “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” cümlesi üzerinden tanışan benim gibi nasiplilerin şükredilecek durumu idi. Zira biz bu harfleri çok erken yaşlardan beri, hem yazıyor hem de okuyabiliyorduk. Bazılarının yanlış zannı gibi, risaleleri körü körüne, matbaalarla, fotokopicilerle yarış edercesine çoğaltmıyorduk. Tek derdimiz, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini orijinalinden, tıpkı Kur’an’daki gibi yazabilmeyi ismi Ahmed, Abdullah, Hasan, Hüseyin olanlara öğretmeye çalışmaktı. Bu konudaki yegâne hedefimiz bizi çağlar öncesindeki tarihimizle, kültürümüzle, dedelerimizle buluşturan, özellikle top yekûn ümmet-i Muhammedi Kur’an zinciriyle birbirine kenetleyip Peygamber Efendimize bağlayan, Müslüman kimliğinin yazısı olan bu harfleri bilenlerin ve yazabilenlerin sayısını arttırmaktı. Ne mutlu Kur’an harflerini öğrenenlere ve ne mutlu bu harfleri ihya edip yaşatanlara! Kaynaklar: 1) İ. İnönü, Hatıralar, c. 2, s. 223
İslam Harfleri Zor Olduğu İçin Mi Yasaklandı?Okullarda okutulan Cumhuriyet Tarihi maalesef bir aptallaştırma tarihidir. Halkımızın zekâsıyla alay edilmekte ve pırıl pırıl, zeki gençlerimiz, çocuklarımız bu aptallaştırıcı tarih masalları albümüyle sözüm ona ‘eğitilmektedir’. Aslındaysa beyinleri yıkanmakta ve yıllarca ve zorla kendilerine belletilen tarihî hadiseleri başka türlü tasavvur etmelerine imkân bırakılmamaktadır. Harf İnkılabı’na gerekçe olarak sunulan bahaneler de bu kuralın istisnası değil. Güya Arap/İslam harflerinin okunması ve yazılması zormuş da, bu elifba Türkçeye hiç uygun değilmiş de… Harf İnkılabı’nı ondan yapmışlar. Bu iddiaya ancak gülünür ama o kadar yıl boyunca ve defaatla safi zihinlere şırınga edilmektedir ki, aklında bazı şüphelerle eğitim sisteminin değirmenine dahil olan çocuklarımız bir müddet sonra başka türlü düşünemeyen birer aptal kutusuna dönüştürülmektedir. Harf İnkılabı’nın okuma yazmayı kolaylaştıracağı gerekçesiyle yapıldığını söyleyenlerin başında bizzat Mustafa Kemal gelmektedir. 1 Kasım 1928 tarihli Meclis açılış konuşmasında şunları iddia etmiştir: “Her şeyden önce büyük Türk milletine, onun bütün emeklerini verimsiz duruma sokan zor yolun dışında kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gereklidir. Büyük Türk milleti, bilgisizlikten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan bir araçla kurtulabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin aslından alınan Türk alfabesidir. Basit bir deney Latin aslına göre hazırlanmış Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk vatandaşlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır. Aziz arkadaşlar, yüksek ve ebedî yadigârınızla Türk milleti yeni bir nur âlemine girecektir.” “Yeni bir nur âlemine giriyoruz”, öyle mi? O zaman otomatikman Arap harfleri karanlığı temsil ediyor, değil mi? Cumhuriyetin aydınlık-karanlık, hayat-ölüm, genç-köhne gibi ötekileştirici yaklaşımının hangi vahim boyutlara ulaşacağını ahşap ev düşmanlığının kaleme alındığı metinlerden de biliyoruz: Eski ev mezar, apartman hayat imiş! Böyle yazdı yazanlar ve şehirlerimiz boğazına kadar apartmana boğuldu, daha da boğuluyor, boğulacak. Neyse. Biz şimdi yeniden 1 Kasım 1928 gününe ve TBMM’ye dönelim. “Emir demiri keser” derler. Daha aynı gün Meclis Başkanı Kâzım Özalp yeni alfabe için hükümetin tasarısının hazır olduğunu ve bir önergeyle bir an önce görüşülmesinin istendiğini söyler. Hemen geçici bir komisyon seçilerek tasarının görüşülmesine memur edilir. Saat 16.05’te Meclis toplantıya ara verir. Geçici komisyon, başkanlık odasında toplanır. Komisyonun tasarıyı okuması ve hatta daha önceden hazırlanmış(!) olan mazbatasını (tutanağını) imzalaması sadece 20 dakika sürer. Saat 16.30’da Meclis Genel Kurulu yeniden toplanır. Komisyon, mazbatasındaki tasarının ayniyle kabul edildiği belirtir ve kısa, tasvipkâr bir görüşmeden sonra saat 17’de 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkındaki kanun “Türk devrim mevzuatı” arasındaki yerini alır. Herşey o yarım saat içinde olup bitmiş ve bir milletin kütüphaneleri o yarım saatte tuğla yığınına dönüştürülürken alimler cahillerle eşitlenmiş, Osmanlının dişini tırnağına katarak yetiştirdiği aydın tabakanın kaderi yeni rejimin iktidar kabzasının insafsızlığına terk edilmiştir. Mesela Bursa’da Mısrî dergâhı sabık postnişini, üç dil bilen ve 30 kadar kitap kaleme almış bulunan alim Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Efendi millet mektebine devam ederek ‘okur yazar olduğunu’(!) ispat edebileceği bir ‘şehadetname’, yani diploma almak mecburiyeti karşısında kalır. Gerçi Gazi üç ay önce Sarayburnu’nda yaptığı bir konuşmada bir veya en geç iki sene içinde herkesin okuma yazma öğreneceğini söylemiştir ya, bunun gerçekleşip gerçekleşmediği genellikle sorgulanmaz ve okur yazarlığın adeta bir salgın gibi toplumun çeperlerini sardığı zannedilir. Bunların hepsi birer propaganda eseridir ve söylene söylene sanki gerçekmiş gibi algılanır olmuştur. Artık yeter! diyoruz ve bu oyuna veya masala bir son vermek gerektiğini söylüyoruz. Yazımızı şu iki iddia üzerinden sürdüreceğiz: 1) Harf İnkılabı okuma-yazma kolaylaşsın ve yaygınlaşsın diye yapılmamıştır. 2) Harf İnkılabından sonra okur yazarlık zannedildiği kadar hızlı bir artış göstermemiştir. Şimdi sırasıyla bu iki iddiamızın temellendirmesine geçelim. Kolaylık Bahane, Asıl Maksat İslamdan Kopmaktı Harf İnkılabı’nın okuma-yazma kolaylaşsın diye yapılmadığını bizzat zamanın Başbakanı İsmet İnönü hatıralarında açıkça yazmaktadır. Söylediği aynen şudur: “Harf İnkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. (…) Harf İnkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. (Harf İnkılabını yapınca) İster istemez Arap kültüründen koptuk.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485) Harf İnkılabı’nın Türkiye’de bir kültür değişmesini, yani İnönü’nün ‘Arap’ dediği ‘İslam’ kültüründen, medeniyetinden, âleminden kopmayı kolaylaştırmayı amaçladığının bu açık itirafı karşısında başka söze hacet yok ama devrin dalkavuk ulemasından İbrahim Necmi Dilmen’in 1934 yılındaki Cumhuriyet Almanağı’na yazdığı şu satırları yine de ibretle okunmaya değer: “Büyük şefin yüksek hamlelerinden biri ile tahakkuk eden harf inkılabı, Türk millî bünyesinin içine karıştırılmış olan Şark ve İslâm varlıklarının bağını kırmıştır. Arap harflerinin kelimeyi klişeleştiren, fakat okumayı güçleştiren yazı şekli ortadan kalkarken bütün bir zihniyetin de iflâsı ilan edilmiştir. Latin kökünden gelen yeni Türk harfleriyle Türk milleti, bütün dünyaya kendisinin Avrupalı medeniyeti benimsemiş bir Avrupa milleti, bir ileri millet olduğunu inkâr edilemez bir delil ile göstermiş oldu.” Nitekim daha inkılaptan önce, 27 Ağustos 1928’de yazar Burhan Cahid (Morkaya) İkdam’daki yazısında Latin harflerinin kabulüne ahbabı olan bir Ermeni iş adamının ne kadar sevindiğini anlatmakla meşguldü. Şöyle yazıyordu: “Yeni yazının dile düştüğü şu sırada bir ahbabımızla konuşuyordum. Demir ve çelik üzerine iş yapan Ermeni ahbabımız bu yazıdan pek memnundu.” Son bir delil olarak Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları çerçevesinde 1933 yılında devlet bir kitap çıkarır. Adı: Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne. Nasıldı? Nasıl Oldu? Kitapta 4 maddede Arap harflerinin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir: “(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu. / Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.” Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur: “Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler) ve fikir yeraltlarından bir darbede ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. /Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.” Resmi bir yayında ağızdan kaçmışsa bir laf, mühimdir ve nazar-ı dikkate alınmalıdır. İşte son cümlede sadede gelinmiş ve Harf İnkılabı’nın bizi teokratik, yani şer’î külliyattan (temel eserlerinden) ve yeraltından akıp gelen bin yıllık İslamî fikir damarlarından bir darbede ayırdığı ve üstelik yabancıların dilimizi öğrenip azınlıkların millî bünyeye katılmalarını kolaylaştırdığı itiraf edilmiştir. Dikkat edin, okuma yazma bizim için kolaylaştırılmamış, yabancılar için kolaylaştırılmış ve zaten Latin harflerini bilen azınlıkların millî bünyeye (bu nasıl bir ‘millî’ bünye ise artık) katılmalarını sağlayacak bir darbe olarak düşünülmüştür Harf İnkılabı. Demek tıpkı Medeni Hukuk inkılabında olduğu gibi çarpık bir durumla karşı karşıyayız. Nasıl 1926’da İsviçre’den Medeni Hukuk’u tercüme ederek alırken Hıristiyan azınlıklar Müslüman çoğunluğun hukukuna (Şer’î hukuka) tabi olmasın diye Müslüman çoğunluk Hıristiyan azınlığın hukukuna tabi kılındıysa, burada da aynı mekanizma işlemiş ve Latin alfabesini bilen Hıristiyan-Yahudi azınlığın Müslüman çoğunluğa intibak ettirilebilmesi için(?) Müslüman çoğunluğun okur yazarlığı yarım saat içinde sıfırlanarak Yahudi-Hıristiyan azınlığın zaten bildiği Latin alfabesine intikal ettirilmiştir. Bunun Türkçesi, ‘Eğer azınlıklar çoğunluğa uymuyorsa çoğunluk azınlıklara uysun’dur. Gizli Ajandaları Neydi? Türkiye’de yapılan inkılapların mantığı esasen bu şekilde işlemiş ama çoğunluğu aptal yerine koyarcasına ‘Arap/İslam alfabesi zordu’, ‘Kıyafetimiz derme çatmaydı’, ‘Mecelle çağın ihtiyaçlarına uygun değildi’ gibi çocukları bile güldürecek bahanelere sığınılmıştı. Buna gerek yoktu ki. Açıkça söyleseydiniz gayenizi: Biz, deseydiniz, güya savaş meydanlarında yendiğimiz Avrupalılar (Batılılar) gibi olmak için yapıyoruz inkılapları, Batılı olmak için şapka yüzünden adam astık, buna direndiği için Bediüzzaman’a tecrit uygulayıp hapislerde ömrünü çürüttük. Hayır, erkekçe ortaya koymuyorlar niyetlerini de paravanların arkasına sığınarak çamur atıyor ve böylece icraatının meşruiyetini sağlamaya çalışıyorlar. Va hayfa! Bakın bir soru bizi nerelere getirdi. İsterseniz daha fazla kederinizi ziyadeleştirmeden şu ikinci iddiaya geçelim: Harf İnkılabından sonra okur yazarlık zannedildiği kadar hızlı bir artış göstermemiştir demiştim. Şimdi bunun delillerini ortaya koyalım. İlk olarak kaba bir istatistik bilgisi. 1981 yılı Türkiye İstatistik Yıllığı’na göre 1927-1951 döneminde Türkiye’de okur yazar oranlarını görelim. 1927 %10,7 1936 %19,2 1941 %22,4 1946 %29 1951 %33,6. Bu resmi istatistiğe göre kabaca Türkiye’de Harf İnkılabından 1 yıl kadar önce okur yazar oranı yüzde 11’e yakındır. 1928 yılı sonunda bu rakamın yüzde 12 civarına ulaştığını kabul edebiliriz. Ancak 1927’de 10,7 iken tam 9 yıl sonra okur yazar oranı rakamının sadece 8,5 puan yükselmiş olmasını dikkatinize sunmak isterim. Yani koparılan bütün kıyamet 9 yılda 8,5 puan için miydi? diye düşünmeden edemiyor insan. Hani o kadar Millet Mektebi açıldı, milyonlar okur yazar olmaya koştu, sular seller gibi okuyup yazmaya başladı vs. söylemleri nerede? Gerçekler acıdır ve acıtır maalesef. Netice: Sıfıra Sıfır O zaman şöyle düşünmeye çalışalım. 1928 yılında Harf İnkılabı yapılmasaydı da biz eski usul eğitimimize devam etseydik ve yaklaşık yüzde 12 olan okur yazar oranını her yıl sadece 1 puan artırsaydık, 1936’da oran kaça yükselecekti? Parmak hesabıyla 8 yılda 8 puan yükselecek ve yüzde 20’ye çıkacaktı, değil mi? Peki ne olmuş realitede? Yüzde 19,2! Normal sürecinde gelişmesine devam etseydi ulaşacağı noktaya bin yıllık bir kültürün ürünlerini tuğla yığınına çevirerek, bir barbarlık icraatı olan Arap/İslam harflerini yasaklayarak ve insanları babalarının mezar taşını okuyamayacak duruma getirerek ulaşamıyorsunuz bile, ve bunu kalkıp bir de başarı diye alkışlıyorsunuz. Ayakta alkışlanır böyle pazarlamacılık. Peter Drucker o zaman yaşasa dizinizin dibine çöküp sizden ‘işletme’ dersi alırdı, eminim. Kaba istatistik sonuçları bunlar dedik ama rakamları biraz daha kalite yönüne doğru sürersek ortaya daha vahim manzaralar çıkacaktır. Mesela Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ilk Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’un hatıratındaki şu sözleri üzerinde düşünmeye değer: “İstanbul’dan biri geldi. Türkiye’de yılda ancak 25 eser basılıyormuş. Yeni yazı ile gazetelerden her gün bir miktar daha az nüsha satılıyormuş. Bu hal bu yazının fiyaskosuna maddî delildir. Paris Osmanlı Bankası sirküleri yazı hakkında Türkiye’nin resmi istatistiğini neşretti. Bu kadar seferberlik, millet mektepleri, masraf, jandarma ile mekteplere sokmalara rağmen üç yılda ancak 1 milyon 200 bin kişiye yazı öğretebilmişler. Halbuki eski yazı ile okuyup yazma bilenler 900 bin kadarmış. Demek netice hiçtir. Hem de öğrenenler heceleme halinde iptidai imişler. Bu yazı işi millî, büyük bir felaket olmuştur.” (Hayat ve Hatıratım, 4, Altındağ: 1968, s. 1749.) Bir de Enver Ziya Karal hiç yüzü kızarmadan şunları yazabiliyordu, hem de 1958 yılında: “Türkiye’nin bütün şehir, kasaba ve köylerinde halk yeni harfleri öğrenmek için işe koyuldu. Her nesilden, her yaştan vatandaşlarımız alfabenin öğretilmesi için açılan millet mekteplerine doldular. Bir aralık Türkiye, dünyada misli görülmemiş büyük bir okul haline geldi.” (Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Maarif Basımevi, s. 161.) Bu yalanlarla büyütüldük ama biz yandık onlar yanmasın diyor, evlatlarımızın artık bu yalanlarla büyütülmesini istemiyoruz.
Risale-i Nur'la YolculuğumAllah-ü Teâlâ “Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba bir cam içindedir. O cam da, sanki inciden bir yıldızdır; bu lamba ne doğuya ne batıya nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından (çıkan yağdan) yakılır; onun yağı, nerede ise kendisine ateş değmese bile ışık verecek! Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. İşte Allah, insanlara böyle misaller getirir. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Risale-i Nur o nurdur ki, vicdanımı aydınlatmış, âleme olan nazarımı ve hayatımı değiştirmiştir. Onu duydum, ancak mahiyetini, müellifini ve muhtevasında neler olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim, bu risalelerin Kur’an ve sünnet-i nebeviyle alakalı olduğuydu. Vaziyet böyleyken Risale-i Nurlarla tanışmaya ciddi manada iştiyak hissettim. Bu sırada Sudan Hartum Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nün Hayrat Vakfıyla ortak yaptığı “Risale-i Nurun Felsefe ve Kelam İlminin Tecdidindeki Rolü” isimli sempozyuma davet edildim.Bu davete icabet edip büyük bir merakla gittim. Sempozyum salonu, üniversiteli öğrenci ve hocalarla doluydu. Sempozyum, sunumlar ve değerlendirmeler eşliğinde başladı. Orada Bediüzzaman Hazretlerinin bu eserleri telif ettiğini ve onun Türkiyeli olduğunu anladım. Bu sempozyum, aklımda bir çok soru uyandırdı ki bunların başında ismini ilk defa duyduğum bu İslam aliminin kim olduğu geliyordu. Kendi kendime “Hakkında böyle büyük uluslararası bir sempozyum yapıldığına göre bu alim, büyük bir alimdir” dedim. İkinci gün beraberimde kız kardeşimi de sempozyuma getirdim. Çünkü duyduğum bu iman hakikatleri beni çok etkilemişti. Onunla beraber sempozyumun bitimine kadar oturduk. Program çıkışında, Hayrat Vakfı'nın hanımlardan sorumlu hocamızla tanıştık. Kendisi bize, bayanların merkezini tarif eden bir kart verdi. Sonra o merkezi ziyaret ettik. Merkeze girince Risale-i Nur talebeleri bizi karşıladı. Onlarla beraber oturduk; o günkü dersin konusu “Allah’ın ibadetlerimize ne ihtiyacı var” idi. Bu ders bende çok büyük tesir uyandırdı ve hayrete düşürdü. Aynı zamanda âlemlere, semaya, arza, bütün mevcudata ve ağaç, meyve, hayvanlar, dağlar, bulutlar ve beşer gibi bütün mahlukata olan nazarımı değiştirdi. Sanki bütün bu varlıklar, eski bildiklerim değillerdi. Bulduğum bu nurla bütün hepsi tebdil edip değişmişlerdi. Aynı şekilde geçmişte yaptığım namaz, oruç, sadaka ve hasenat gibi ibadetler de o nur vasıtasıyla değişmişti. Risale-i Nur, vücudumdaki bütün uzuvlarımı sarsan, bütün sükun bulmuş a’zâmı harekete geçiren, aklımdaki bütün zulümâtı aydınlatan ve ölmüş kalbime hayat veren ve nur ve ziya saçan bir kandildir. O, en sıcak yaz mevsimde bana doğru esen ve havasını teneffüs ettiğimde bütün dert, tasa ve kederlerimi gideren bahar rüzgârlarından bir rüzgârdır. Risale-i nur, tıpkı yağmurun kuru çöle yağıp yeşillendirmesi gibi, bütün vücudumu hareketlendirdi, aydınlattı, tenvir etti ve hayat verdi. O, Allah’ın bir rahmeti, fazlı ve bereketidir ki beni en ihtiyacım olduğu bir zamanda bu nurlu kelimeler ve iman hakikatleriyle nimetlendirmiştir. Aklıma ve kalbime izinsiz girmiş ve kalbimi mutmain kılmış ve ruhumu ferahlatmıştır. İlme, âlime ve kitaplara çok önem veririm. Ancak şimdiye kadar bu kadar derin fikre sahip, beşerin her tabakasına aklî, mantıkî ve kalbî hitap eden ve aklı ve kalbi fen ve din ilimleriyle cem’ edip toplayan başka kitap görmedim. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyeyi bu kadar yüksek hakikatlerle anlatan bu kıymetli nurlu incilerden çok istifade ettim. Beni fetheden nurani fatih Risale-i Nur, kainatın bir çok tılsımını halletmiş ve hayatımdaki bir çok müşkile ve suale, gayet şeffaf ve ikna edici bir şekilde cevap olmuştur ki, bunların hallinden bir çok âlim ve müfekkir aciz kalmıştır. Risale-i Nurla, her şeyin Cenab-ı Hakka ait olduğunu ve her mahlûk ve mevcutta onun esmasının tecelli ettiğini gördüm. O, soluduğum oksijendir. Bütün mahlûkat ve mevcudâta fısıldadığım konuşmamdır. Bende olan birçok yara ve musibetlere karşı devâ ve merhemdir. Bütün mahlûkatın tesbihini bana duyuran kulağımdır. O, görmemi, işitmemi, ruhumu, hayatımı ve kalbimi tenvir etmiştir. Ümmet sevdalısı İmam Bediüzzaman’a binlerle selam olsun.
Birlik Mefkuremizin Anahtarı OsmanlıcaTürkler gibi sonradan İslam’ı kabul eden bütün milletler, bu yeni kabul ettikleri dinin kutsal kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’in harflerini dillerine uyarladılar ve bu harfleri yaygın bir şekilde kullanmaya başladılar. Farslar, Afrika halkları, Kafkas halkları, Balkanlar, Hint ve Uzakdoğu halkları gibi halklar, İslam dinini kabul ettikleri andan itibaren çok farklı bir kültür dairesinin içine girmiş olduklarını da biliyorlardı. İslam’ı kabul etmelerinin ardından kültürel manada yaptıkları en büyük değişiklik, eski yazılarını bırakmak ve yeni dinlerine nispet edildiğinde İslam yazısı olarak anılabilecek Nebati kökenli Arap harflerini dillerine uyarlamak olmuştur. Bilhassa Müslüman Türk dünyasında 20. yy’a kadar kullanımı devam eden bu harfler, yüzlerce farklı lehçeleri bulunan Türkçeyi iki ana yazım dilinde birleştirerek, Hint Asya’sından Balkanlara dek ortak bir medeniyetin, müşterek bir kültürün oluşmasını sağlamıştır. İki yazım dili arasındaki fark ise aslında çok da büyük değildi. Osmanlı Türkçesi genel adıyla adlandırabileceğimiz Batı Türkçesi yazım dili, ünlü harfleri daha az gösterirken, Doğu Türkçesi’nin Hâkâniye ya da Çağatay olarak adlandırılabilecek yazım dilinde ünlüler daha belirgin olarak gösterilmişti. Bu gibi fazla da belirgin olmayan farklılıklara rağmen iki yazım dili mensupları, kullandıkları kelimelerin ortak yazımının da sağladığı avantajla yazım dilinde çok rahat anlaşabilmişlerdir. Müslüman Türklerin Ortak Yazım Dili İdeali Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelerin Batı ve Doğu Türkçesi yazım dillerinde de aynı şekilde yazılması, şiirden nesire kültürel ve edebi birlikteliğin doğmasını sağlamıştır. Yazım dilindeki bu ortaklıklara ve yakınlaşmalara rağmen elbette maksut olan Türkçe birliği sağlanamamıştı. Bilhassa yazım dilinde bu birliği sağlamanın öneminde değinen düşünürlerden en önemlisi İsmail Gaspıralı olmuştur. Gaspıralı 1914 yılında İkdam Gazetesi ile yaptığı söyleşide, dilde birliğin önemine değinerek şunları söylemiştir: “Eğer Türkler (Anadolu Türkleri) dillerini biraz daha sadeleştirmiş, okumayı ve imlayı öğretecek şekilde ünlü harfleri kullanmaya başlamış olsalardı, 5-6 seneye kadar Rusya Müslümanlarıyla dilleri kesinlikle birleşmiş olurdu. Bundan doğacak faydaları izah etmeye gerek yoktur sanırım.” Bununla birlikte Gaspıralı, Doğu ve Batı Türkleri arasında sağlanacak dil birliğinin Osmanlı Türkçesi ve Osmanlı yazım dili üzerinden oluşmasını istiyordu. Bunun için haklı gerekçeleri de vardı. Osmanlı Türkçesi pek çok halkı kapsayan ve pek çok kültürü etki altına alan bir imparatorluk diliydi. Üstelik 19. yy’ın başlarından itibaren Rusya, Orta Asya’daki Türk ağız ve lehçelerinin her birini ayrı birer dil haline getirme politikası gütmeye başlamıştı. Türkçenin yazım dili, ortak bir yazım diline doğru fıtri bir şekilde tekamül ediyordu aslında. Ancak bilhassa Rusya ve Çin, İslam dünyasındaki böyle birliği asla arzulamıyordu. Materyalist felsefenin ürünü olan böl, parçala, yut politikasının bir gereği olarak Kafkaslar’da, Orta Asya’da, Çin’de yaşayan bütün Müslüman toplulukların yazı dillerine müdahale edilmesinde kararlıydılar. O dönemin ABD önderliğindeki kapitalist güçlerinin de böyle bir bölünmeden şikayet etmek bir yana, Müslüman Türklerin bölünmesinden çok memnun oldukları âşikardı. Petrolünü ve doğal zenginliklerini sömürebilmek için küçük toplulukları bile ırkçı savaşlara teşvik eden menfaatçi Batı’nın İslam dünyasının bölünmesinden şikayet etmesini beklemek fazlaca iyi niyetlilik olurdu elbette. KOMÜNİST RUSYA’DAN İSLAM BİRLİĞİNE DARBE Komünist hükümetin başkanı Stalin, Müslüman Türk dünyasında uyanan birlik ruhunu yok etmek için 1920’li yıllarda Devrimci Latin dönemini başlattı. Buna göre Rusya’da yaşayan Müslüman toplulukların “yazı birliği” yok edilecek, İslam yazısı yerine Latin alfabesi ikame edilecekti. Bilindiği gibi Komünist Rusya’nın yazı dili Kiril alfabesine dayanıyordu. Müslüman topluluklara Kiril alfabesini kabul ettirmeye çalışmak Ruslaştırma/kökenlerinden koparma politikası olarak algılanabilirdi. Bu yüzden de geçiş döneminde bütün Müslüman toplulukların Latin alfabesini kabulü sağlanacaktı. Bunun için Komünist parti, Müslüman topluluklar arasında saygın kabul edilen kimi isimleri kullanma yoluna gitti. Müslüman Türklerin mahalli milliyetçiliklerinden de isitfade edecek olan bu insanlar, Orta Asya topluluklarında Latin harflerine geçilmesi adına çalışmalara başladılar. Kısa sürede bu çalışmaların meyveleri alınmaya başlandı. 1922 yılında Azerbaycan, türlü tartışmaların ardından bin yıllık İslami Türk yazısını bırakarak, Latin Alfabesini kabul etti. Asıl Latinceleştirme fırtınası ise 1928 yılından sonra kopacaktı. “Rusya için Latin politikası, doğuda uygulanacak devlet politikasıdır ve Arap harfleri de devletin düşmanıdır. 1925 yılında Arap alfabesinde basılı eserlerin ithali yasaklanmıştır. 1928-1930 arasında özel harfler eklenmiş bir Latin alfabesinin kullanımına geçilmiştir. Bu yolla Arapça kullanan eski seçkinlerin etkisi azaltılmıştır. İlk aşamada Kiril alfabesi yerine Latin alfabesinin seçilmesinin hedefi, özellikle Müslüman halklara dil politikasında Ruslaştırma amacı güdüldüğü izlenimini vermekten kaçınma düşüncesidir. Bu orta yol politikası sonucu, 36 milyon konuşanı olan 70 dil Latin alfabesiyle yazılmaya başlanmıştır.” (Simon, 1991: 214) Böylece, dilde yazım birliğinin en mükemmel döneminin yaşanmaya başladığı bir noktadan, neredeyse bin yıl geriye gidilmiş, aslında aynı dilin konuşanları birbirleriyle anlaşamaz hale gelmiştir. Türkçemiz Yetmi Farklı Dile Dönüştü Latin harflerinin kabulüyle birlikte adeta 70 farklı dil ortaya çıkmıştır. Latin alfabesi fonetik bir alfabe olduğu için, herkesin anladığı ortak yazım dilinin yerini, her ağız ve her lehçe nasıl konuşuluyorsa öyle yazılan en az 70 farklı yazım dili almıştır. Böyle bir girişimin ne derece büyük bir kültürel yıkım getirdiği ortadadır. Osmanlı yazım diliyle, Doğu Türkçesinin yazım dili neredeyse birleşecek ve tüm Müslüman Türkler ortak bir yazıyla birbirlerini anlayacakken, birden bire bütün Müslüman Türk boyları birbirinden koparılmıştır. Belki bazı okurlarımız “yazıda birlik” derken neyi kastettiğimizi anlamayabilirler. Bir tek örnekle bu mevzuyu açıklayalım. Türk lehçelerinin konuşulduğu topluluklarda Türkiyemizde yaşanan lehçe farklılıkları gibi farklılıklar her zaman vardı. Mesela bizdeki çoğul eki olan “ler” ekinin, “lör”, “lor”, “lir”, “lar” vb. bir sürü şekilleri telaffuz ediliyordu. Türkçe’nin İslami yazım dilinde ise bütün bu farklı seslerden oluşan ekler, “lr” formuyla yazılıyordu. Bunu diğer bütün eklere ve aynı formlarla yazılan kelimelere kıyas ettiğinizde, Latin ve ardından Kiril harflerinin kabulüyle bu topluluklarda nice dil farklılaşmalarının olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz. Ayrı ayrı Türk ve Kafkas lehçelerinin adeta “müstakil birer dile dönüştürüldüğü” (En az 70 farklı yazım dili oluştu!) bu geçiş döneminin ardındansa, Komünist Rusya hâkimiyetindeki bölgelerde Latin alfabesi kaldırılarak bu alfabenin yerine Kiril alfabesi ikame edildi. Azeri, Gagauz, Kırım, Tatar, Kazan Tatar, Başkurt, Nogay, Karaçay, Malkar, Kumuk, Kazak, Karakalpak, Türkmen, Özbek, Kırgız, Uygur, Hakas, Tuva, Altay, Çuvaş, Yakut Türkleri 1937-1940 yılları arasında Kiril alfabesini kullanır hale gelmişlerdi. Eş Zamanlı Alfabe Değişimleri Tesadüf müydü? Bu dönemde Batı Türkçesinin temsilcisi olan Türkiye Türkçesi Latin harfleriyle yazılmaya başlanmış, Balkanlardaki Müslüman topluluklar da hâkim devletlerin baskılarıyla Kiril ve Yunan alfabelerini kabul etmek zorunda bırakılmışlardır. Bütün dünyada görülen bu eş zamanlı değişim örnekleri, bu kültürel inkılapların tesâdüfi ve yerel olmadığını, bütün bu değişimlerin küresel bir merkezden yönetildiğini ispat etmekte değil midir? Attila İlhan, Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” (Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması) adlı eserinden konumuzla ilgili olarak şu satırları nakleder: “...Batı için temel sorun, İslamcı köktendincilik değildir, sorun bizzat İslamdır; başka bir deyişle, halkı kültürünün üstünlüğüne inanmış ve gücünün azlığını takıntı haline getirmiş, farklı bir medeniyettir. İslam’ın sorunu ise, CIA veya ABD Savunma Bakanlığı değil, ama Batı’dır; halkı, kültürünün evrenselliğine inanmış; ve azalmakta olsa bile, gücünün, kendine bu kültürü dünyaya yayma yükümlülüğünü dayattığına inanmış, farklı bir medeniyettir. Bunlar, İslam ile Batı arasındaki çatışmayı körükleyen, temel bileşenlerdir...” (a.g.e. s. 322) Görüldüğü gibi asıl mesele medeniyet meselesidir. Seküler Batı, Komünizmiyle de, Kapitalizmiyle de ve hatta en özgürlükçü görünen Liberalizmiyle de İslam’ın medeniyet anlayışına karşıdır; bu sebeple Müslümanları bu tertemiz medeniyetin dairesinden, zulümlerle kirlenmiş kendi seküler medeniyetinin dairesine çekmek istemektedir. Bu sebeple Rusya’da ve dünyanın diğer yerlerinde yaşanan Alfabe değişiklikleri sekülerizmin yegâne hamisi olan Batı’yı oldukça memnun etmiş olmalıdır. Tüm dünyada adeta tek elden yönetiliyormuş gibi hayata sokulan Alfabe değişim politikalarının bilhassa Müslümanlara ve özellikle de Müslüman Türklere yönelik olması da dikkat çekici değil midir? Japonlar, Ermeniler, Çinliler, Hintliler, Yunanlar gibi kendi özgün alfabelerini binlerce yıldan beri kullanan milletler, uzun yıllar süren sömürge işgallerine rağmen alfabelerini değiştirmeleri konusunda Müslüman Türklerin maruz kaldığı baskıların binde birine maruz kalmamışlardır. Çünkü bilinmektedir ki, Avrupa’nın cehalet karanlıklarına düçar olduğu sıralarda, Müslüman Türklerin yaşadıkları topraklar; Buhara’dan Konya’ya, Semerkand’dan Mardin’e ilimle, edebiyatla, bilimle, kültürle aydınlanıyordu. Bu parlak dönemde verilen ilmi şaheserlerle Müslüman Türklerin irtibatını koparmanın yegâne yolu ise, Türkleri geçmişlerine bağlayan bütün bağları kopartmak, onları geçmişin muhteşem günlerine götürecek bütün anahtarları yok etmekti. Batı, Türk dünyasındaki Alfabe politikalarına dolaylı ya da doğrudan destek vererek, kendi seküler medeniyetine alternatif üretebilecek yegâne birikime sahip olan Müslüman Türklerin, Batı’nın medeniyet dairesine hapsolup kıyamete kadar “uslu durmasını” garantilemiş olacaktı. KÜLTÜR DEVRİMLERİNİN SONUÇLARI Hâl-i hazırdaki bu bölünmeden daha vahim olmak üzere, bu değişimlerle Müslüman Türklerin binlerce yıllık ortak kültür, tarih ve medeniyet birikimleriyle yani tarihleriyle de irtibatları kesilmiş oluyordu. Kültür devrimleri yoluyla Türkler sadece geçmişlerinden ya da soydaşlarından kopartılmakla kalmıyor; Kürtler, Tacikler, Hintliler, Afrikalılar, Afganlar, Farslar, Araplar gibi ortak kültür ve medeniyet şuuruna sahip ebedi kardeşlerinden de uzaklaştırılmış oluyorlardı. Bugün Myanmar’da yaşayan Arakan Müslümanlarının ya da Çin’deki Uygur Türklerinin veyahut da Avrupa’daki Türklerin maruz kaldıkları kültür katliamları ne kadar kabul edilemezse, o günlerde adeta tek bir küresel merkezin emriyle gerçekleştirilen bu kültür soykırımları da elbette kabul edilemezdi. Çin, Irak, İran, Afganistan gibi bölgelerde yaşayan Müslüman Türkler bin yıllık ortak yazılarını muhafaza ederlerken, maalesef dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Türkler birbirlerine, medeniyetlerine ve tarihlerine oldukça yabancılaşmış durumdaydılar artık. Yazı sistemlerini muhafaza eden Müslüman toplumlar ise, egemen diğer toplumların kültürel alandaki baskılarına maruz kalmıştır sürekli. Mesela Çin, binlerce harften oluşan ve gerçekte öğrenilmesi oldukça zor olan kendi yazı sisteminin; Uygurların İslam harfli yazı sisteminden daha kolay ve güzel olduğu propagandasını yapmaya devam etmiştir her zaman. Yaşanan bu alfabe değişikliklerinin ve genel manada kültür devrimlerinin, İslam dünyasının geneline de olumsuz yansımaları olmuştur. Kur’an kaynaklı harflerini değiştiren devletlerin İslam dünyasından uzaklaştığını düşünen diğer Müslüman halklar, bu topluluklarla aralarına ciddi mesafeler koymuşlardır maalesef. Medeniyet Mefkûremize Doğru Yeniden 1900’lü yılların ilk çeyreğinde tüm Türk-İslam âleminde neredeyse hayata sokulmak üzere olan Ortak Yazım Dili mefkûresini, bugünlerde yeniden en önemli medeniyet rüyamız kılmalıyız. İsmail Gaspıralı gibi münevverlerin o yıllarda önerdiği gibi, Osmanlı yazım dili esas olmak üzere tüm Türk-İslam dünyasını kapsayan bir dil birlikteliği inşa edilmelidir. Balkanlardan Orta Asya’ya, Uzak Doğu’dan Afrika’ya yüzlerce bölünmüş topluluğun yeniden birlik olmasını ancak ortak bir yazım diliyle sağlayabileceğimiz açıktır. İslam dünyasının tamamında bin yıllık alışverişlerin sonunda ortak bir felsefe, mantık, hukuk, edebiyat ve bilim dili oluşturulmuşken, bütün bu enerjinin işlevsiz bir şekilde tarihin tozlu rafları arasında “ölüm sessizliğine” terk edilmiş olması, yeni bir ortak medeniyet inşa etmemizin önündeki en büyük engeldir. Bugünlerde Türkiye’de Osmanlı Türkçesinin değerinin yeniden anlaşılması gibi, bin yıllık ortak yazı dilimiz Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da yeniden ilgi odağı haline gelmeye başlamıştır. Gelecekte köklü ve umumi kültürel ortaklıkları doğuracak hayırlı bir küresel entegrasyon sürecinin temelleri de bugünlerde atılmaya başlanmıştır çok şükür. Bu yaşanan sürecin ardından, elbette Latin, Kiril alfabesi gibi kazanımlarımızı da unutup yok saymadan, o günlerin küresel baskıları nedeniyle gerçekleştiremediğimiz “Ortak Yazı Dili” hedefimizi yeniden hayata geçirmeye çalışmalıyız. Bu konuda İİT, Yunus Emre Enstitüsü ve İDSB gibi milletlerarası kuruluşlarımıza büyük görevler düştüğü gerçeği de aşikârdır. Müslüman Türklerin yaşadıkları bütün coğrafyalarda, Hayrat Vakfı’nın Türkiye’de açtığı Osmanlı Türkçesi kursları gibi kurslar açılmalı, bu bölgelerde yaşayan kardeş toplulukların ortak tarih, medeniyet ve kültürlerini öğrenmeleri için ciddi çalışmalar yapılmalıdır. İslam dünyasında bugüne kadar kullanılan yerel yazı dillerinin yanında, Osmanlı Türkçesi gibi ortak bir yazı dilinde buluşulması, ortak medeniyetimizi inşa etme heyecanından doğan dilde birlik projesinin birinci adımı olacaktır. İkinci birliktelik adımı ise İslam dünyasının ortak ibadet dili olan Arapça’nın, İslam Dünyası Ortak Dili olarak resmen kabul edilmesi ile atılmalıdır. Türk, Arnavut, Boşnak, Afgan, Arap, Hint, Urdu, Malay vb. bütün Müslüman toplulukları birleştirecek bu adım da oldukça önemlidir. Bu adım İslam Birliğine giden yolda gerçekten önemli bir adım olacaktır. Şu da bir gerçektir ki İslam, Doğunun dini olduğu kadar Batının da dinidir artık. Amerika ve Avrupa’da milyonlarca insan İslam’ı kabul etmiş, Doğudan milyonlarca Müslüman Batıya göçmüştür. Yine Batı’da yaşanan manevi boşluk, bu bölgede İslam dininin Batılıların anladığı dilden anlatılmasına ihtiyaç olduğunun açık bir kanıtıdır. Bu nedenle üçüncü bir adım olarak da yaygın olan yabancı dilleri bilhassa da İngilizceyi ciddi bir şekilde yeni nesillere öğretmek gereklidir. Özetle söylemek gerekirse Türkiye, Balkanlar ve Orta Asya Türkleri olarak bizler, kadim harflerimiz yoluyla binlerce yıllık manevi değerlerimizle yeniden buluşacak, küresel emperyalizmin kültür zincirlerinden kurtularak kendimizi tamamen “hür” hissedebileceğiz. Bu anlamlı buluşmanın ardından kükremiş bir sel gibi bendimizi çiğneyecek; muasırımız olan devletlerin seviyesinin üstünde bir medeniyeti, kendi öz medeniyetimizi ancak böyle inşa edebileceğiz; tıpkı İstiklal Marşı’nın mısralarından öğrendiğimiz gibi: Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım. Kaynaklar: http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s16/toker.pdfProf. Dr. Ahmet B. Ercilasun / Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 332, Sayfa: 705Cumhuriyet, 16.07.2004
Arnavutların Harflerini Değiştirmeleri ve NeticeleriMevzua geçmeden önce Arnavut tarihine kısaca bir göz atmak, anlaşılması için faydalı olacaktır: Arnavutlar Avrupa’nın en eski kavimlerinden biri olup, tarih devirlerinin başlangıcından beri oturmakta oldukları yerlerden ayrılmamışlardır. M.Ö. 168’de Romalı General Aemilius Paulus’un bir seferi neticesinde Roma’ya tâbi olmuştur. Ancak bu istila onların din, dil ve geleneklerine pek fazla tesir edememiştir. Roma’nın ikiye bölünmesi üzerine, doğu ve batı Roma’yı ayıran sınır Arnavutluk ortasından geçmiştir. Daha sonraları bazen Bizans’ın bir kısmı olmuş, bazen da Bulgar, Sırp, Venedik ve Napoli devletlerinin hâkimiyeti altına girmiştir. Coğrafi durumunun elverişsiz olması sebebiyle barbar istilâlarına fazla uğramamıştır. Asırlar boyunca adları hemen hemen unutulmuş olan Arnavutlar, 11. yy’den itibaren kendilerine hareket imkânı veren bazı siyasî ve askeri sinde yeniden tarih sahnesine çıkmışlardır. Arnavutlarla Müslüman Türkler arasında ilk münasebet, Bizans imparatoru 3. Andronikos’un Aydınoğlu Umur Bey’den yardım istemesi ve onun da Ahmet Bey komutasında gönderdiği 2000 kişilik bir kuvvetle Arnavutlar üzerine yürümesiyle olmuştur. Arnavutlar arasında bağımsızlık faaliyetleri Balsa ve Dukagin aileleri tarafından yürütülmüşse de, buna rağmen aşiret hayatı ve düşüncesinden pek kurtulamadıkları görülmektedir. 1381’de Şahin adlı bir Arnavut, emrindeki Türk kuvvetleri vasıtası ile Yanya ve çevresini elinde tutuyordu. Şahin, Yanya prensi Tomas’a bağlı görünmektedir. Ancak Tomas 1385’de Osmanlı padişahına bağlanmak durumunda kalmıştır. Her ne kadar 1389’da Kosova savaşında Arnavutlar karşı tarafta yer almış iseler de, savaştan sonra Arnavut beyleri Osmanlı devletine tâbi olmuşlardır. Ancak buralarda Osmanlı’nın tam hâkimiyeti Yıldırım Beyazıt devrine kadar kalmıştır. Osmanlı’nın karışıklık devirlerinden sonra buralarda tımar sistemi yerleştirilmiş ve “Arnavut İli Sancağı Beyliği” adı altında uç beyleri tarafından idare edilmişlerdir. Zamanla Arnavut beyleri de oradaki Osmanlı idarî teşkilatında yer almış ve İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Bu tarihiden 1571’e kadar burada bazı isyan, işgal ve savaşlar olmuşsa da, 1571’den sonra İslamiyet Arnavutluk’ta iyice yerleşmiş, Papa’nın onları tekrar eski dinlerine döndürme gayretleri boşa çıkmıştır. 1878’den sonra Arnavutlar Kuzey Arnavutluk’ta kendi başlarına bir idare kurmaya çalışmışlardır. Bunun üzerine 2. Abdülhamid’in gönderdiği Derviş Paşa buradaki komiteyi dağıtarak, elebaşlarını Anadolu’ya sürmüştür. 1908’de 2. Meşrutiyetin ilânından sonra buralarda Arnavut okulları ve kulüpleri Açılmış, Arnavut diliyle neşriyat başlamıştı, ittihat Terakki bu okul ve kulüpleri kapatarak Arnavutça neşriyatı yasaklamıştır. Bunun üzerine Kosova’da çıkan isyan Şevket Turgut Paşa tarafından bastırılmış, ancak bu hadiseden sonra Osmanlı devletinin orada aldığı her tedbir aksülâmel uyandırmıştır. Neticede 1912’deki ayaklanmaları neticesinde Devlet Arnavutluk’a muhtariyet vermek zorunda kalmıştır. Bu tarihlerde başlayan ve Osmanlı’yı balkanlardan atma gayesi güden (bu arada ittihat Terakki’nin basiretsizliğinin de sebep olduğu) Balkan savaşı patlamış, Arnavutluk’un istiklali 17 Aralık 1912’de Londra Konferansında tanınmıştır. Ne hazindir ki, milliyetçilik ve buna bağlı birçok sebeplerle Osmanlı’nın başını ağrıtan ve içinde bulundukları nimeti kavrayamayan Arnavutların zamanımıza kadar yüzleri gülmüş değildir: Birinci ve ikinci cihan harpleri, işgaller vs.den sonra, yakın zamana kadar bulunduğu Rusya peykliğine 1941’de Enver Hoca1 ile beraber girmişti. Şimdi ise tehdit altında yaşayan ve ülkemize dostluk yüzü gösteren zayıf bir devlet durumundadır. Arnavutluk’ta etnik olarak eskiden beri; kuzeyde bulunan Gegalar ve güneyde Toskalar yaşar. Gegaların ekseriyeti sağlam Müslümanlar olup, Toskalara nazaran çok daha dindardırlar. Aşağıda da görüleceği üzere, İslâm harflerinin müdafaasını en fazla dindar olan Gegalar yapmış, harflerin değiştirilmesinde en büyük rolü ise Toskalar oynamışlardır. Bu kısa tarihî gezintiden sonra asıl mevzumuza dönüyoruz: İslâm yazısını bir tarafa bırakırsak, Arnavutluk’ta alfabe bakımından karışıklıklar yaşanmıştır: Daha 1869’larda Basiret’de “Arnavut lisanına mahsus hurufatın icad ve tanzimi için üç azadan meydana gelen bir komisyonun teşkil edildiği” haberi çıkmıştır. Bu haberin son kısımlarında, “..Maarif Nezaret-i Celîlesiyle bi’1-İstişâre Arnavut lisanına mahsus hurufatın icad ve tanzimi zımnında üç nefer azadan mürekkep bir komisyon teşkil ettirmişler idi. İşte bu komisyon marifetiyle meydana getirilen hurufât matluba muvafık ve berâ-yı suhulet Latin hurufatına dahi mutabık bulunduğu halde, yakında neşr ü îlan kılmağa mesmûat-ı vakıadandır. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki gerek bu alfabe ve gerekse daha sonraları Şemseddin Sami Bey’in hazırladığı alfabeler, milli birer alfabe olmayıp; Arnavutluk’da mahallî olarak kullanılıyorlardı. Eski İşkodra alfabesinin pek fazla işe yaramadığı düşüncesiyle, daim sonraları Bashkimi (Baskım) ve Agimi alfabeleri icad edilmiştir. Sami Bey’in2 hazırladığı ise Tosk kesiminde kullanılıyor ve kendisi Fraşer’li olmasından olacak ki, Fraşerî alfabesi adını taşıyordu. Bu arada İslamiyet ve Kur’ân-ı Kerîm’in Müslüman Arnavutluk üzerindeki tesiriyle beraber Osmanlı idaresinin de İslam harfleriyle çalışıyor olması; hem Türkçenin ve hem de harflerin diğer dil ve alfabelere mutlak üstünlüğünü gerekli kılıyordu, işte bu üstünlüğe ilk karşı koyuş, 1-10 Kasım 1908’de Manastırda toplanan kongrenin hazırlayıp düzenlediği alfabedir ve Cemiyet-i İlmiye-i Arnavudiye’nin eseridir. Gariptir ki, Arnavutluk’ta bu tebdil hareketine karşı koymak isteyenler Meşihat ile (ve dolayısıyla İstanbul’la) yazışmalara geçip fetva isterlerken, o zamanlara kadar inkılap için can atan Hüseyin Câhid bu durumu alkışlar tarzda ifadeler kullanmakla kalmayıp, bizde de harflerin tebdil edilmesi gerektiğini, hatta Arnavutların kısa zamanda bizi geçeceğini, onların bu hareketine karşı durmamak gerektiğini... söylemişti.3 Gerçi Hüseyin Câhid bu sözlerinde biraz geç kalmıştı, ama geç de olsa söylemeden edememişti. Halbuki dikkat edilirse Arnavutluk Batıya en yakın; yani tesir sahası bakımından en müsait bir yerde bulunuyordu. Hıristiyan Avrupa ise Osmanlıları oralardan atabilmek, bölüp parçalayabilmek için ellerinden gelen her yola başvurmakta idi. Bunlardan birisi de gönderdikleri papazlar vasıtasıyla propaganda yapmaları idi ki, bunda da muvaffak da olmuşlardır. Bu faaliyetlerinde aldıkları neticelerden biri, Arnavut lisanının Latin harfleriyle yazılması fikrini birçokların zihinlerine yerleştirmiş olmaları idi. Çünkü onlar çok iyi biliyorlardı ki, Arnavutları istedikleri mecralara sürükleyerek İslam ve Osmanlı’dan koparmak; ancak Kur’ân’ın harflerinden koparmakla olabilir. Süleyman Nazif’in tespitleri bu bakımdan dikkate değer: Der ki: “Bu harfler (Latin harfleri) kabul edildikten sonra Kur’ân-ı Azimüşşân’ın kitabet ve kıraati imkânsız ve binâenaleyh Arnavutları Hıristiyanlık dairesine sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmek isteyenlerin maksadı hâsıl olacağından, dinî asabiyeti kavmiyet taassubundan daha metin olan bu millet, bu suretle farkında olmayarak yavaş yavaş dinini terk etmiş olur. Avusturya ve cizvit papazlarının müracaat ettikleri şâir vasıta ve desiseleri burada tasrih ve saymak dinmeyiz. Yalnız bu “Elif-bâ” meselesi, tehlikenin derecesi ile neticeyi tayine kâfidir.4 Neticede bir kısım Arnavutlar Hıristiyanlığın tesir sahasına girerken, birçoğu da alışılmış iddiaların tesiriyle milliyetçilik cereyanlarıyla karışık, medeniyet hülyaları içinde akıntıya kapılmış bulunuyorlardı. Harflerin din ile olan münasabeti, Meşihat’ı bu hususta ilgilendirmiş ve birçok yazışmalar vukû bulmuştur. Önce bunları sunarak, ardından bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır: Bunlardan biri Tiran müftüsüyle beraber 23 kişinin imzasını taşıyan istidadır. “Huzur-u mualla-i meşihat-penahiye Mâruz-ı Kemterleridir ki: Dekaik-i diniye ve umur-ı istiftaiye için kâffe-i ümmet-i Muhammediye’nin mercii, yegâne makam-ı muallâ-yı Meşihat-penahîdir ki, büyün o mesned-i âlî vücud-ı yekta-yı semâhetkârîleriyle pür-zîb ve yerinde bulunmakla hâiz-i mesarr ve iftiharız. Binâenaleyh umûr-i diniyye için Efendimize müracaat, mukteza-yı diyanettir. Sahaif-i matbuatta meşhud-ı devletleridir ki îlan-ı meşrutiyetle beraber ser-besti-i lisana istinadla Arabî ve garbî harflerinin intihabında Arnavutların ihtilafatı vehamet derecesine vardıkça varmaktadır. Arnavut lisanının şu sırada huruf-ı milliye takınan Latin harfleriyle yapılmasını arzu edenlerin bazısı hariç olmak üzere ekserisi makasıdını sûret-i âherle arayan devr-i sabık yadigârlarıdır. Latin harflerinin intihab ve kabulü mahzurdan salim olmadığı gibi, diyaneten dahi mazarratı azîm, neticesi de gayet vahimdir. Tiran’daki kesret-i nüfusa göre ancak yüz-yüzellisi Latin harflerine ferîfte olub, bakiyyesi mukaddes huruf-ı Arabiyyeyi tercih ve ihtiyar etmiştir. Ve hatta Rüşdiye mektebindeki şakirdan dahi Amavutçayı Arabî harfleriyle talim etmekte bulunmuşlardır. Benaberin istikbalen ve diyaneten encamı muzır ve vahim olan Latin harflerinin reddiyle Osmanlılığın muhafaza-i idamesi için Arabî harflerinin kabulü emrindeki mesai ve müracaat-ı umumiyemize muavenat-ı celile-i Mesihat-penahîlerinin irae buyurulması rıza-yı Bârî ve rühaniyet-i Peygamberi için inayet-i diyanet-perverlerinden müsted’âdır. Ol-bâbda irade efendim hazretlerinindir.5 (Şekil 1) 28 Şubat 1325/1910 Meşihata gelen bu istd’â cevapsız kalmış değildir: Maarif Nezareti’ne yazılan tezkirede, Latin harflerinin yetersiz ve onları kullanmanın yersiz olduğu söylenerek, yasaklanmaları gerektiği bildirilmişti. Bununla ilgili olarak Tiran müftülüğüne yazılan tahriratta da, Maarif Nezareti’ne yazılan tezkire hakkında bilgi verilmiştir. Bütün bunlara rağmen Arnavutluk’taki bu millî ve dinî sapmalar devam edip durmuştur. Bunlara en tesirli karşı koyma faaliyetini de, her yerde olduğu gibi imanı kavi insanlar ve din adamları gösteriyorlardı. Taşlıca sancağında müftü başta olmak üzere meşayîh ve ahaliden 65 kişinin imzasıyla Meşihat makamına gönderilen istida, durumun vehametini ve ahalinin de hassasiyetini göstermesi bakımından ibret vericidir: Makam-ı Mualla-yı Meşihat-Penâhi’ye Arnavutların salâbet-i diniye ve muhabbet-i vataniyeleri, Hilâfet-i kübrâ-yı İslamiye’ye dinen halel-i nâ-pezîr olan râbıta-i ciddiye ve samimiyeleri aleyhine, bazı efkâr-ı mel’ûnâne ashabının ilân-ı meşrutiyetden berû sûret-i hakda ihda ve icad ettikleri ebâtîlin âlem-i matbuatta intişar ettikçe, Arnavutluğun muhterem efkâr-ı münevvere ashabı tarafından kâffe-i hakayık ve samimiyyatı ile redd ve tezyif olunurdu. Bir müddettir yine o efkâr-ı sakime erbabının ilcaat-ı denaetkâraneleri sâikasıyladır ki muhabbet-i cehliyye-i kavmiyye perdesi altında Latin hurûfuna millî süsü vererek mevkî-i tatbik ve tâlime vaz’ını mürevvic mütalaat-ı sahîfe, âlem-i matbuatta tecelliden hâli kalmıyor. Arnavutların diyanet-i İslamiyelerine selamet-i dâreyni te’min eyleyen himaye-i celile-i hazret-i Hilafet-penahîye karşı hayat ve memat meselesi teşkil eden bu fikr-i mel’ûnun ledünniyat ve avakıb-ı musibet-engizanesini bütün unufat-ı samîmesi île keşf ve takdir etmişizdir. Cühelaya fikr-i terakki şevki ile tezyîn ve telkîn edilmek üzere çalışılan bu maksatta hayat-ı İslamiyemize Hilafet-i kübraya zeval-i nâ-pezîr olan merbutiyetimize tehyie ve ihzarına teşebbüs edilmek istenilen bu darbeyi bütün kuvvet ve samimiyetimizle def ve millî huruf-ı ma’hûdesini külliyen ve kat’îyyen reddederiz. Bizi dinden, merbutiyet-i ma’ruzadan ayıracak bu fikre hiç bir kuvvetin tesiri muti ve mukâd edemiyeceğini beyan, akvam ve uhuvvet-i İslamiye arasına tefrika düşürmekten, ifsadattan hâli kalmaması derkâr olan şu meselenin izale-i tekerrür-ü mefahisi, Arnavud lisanının huruf-ı Arabiyye ile tâlimi hususunun kat’iyyen kararlaştırılmasını kemal-i söz ve güzar ile istida neticesine sabırsızlıkla intizar ederiz. Ol-babda6 (Şekil 2) 25 Şubat 1325 (Pul ve mühürler) Kaynaklar: 1- Enver Hoca, bir zamanların parmakla gösterilen ikiyüzlü komünist liderlerinden biridir. Milliyetçilik perdesi altında İslam ve Osmanlı düşmanlığı yapmış; iktidarı zamanında Osmanlı tarihi ve yazılarına karşı savaş açmıştır. Her şeye rağmen Enver Hoca’ya kadar Arnavutluk’ta yaşamış olan Osmanlı kültürü ve İslam yazısı neşriyatı, onun zamanında âdeta yok edilmiştir.2- Şemseddin Sami Bey (1850-1904) Arnavutluk’ta Yanya’ya bağlı Fraşer’de doğduğu için ‘Fraşerf soyadını almıştır. Yanya’da müderris Yakup Efendi’den ders almış, Rum lisesinde Rumca, eski Yunanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmiştir. 1871’de İstanbul’a gelmiş, Sirac, Hadika ve Trablusgarb vilayet gazetelerinde çalışmıştır. 1876’da sürgünde bulunan Ebuzziya Tevfik adına Muharrir dergisini çıkarmış, bu arada Sabah gazetesinde çalışmıştır. 1877’de Rodos’a gitmiş ve İstanbul’da çıkan Tercüman-ı Şark gazetesinde muharrirlik yapmıştır. Bu sıralarda bazı romanların tercümesini yapmış; Aile ve Hafta mecmualarını neşretmiştir.Bunlardan sonra da sırasıyla Kâmus-ı Fransevî. Kâmusu’l-A’lâm ve en meşhur eseri olan Kâmus-ı Türkîyi neşretmiştir. Kendisine -lügatlerinden dolayı- Ebu’l-Kâmus da denmiştir.3- Tanin, 7 Kânunusani 1325/19104- Yeni Tasvir-i Efkâr, 4 Eylül 1909.5- Bab-ı Fetva Tahrirat Kalemi, karton 5, dosya nu 8976- Bab-ı fetva Tahriri Kalemi, karton 6, dosya nu 1072
Kış, Müminin Baharıdır“Mümin kış mevsimde tâat bahçelerinde gezinir, ibadet meydanlarında eğleşir; kalbi, amel bahçelerinde tenezzüh eder. Rabbine yaptığı türlü tâatlerle o mevsimde tam bir genişlik hali yaşar. Ne oruç ona zorluk verir, ne de geceyi ihya ederken uykusuz kalıp sıkıntıya düşer… Yâni gecenin uzunluğu uykusunu rahat almasına imkan verir, teheccüd ve evrad için dinç bir şekilde kalkar; dolayısıyla hem beden ihtiyacını tam olarak karşılamış, hem de ibadet vazifesini yerine getirmiş olur...”2 *** Nasıl ki erzakları tükenmiş canlılar için bahar mevsimi bir vagon gibi tüm hayvan ve bitkilerin erzakı ile dolu olarak gelip onların imdadına yetişir; her canlı ihtiyaç ve istidadına göre o bahardan istifade eder. Öyle de yazın işlerin ve rehavetin artması ile dünyevî cazip şeyler, insanı fazlasıyla meşgul eder. Ahiret işlerinden, ibadet ve maneviyattan insanı belli bir oranda uzaklaştırır. Kalb, ruh gibi bütün duygu ve latifelerin ihtiyaçları had safhaya çıkar. Arkasından maddi işlerin, dünyevî cazip şeylerin ve belli oranda günahların azaldığı kış mevsimini, Rahim olan Rabbimiz bize ihsan eder. Bu mevsim duygularımızın ihtiyacı olan tevbe ve istiğfar, imana ve ilme hizmet, ibadet ve takvayı yapabilmemiz için her türlü imkânlarla donatılmış olarak gönderilir. *** Allah’ın rızasını kazanmak isteyenler için kış günleri, özellikle akşamdan sonra, haftanın belli gecelerinde, bir araya gelerek Kur’an-ı Kerim öğrenmek, ders ve sohbetlerle ilmi çalışmalar yapmak için en uygun bir mevsimdir. Hadis-i Şerifte de: “İnsanlara hayrı öğretene Allah rahmet eder, onun melekleri, semavat ehli, arz ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık dahi onun için mağfiret dilerler.” buyrulmuştur. Bu uzun kış gecelerinde, Kur’an-ı Kerim okumak, kazaya kalmış farz namazları veya sünnetleri kılmak, bütün geceyi ihya etmek hükmünde olan, en azından iki rekât namaz kılmak gibi, her çeşit ibadeti yapmak için Cenab-ı Hakk imkân ihsan etmiştir. Özellikle bunları, duanın kabul zamanı olan seher vaktinde yapmak daha önemlidir. *** Ticaret yapan hiçbir insan yoktur ki, gayet kolaylıkla kazanabildiği bir kârı ihmal etsin. Öyleyse her mümin de kolaylıkla kazanabileceği bu manevi kazancı kaçırmamalıdır. *** Hadis-i Şerifte sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz Dünya semasına, her gecenin son üçüncü kısmında, nüzul eder (rahmetiyle kullarına yakınlaşır). Ve der ki: ‘Bana yalvaran yok mu? Ona cevap vereyim. Benden isteyen yok mu? (istediğini) vereyim. Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim.’ ” Başka bir Hadis-i Şerifte de: “Rabbin kula en yakın olduğu gecenin son üçüncü kısmıdır.” Bu son üçüncü kısma seher vakti denilir. Duaların kabul olduğu en önemli vakitlerden biridir. Hadis-i Şerifte: “Bir Müslümanın din kardeşinin arkasından ettiği hayır dua kabul olur. O dua edince, onun yanında bulunan melek, “Âmin, kardeşin için istediğinin aynısı sana da verilsin” der.”3 Başka bir Hadis-i Şerifte de: “(İslam) kardeşinin kardeşine arkasından yaptığı dua reddedilmez”4 buyurulmuştur. *** Bu Hadis-i Şeriflerin sırrına mazhar olmak için o vakitlerde kalkıp gece namazı kılmak, hem kendimize, hem ailemize, hem bütün hizmet eden kardeşlerimize ve ehl-i imana dua edip yalvarmak, özellikle de bu kadar musibet ve belaların sel gibi Müslümanların üzerine geldiği ve günahların her taraftan saldırdığı bir zamanda, çok önemlidir. *** Ehl-i imanın baharı olan bu kış mevsimine girerken, Cenab-ı Hakk, Kur’an ve iman hakikatlerine azamî derecede ihlas ve samimiyetle hizmet etmeyi bütün kardeşlerimizle birlikte bizlere ihsan eylesin. Âmin. Kaynaklar: 1- Hadis-i Şerif2- Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV, 1723-IFeyzü’l Kadir, Şerhü’l-Camiü’s- Sağir, 41974- Feydul Kadir, Şerhü’l-Camiü’s- Sağir, 4200
Müslüman'ı Kullandığı Yazıdan, Lisandan TanırsınModern dünya güya Batıda şekillenmekle birlikte, konfor ve hayatını devam ettirmeyi de güya geri olan ülkelerin her türlü zenginliklerinde buldu. Binaenaleyh bütün ileri planlarını da united yani tevhid inancı gereği bir ve beraber olan Müslümanların ayrışmasında, birbirinden kopmasında gördü ve uyguladı. Günümüzde İngiltere birleşik krallıktır, Amerika uniteddir, Avrupa birleşmiştir; fakat Müslümanlar un united ve ayrışık vaziyettedir! Müslümanlar, tepede birleştikleri Kur’an ve her şeyiyle ona benzeme idealinden bilinçli bir şekilde koparılarak adeta tesbih tanesi gibi dağıldılar. Ki İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladstone, Avam Kamerası’nda yaptığı bir konuşmada, Kur’an’ı göstererek şöyle demişti: “Bu Kur’an’ı Müslümanların elinden almadıkça onlara hükmedemeyiz. Ya bunu ellerinden almalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız.” Her mesele de olduğu gibi özellikle Osmanlının son dönemlerinde başlayan harf değiştirme meselesi de bunun en önemli bir parçası olmuştur. Kur’an’ı kendisine en yüksek hedef ve merci yapan Müslümanlara, “Gel harflerini değiştirelim, seni muasır medeniyetler seviyesine çıkaralım!” denilmiştir. Böylelikle tutunduğu en yüksek kalenin başından aşağı itilmiştir maalesef. Görebilene… “Ve böylece derhal bütün Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız. Bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyeceklerdir ki Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytankârâne fikir budur.” Kazım Karabekir’in şu sözlerinin neresi yanlıştır? Bugün durum aynen bu minval üzere değil midir? Bakın İslam coğrafyasına, neden birbirine bu kadar ters ve redd-i miras halindedir? Hata ‘hata’ olarak kabul edilirse telafisi mümkün olabilir, zararları olsa da. Fakat bu durum görülmez ve anlaşılmazsa zararlar tarih boyu uzayıp gidecektir. Geçmişe kızmakla birlikte geleceğe ait yapılacak işler elbette daha önemlidir. Bundan bahisle biz de İrfan Mektebi sayfalarında harf değişimi meselesi üzerinde durduk. İnsan hayatı gibi sosyal hayatta canlı ve hareket üzere olduğu için “geçmişimiz geleceğimizdir” dedik. İleri Türkiye için, geçmişe ait birikim ve oraya ulaştıracak her türlü donanıma dikkat çekelim istedik. Bu konuda kafa yormuş, değerlendirmelerde bulunmuş kıymetli mütefekkir ve yazarlarımızın fikirlerini sizlerle buluşturduk. Şükürler olsun güzel bir dosya hazırladık. İnanıyoruz ki, bütün Müslümanları bir araya toparlayacak en önemli husus Kur’an’a ait olanları hayatımıza taşımaktır. Çünkü Müslümanları bir arada tutacak Kur’an’dan başkası olmayacaktır. İstifadeniz duasıyla… Bunlarla birlikte dergimiz yazarlarından Muhterem Cemal Erşen’i henüz 42 yaşındayken ahirete uğurladık. Bir kez daha yakinen gördük ki ölüm bize bir an kadar yakın. Ölümü beklemek değil, hazırlıklı olmaktan başka çare yok. Zira insanın elinde yaptığından başkası kalmıyor. Rabbim hepimize hayırlı işler yapabilmeyi, hayır üzere yaşamayı ve hayırlı hatimeleri nasib eylesin. Âmin. Dikkatinizi çekmedi ise ben hatırlatmış olayım. Bu ay dergimizin logosunu Osmanlıca kullandık. Gerçek irfanın ve mektebin kisvesini -çıkarıldığı güne vurgu yaparak- sizlerle paylaşmak ve onunla ünsiyet kurmamıza vesile olmasını arzu ettik. Muhterem Kadir Mısıroğlu der ki: “Yazımız ve lisanımız üniforma gibidir. Müslümanlığın bir üniforması gibidir; etiket mahiyetine haiz olması gibi. Polisi kıyafetinden tanırsın. Subayı kıyafetinden tanırsın. Müslüman’ı da kullandığı yazıdan, lisandan tanırsın.” Kalın sağlıcakla.
Tarihten SayfalarRisâle-i Nûr’un HanımKahramanları Nûr talebesi hanımlar, Risâle-i Nûr’un neşrinde büyük fedakârlıklar göstermişlerdir. Bedîüzzaman Hazretlerinin yanına gelip; “Üstâdım! Ben, efendimin göreceği dünyevî işleri de yapmaya çalışacağım; o senindir, Risâle-i Nûr’undur.” diyen ve erkeklerinin Risâle-i Nûr hizmetinde çalışmalarına daha fazla imkânlar veren kahraman hanımlar görülmüştür. Risâle-i Nûr’u yazan efendilerine geceleri lamba tutarak, onların din, iman hizmetlerine canla başla iştirak etmişlerdir. Çok genç yaşlardaki kızlardan seksen yaşlarındaki nenelere kadar, Nûr talebesi hanımlar, yazdıkları risâlelerle mübarek kâtibeler olarak imana hizmet etmişlerdir. (Bedîüzzaman Saîd Nursî ve Hayru’l-halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, 1. Cild, Sayfa 340) Alay Köşkü Alay Köşkü, Topkapı Sarayı’nın dış surları üzerinde, Padişahların geçit yapan alayları seyretmesi için yaptırılan köşktür. Alay Köşkü’nün bulunduğu yerde 16. yüzyılda ahşap bir köşk bulunmaktaydı. Köşkün bugünkü binası Sultan 2. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Gülhane Parkı’nın içinden geniş bir rampa ile çıkılan köşk, yuvarlak bir hünkâr salonu ile hizmet binalarından oluşmaktadır. Köşkün üstünü geniş saçaklı soğan biçiminde ve dilimli, kurşun kaplı bir külah örtmektedir. İçeride ise bu külahın kubbe halinde olduğu görülmektedir. Köşk, günümüzde Ahmed Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Yürekleri Fethedebilmek İkinci Haçlı Seferine 7. Louis’in özel kâtibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu Oto de Diogilo adlı rahibin anılarından: “Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumlar’ın tehdit ve hile ile hacılardan koparmış oldukları Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri, Haçlı hacıları arasında öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunların pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler.” (İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru 5) 10 Kasım 1444Varna Zaferi Yerine Şehzade Mehmed’i (Fatih) bırakarak Manisa’ya çekilen Sultan 2. Murad, Haçlı ordusunun Varna’yı kuşatması üzerine İstanbul’a, ordunun başına geçmesi için çağrılır. O sıralarda 14 yaşında olan Sultan 2. Mehmed, ordunun başına geçmesi için babasını şu ifadelerle davet eder: “Eğer padişah siz iseniz din ve devletin hizmet istediği zamanda istiğna göstermeniz padişahlık vazifelerine aykırıdır. Eğer padişah ben isem, işte size emrediyorum, silah başına geliniz. İtaatin lüzûmunu size ihtar ediyorum.” Bu davet üzerine Sultan 2. Murad, Osmanlı ordusunun başına geçmiş ve Haçlı ordusunu Varna’da mağlub ederek önemli bir zafer kazanmıştır. 01 Kasım 2003Kadıköy-Moda Tramvay Hattı Açıldı 1960’lı yıllar, elektrikli tramvay hatlarının İstanbul’da kaldırıldığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Son olarak, 14 Kasım 1966 tarihinde Anadolu Yakasında elektrikli tramvaylar son seferini yapmıştır. Trafik sıkışıklığına sebep olduğu iddia edilerek kaldırılan tramvay hatları, 90’lı yıllardan itibaren tekrar inşa edilerek açılmaya başlanmıştır. Bu hatlardan biri de 2,6 km uzunluğa sahip olan Kadıköy-Moda nostaljik tramvay hattıdır. 10 istasyonu bulunan ve 4 adet tramvay aracının çalıştığı Kadıköy-Moda tramvayı; Kadıköy meydanından hareket edip, otobüs özel yolu ve Bahariye Caddesini takip ederek Moda caddesi üzerinden tekrar Kadıköy meydanına gelmektedir. 15 Kasım 1988Filistin Devleti Bağımsızlığını İlan Etti Filistin’in bağımsızlığı 15 Kasım 1988 tarihinde Cezayir’de ilan edilmiştir. Filistin, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından tanınmaktadır. Günümüzde Filistin’in sadece Batı Şeria ve Gazze bölgeleri, Filistinlilerin kontrolü altındadır. Diğer bölgeler, İsrail işgali altındadır. Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 2012’de Filistin’in ‘gözlemci kuruluş’ statüsünü ‘üye olmayan gözlemci devlet’ statüsüne yükseltmiştir. Yine Filistin’in UNSECO’ya üyeliği, 31 Ekim 2011’de yapılan oylamada 107 ülkenin evet oyuyla kabul edilmiştir. UNESCO’nun Filistin’in üyeliğini kabul etmesi üzerine ABD yönetimi, UNESCO’ya ödediği katkı payını artık ödemeyeceğini açıklamıştır.
Ağaç Kasidesi'ndenخليل نهاد بوزتپه براز سزڭ گبی يم، سرده ديلجيلك واردر. يرنده ”باش“ دييه يازدم، يرنده ”سر“ يازدم عناد ايدوب ديديڭز سز ”سو“، بن ديدم ”عسكر!“ سز ”اير“ ديدكجه دوگوندم ديدم ”نفر“، يازدم ديدكجه سز ”گنه رال“ آرتدي حسرتم ”پاشا“يه! كباب اولوب آتشندن يانان جگر، يازدم! قوروم ديمك طورويوركن دينيرمي جمعيت؟ قورول دينيلملي، زيرا عربجه در هيئت! بونڭله قالدي ده ظنّ ايتمه ، غربي ايتدي باتي! اونڭ ده چهرۀ ممسوخه (!) دوندي باق صورتي! نه لر دگيشمدي، دنيا دگيشدي، اولدي آجون! ييديرديلر اوڭا اربابي بر أوزل معجون! نباته بيتكي ديمشلر.. شو بيلديگڭ اوتدر. اودر يا، اسمي دگيشمش.. ناصل اولور ديمه ، طور! قورومجه علم نباتاته ديندي بيتكيبيلیك! عربجه ، فارسجه ياساق.. ايسته ين دیسین بوتانيك! اصل لغت اگيتيممش. ديمككه تربيه يوق! بيليرمي يم نه يه يوق، سز ده صورمايڭ نه يه يوق. سزڭ شو اولمليدر ساده بيلمه ڭز گركن: اگيتمن اولدي مربّي، معلّم أوگرتمن. برنجي سوز آپ آچيق بر لاقيردي؛ ”ايي ايتمه م!“ ديمكدر، آڭلامايان يوق، ايكنجي ”أوگرتمن!“ يرنده در، بو ده بس بللي. شيمدي صوركه نه دن، نيچون دينيلملي ”أوگرنجي“ واركن ”أوگرنمن؟“ بيتيك، كتابه و مكتوبه ديندي، خوش دينمش! كتاب اولوردي يازيلسه يدي، أويله ايش بو دييش! بيتيك كتاب، اما گل صور بَتيك نه ؟ - يازمه كتاب! بو اينجه فرقي ايدر ديلده بلله مك ايجاب.. Biraz sizin gibiyim, serde dilcilik vardır. Yerinde “baş” diye yazdım, yerinde “ser” yazdım İnad edip dediniz siz “sü”, ben dedim “asker!” Siz “er” dedikçe dövündüm dedim “nefer”, yazdım Dedikçe siz “general” arttı hasretim “paşa”ya! Kebab olup ateşinden yanan ciğer, yazdım! Kurum demek duruyorken denir mi cemiyet? Kurul denilmeli, zira Arapçadır heyet! Bununla kaldı da zannetme, Garbı etti Batı! Onun da çehre-i memsuha(!) döndü bak suratı! Neler değişmedi, dünya değişti, oldu Acun! Yedirdiler ona erbabı bir özel macun! Nebat’a bitki demişler.. Şu bildiğin ot’dur. Odur ya, ismi değişmiş.. Nasıl olur deme, dur! Kurumca ilm-i nebatat’a dendi Bitkibilik! Arapça, Farsça yasak.. İsteyen desin Botanik! Asıl Lügat eğitim’miş. Demek ki terbiye yok! Bilir miyim neye yok, siz de sormayın neye yok. Sizin şu olmalıdır sade bilmeniz gereken: Eğitmen oldu mürebbi, muallim öğretmen. Birinci söz apaçık bir lâkırdı; “İyi etmem!” Demektir, anlamayan yok, ikinci “Öğretmen!” Yerindedir, bu da besbelli. Şimdi sor ki neden, Niçin denilmeli “Öğrenci” varken “Öğrenmen?” Bitik, Kitab’a ve Mektub’a dendi, hoş denmiş! Kitab olurdu yazılsaydı, öyle iş bu deyiş! Bitik kitap, ama gel sor Betik ne? -Yazma kitap! Bu ince farkı eder dilde bellemek icap..
Hüsrev Efendi'nin Üstadına MektubuSevgili Üstadım, Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakkın lütf-u ihsanlarına hamd eder ve şükrederken, bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki: Evet Hüsrev, iyi olan sen değilsin. Takip ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum. Sevgili Üstadım, size medyunuz, risalelere medyunuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenâb-ı Hakka medyun ve müteşekkiriz ve hâmidiz. Sevgili Üstadım, mektubunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazan yoruluyorum; fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa’yim, keffâretü’z-zünûb olur. Çünkü, Cenâb-ı Hakkın rahmeti vâsidir, diyorum. İşte bu düşünceyle şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymettar Üstadımı memnun etmesi, bu halimi kat kat tezyid ediyor. اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Ahmed Hüsrev







